BİSMİHİ TEALA
Sahabe-i kiram’ın (radıyallahu anhum) kendi aralarında ki ihtilaflara bakarak onlar hakkında ileri geri sözler söylemek caiz değildir. Nitekim imam-ı Muhammed (rahmetullahi aleyh) ‘’ Emirlerle beraber cihad’’ bölümünde bu konuda şöyle demektedir. ‘’ Sahabe (radıyallahu anhum) hakkında hayırdan başka söz söylenmez. Nitekim meşhur bir hadis-i şerifte resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
اللَّهَ اللَّهَ فِي أَصْحَابِي ، لَا تَتَّخِذُوهُمْ غَرَضًا ، فَمَنْ أَحَبَّهُمْ فَقَدْ أَحَبَّنِي ، وَمَنْ آذَاهُمْ فَقَدْ آذَانِي
‘’ Ashabım hakkında ALLAH’tan (Celle celalühü) korkun. Onları hedef haline getirmeyin. Kim onları severse, şüphesiz beni de sevmiş olur. Kim onlara eziyet ederse, şüphesiz bana eziyet etmiş olur.’’ (Siyer-i kebir, c:1 sh:166)
Dolayısıyla resulullah’a (Sallallahu aleyhi ve sellem) iman ederek biat eden ve onunla beraber ila-i kelimetullah için canlarını feda etmekten cekinmeyen sahabe-i kiramı (radıyallahu anhum) hayırla anmaktan başka söz söylememiz caiz değildir. Zira islâm ve hükümlerinin bir çoğu onlar vasıtasıyla günümüze kadar gelmiştir. Gerek Kur’an-ı kerim, gerekse resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetinin günümüze kadar gelmesin de sahabe-i kiram’ın (radıyallahuanhum) fedakârlıkları inkâr edilemez.
Kimlerin sahabe’den olduğu meselesi hakkında farklı görüşler olmakla birlikte İbn-i Hacer (rahmetullahi aleyh) bu konuda şöyle demektedir:
‘’ Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ile mü’min olarak görüşen, onun sohbetinde bulunan ve mü’min olarak ölen kişi sahabedir.’’ (El isabe, sh:7) Sahabe’nin sayısı hakkında elimizde kesin bir rakam olmamakla beraber resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) vefatı esnasın da 114,000 olduğu kabul edilir. Ulemanın sahabe ile ilgili yazdıkları eserlerde, hayatları, çeşitli özellikleri bilinen 10,000 sahabe’nin biyografileri bulunmaktadır. Bunlar dışında ki tanınmayan, bilinmeyen sahabe’nin hayatları hakkın da bir bilgi bulunmamaktadır.
Hanefi ulemasından Molla Hüsrev (rahmetullahi aleyh) şahidlik meselesini izah ederken sahabe’ye küfür hakkında söyle demektedir:
‘’ Selef-i salihin’e açıkca küfreden kimsenin de şahidliği kabul edilmez. Selef-i salihin, sahabe-i kiram ve müctehid imamlardır (radıyallahu anhum). Zira bunlar (selef-i salihine dil uzatmak) o kişinin aklının ve haysiyetinin noksanlığına delalet eder. Bu gibi şeylerden kaçınmayan, yalan söylemekten de kaçınmaz.’’ ( Düreru’l hükkam, c:2 sh: 381)
İslâm uleması sahabe’ye küfreden kimselerin öldürülüp öldürülmemeleri hakkın da ihtilaf etmiştir. İbn-i Abidin (rahmetullahi aleyh) ‘’nafakalar’’ bahsini izah ederken bu konuda şunları demektedir:
‘’ Sahabe-i kirama sövenler bunun hilafınadır. Bunlar mürted’tir, ve öldürülür. Eğer bunlara uygulanacak had hususunda müsamaha gösterilir öldürülmezlerse, zahire göre (sahabeye küfredene) nafaka vermek vacip değildir.’’ (Reddul muhtar, c:5 sh: 404)
Hulesa sahabe-i kiram’a (radıyallahu anhum) sövmek hatta bu gibi toplantılarda bulunmak dahi müslüman için büyük bir vebaldir.
BİSMİHİ TEALA
İslâm’ın prensip olarak kadının yerinin evi olduğunu kabul etmesi doğru olmakla birlikte, kadının sosyal hayatın içerisinden koparmak olarak anlaşılması ve bilinmesi anlamına gelmez. Zira resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ne annelerimizi(radıyallahu anhunne) , ne de sahabe-i kiram’ın (radıyallahu anhum) hanımlarını sosyal hayatı içerisine girmekten men etmemiştir. Hatta tam tersine özellikle resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) annelerimiz (radıyallahu anhunne) arasında kur’a çekmek suretiyle savaş alanlarına götürerek geri hizmette faal olmalarını istemiştir. Şimdi savaş meydanı gibi ölümün kol gezdiği bir yere annelerimiz (radıyallahu anhunne) götürülüyorsa, islâmın kadınları sosyal hayatın içerisinden kopardığı iddia edilebilir mi?
İslâm kadının nafakasını karşılamayı erkek’e farz kıldığı için, normal şartlarda kadının sosyal hayatın içerisin de çalışmasına sıcak bakmayabilir. Ancak bu İslâm da kadının çalışmasını haram kılacak bir nass olduğu anlamına gelmez. Zira İslâm erkek’e tanıdığı hak ve Özgürlükler noktasında, kadına da aynı hak ve özgürlükleri tanımıştır. Nitekim bunun en güzel örneğini resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) kadınlardan biat almak suretiyle onların Özgür iradelerinin bağımsızlığını göstermiştir.
İslâm prensip olarak kadının ev işleri ile meşgul olmasını tavsiye eder. Nitekim resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) evin iç işlerini Hz. Fatıma’ya (radıyallahu anha) verirken, dış işleri de Hz. Ali’ye (radıyallahu anh) vermek suretiyle bunu göstermiştir.( ibn-i şeybe, musannef, c:10 sh:165)
İslâm erkek’e mal mülkiyeti hakkını tanıdığı gibi, kadına da mal mülkiyeti hakkı tanımıştır. Dolayısıyla bir kadın zengin olduğun da önünde üç yol bulunur;
1) Ya parasını yastık altın da saklayacak (ki İslâm paranın yastık altında saklanmasına rıza göstermez),
2) Ya parasını güvendiği birine vermek suretiyle ortak olacak,
3) Ya da parası ile bir iş yeri açarak iş hayatına atılacak…
Birinci ve ikinci maddeler konumuz değil. Onun için onları bir kenarda bırakalım. Kadın parasını ya iş yeri açmak suretiyle değerlendirme yoluna gider ve iş hayatına atılır ve o zaman bu kadının erkeklerle beraber çalışması caiz olmayacağı için en azından bir sekretere ihtiyaç duyduğunu varsayarsak ( ki nasıl erkek bir patronun kadın sekreter çalıştırması caiz değilse) o zaman bu kadın işverenin erkek sekreter çalıştırması caiz olmayacağına göre mutlaka bir kadın sekretere ihtiyaç duyacaktır. İslâm kadın ve erkek’in bir arada beraber çalışmalarına (gerekli ortam sağlanmadığı müddetçe) rıza göstermez. Dolayısıyla erkeklerin bulunmadığı bir ortam da kadının çalışmasına karşı çıkmaz. Tıpkı kadının evinde çalışması gibi değerlendirilir. (El- fıkh’ alel’ mezahibi’l Erbaa, c:3 sh:125)
Bu meselenin kadının zengin olması ile alakalı durumu. Bir de meselenin kadının ihtiyaç sahibi ve dul olması ile alakalı yönü bulunmaktadır. Kadın kocası ölse ve ihtiyaç içerisin de olsa, bu kadın ya açlıktan sefil olup sürünmek durumun da kalır. (ki, normal İslâmi hükümlerin tatbik edildiği bir yerde bu kadının bakımı devlete aittir) Veya dilencilik yapmak zorunda kalır. İslâm her iki duruma da rıza göstermez. Nitekim resulullah (Sallallahu aleyhive sellem) ‘’ لأَنْ يَحْتَطِبَ أَحَدُكُمْ حُزْمَةً عَلَى ظَهْرِهِ خَيْرٌ مِنْ أَنْ يَسْأَلَ أَحَدًا‘‘ ‘’Sizden herhangi birinizin ipini alarak dağdan bir bağ odunu sırtına yüklenerek getirip satması, dilenmesinden daha hayırlıdır.’’ (Buhari, buyû 2074) buyurması sadece erkek’e has olmayıp, kadının da dilenmek hususunda erkek gibi olduğuna işaret etmektedir.
Dolayısıyla İslâm kadının zor durumda kalması, kendisine bakacak birinci dereceden erkek akrabasının olmaması halinde, kadın ve erkek’in karışık veya beraber olmayacakları bir durum da veya tesettürüne riayet edildiği ve erkek ile zaruri durumlarda muhatap olacağı şekilde bir çalışma ortamına neden izin vermesin ki?
Nitekim ‘’ لِّلرِّجَالِ نَصِيبٌ۬ مِّمَّا ٱڪۡتَسَبُواْۖ وَلِلنِّسَآءِ نَصِيبٌ۬ مِّمَّا ٱكۡتَسَبۡنَۚ وَسۡـَٔلُواْ ٱللَّهَ مِن فَضۡلِهِۦۤۗ‘‘ ’’Erkeklere kazandıklarından bir pay vardır; kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır. ALLAH’ın lütfünden nasibinizi isteyin.’’ (Nisa/32) ayeti kerimesini yorumlayan birçok müfessir kadının islâmın kadın ve erkek’in beraber olmamak kaydıyla çalışmasına izin verebileceğine işaret etmektedirler.
BİSMİHİ TEALA
Soru: Dede yetimi ne demektir? Miras hukukunda ki hükmü nasıldır?
Cevap:Bir kişinin babası eğer dedesinden önce vefat ederse, islam miras hukukunun hacb kaidesine göre yakın mirascı uzak olan mirascıyı mirastan mahrum eder.Bu durumda olan kişiye dede yetimi denilir.Mesela:
Bir kimsenin dört oğlu olsa,bunlardan birisi kendisinden önce vefat etse ve bu kişinin de çocukları olsa, torun,dede vefat ettiği zaman bu çocuklar ona (dedeye) varis olamazlar.Zira ölen kişinin (babanın) kardeşleri toruna nazaran dedeye daha yakındırlar;zira amca babaya (dedeye) torundan daha yakındır.İşte bu torunlara ”dede yetimi” denir.
Genel bir kaidenin tatbikatı olan bu muamele sonucu, vasiyet, zira Dede yetiminin varis olamayacağı hususu doğrudan bir nassa (âyete veya hadise) dayanmaması sebebiyle hem baba,hemde dede mirasından mahrum kalmalarından dolayı Ortada açıkça bir mağduriyet olduğunu gören bazı alimler, vacib (mecburi, kanuni) vasıyet kuralından yola çıkarak bu durumda torunun, babası hayatta olsaydı alacağı mirası, âyete dayanan (Bakara: 2/180) vâcib vasiyet yoluyla alması gerektiğini ileri sürmüşlerdir
Ayrıca bu mağduriyeti göz önüne alan Mısır,Suriye gibi bazı devletler hem İbn-i Hazm’ın (rahmetullahi aleyh) < < varis olamayan akrabalara vasiyet gereklidir >> ictihadı,hem de vacib vasiyet kuralını kabul eden alimlerin de olmasından dolayı,< < bu durumda torun babaları sağ olsaydı ne alacak ise,onu vasiyet yoluyla alır>> hükmünü kabul etmişlerdir.