Ara-6-10
Kas-19-10
Mustafa sabri ve çağdaşı mutezililer
BİSMİHİ TEALA
ALLAH (Celle celalühü) insanları yaratırken her insanın fıtratını farklı biçimde yaratmış ve her insanın idrak, öğrenme, kavrama, meziyetlerini bir birinden farklı olarak yaratmıştır. Bunun doğal bir sonucu olarak her insanın dünya ve ahiret kurtuluşunu farklı yollarda araması olarak gelişmiştir. Bu farklılık gereği birinin kurtuluş olarak ortaya attığı bir şeyi diğer birinin kabul etmemesi bu farklılığın sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla insanların kurtuluş olarak hangi şeyi kabul edeceklerini tayin etmede bazen aklı kabul etmesi de mümkündür. Bu durum da aklı kurtuluş olarak kabul edenlerin gündeme getirdikleri her şeyin kabul edilmesi bir zaruretin gereği olması gerekir di ki, bunun kabul edilmesi kolay kolay mümkün olamazdı. Zira ehli sünnet ve’l cemaat ‘’ Fıkıhta ve şeriatte rey ve mücerret akıl ile hüküm vermek bid’at ve sapıklıktır. Tevhid ve sıfat ilmin de sadece akıl ile hüküm vermek ise bundan daha büyük bir sapıklık ve bid’attır.’’ (Fıkh-ı ekber, sh: 28) hükmü hususun da müttefiktir.
Resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetine gereken her şeyi öğretmesi bu mananın anlaşılması hususunda yeterli bir delildir. Nitekim ‘’ وَإِنَّمَا بُعِثْتُ مُعَلِّمًا ‘’ (Şüphesiz ben ancak bir muallim olarak gönderildim) (İbn-i Mace, 234) buyurması bu manadadır. Resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) öğrettiği her ilim ümmetinin emaneti muhafaza etmesinde bir kolaylık olarak kendisini göstermiştir. Resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve selem) öğrettiği her ilimi kur’an-ı kerimden alması, kur’an’ın mucize olmasından kaynaklanmaktadır. Nitekim İmam-ı Kurtubi(rahmetullahı aleyh) kur’an’ın mucize olmasını izah ederken ‘’ Kur’an-ı kerim’in mucizelerinden birisi de ilimdir. Helâl, haram ve diğer hükümleri ile insanlığı ayakta tutan, ailevi ve beşeri münasebetleri düzene koyan ve insanın iki cihanda saadet yollarını gösteren ilim kur’an-ı kerim’dir.’’ demektedir. (Camiu li ahkami’l kur’an c:1 sh: 75)
Burada önümüze ilmin ne olduğu sorusu çıkmaktadır. Ehl-i sünnet uleması ilmi tarif ederlerken, ‘’ İlim, ma’lum olanın, olduğu hal üzere bilinmesidir.’’ ( İmam-ı Nesefi, bahru’l kelam, sh:15) şeklinde tarif etmişlerdir. Ehl-i sünnet uleması ilmi elde etme hususun da akıl yürütme yanında haber ve duyu organları ile olduğunu da beyan etmektedir. (Pezdevi, akaidi ehl-i sünnet sh:9)
İslâm dünyasın da aklı esas alan ilk kişi Hasan Basri’nin (rahmetullahi aleyh) sohbetlerine devam ederken ayrılan vasıl b. Ata olmuştur. Onun bu şekilde davranışı mutezile olarak isimlendirilmesi Hasan Basri’nin (rahmetullahi aleyh) ‘’ Vasıl bizden itizal etti’’ sözünden sonradır. Bu akımın en belirgin alametlerinden birisi ‘’ Akıl ile nakil çelişirse, akıl esas alınır, nâkili te’vil ederiz.’’ şeklinde ifade edilmektedir. Mutezilenin ‘’ Kur’an ve sünnetten başka delil tanımayız, bunları da kendi aklımıza göre te’vil ederiz.’’ şeklinde ki anlayışlarına ehl-i sünnet uleması gereken cevabı vermiştir. Mutezileyi en sert biçimde tenkit edenlerden birisi de Mustafa Sabri efendi (rahmetullahi aleyh) olmuştur.
‘’ Halkın ağzın da sakız olan kadere imanın, bilen, bilmeyen herkesçe tersi konuşulur olması, Müslümanların kader yüzünden ithama uğraması çok tuhaftır!.. Müslümanların çoğu, bizzat kendilerini itham altında tutmaktadır. Bunlar arasın da, İslâm yolunda mücadele ve irşad iddiası ile ortaya çıkanların olması da göze çarpmaktadır. Bunlardan bir kısmı Müslümanları kaza ve kadere imanları sebebiyle tentid ederlerken, bir kısmı da uyanık olmaları gerektiğini söylemektedirler. Onlar arasında, İslâm itikadını zayıflatma uğruna gösterdikleri her gayreti az bulup, yorulmak bilmeyen batılı düşmanlarda bulunmaktadır. Muhakkak ki, dışarıdan ithal edilen fikirlerin en şerlisi, giriş yönüyle en gizli olandır. Tıpkı düşmanın büyüğü, düşmanlık olarak en gizli olanı olduğu gibi. Müslümanların çöküşünü şiddetlendiren ve onların yakalandıkları hastalıkların en sonuncusu batıyı taklid hastalığıdır. Şiddet ve hasarda frengi hastalığı dahi buna denk olamaz. İşin tuhafı, bu hastalık tedavi etmek isteyenlere farkına varmadan bulaştı… Ölmek üzere olan ordu gibi kalabalıklar bunun cabası. Mısırda ki din adamları bu hastalığı zararsız görüyorlar. Avrupa’nın getirdiği kıyafetin zararını hafif gördüler. Bu kıyafeti daha çok islâm’a değil örfe, âdete, geleneklere zarardan saydılar. Kafire şekli benzemeyi küfür alâmetlerinden kabul etmediler.
Şurası bir gerçek ki, Arap dünyasında kavmiyet şuuru hızla yükselmektedir. Ve ben derim ki, bu kavmiyet şuuru, İslâmi şuura galip gelecektir. Mısır’lı ulema ve müelliflere; Müslüman Türkiye’nin uğradığı felaketler, İslâm’dan zorla uzaklaştırılma çabaları ve uğradıkları musibetler hiç tesir etmedi, hala da etmiyor. Bütün bunlar umum belvâ haline gelen batıyı taklid hastalığından kaynaklanmaktadır. ‘’ (Mustafa Sabri Efendi, mevkıfu’l beşer, sh:7)
Görüldüğü üzere Mustafa Sabri Efendi (rahmetullahi aleyh) çağdaş mutezile’nin öncülerinden olan Efgani ve Muhammed abduh gibi islâmın temiz ve nezih akaidini bozma çabaları içerisinde olanlara gereken cevabı vermektedir…..
Şub-25-10
mezarın açılması caiz midir?
Alıntı:
hocam benim merak ettiğim bir konu var günümüzdeki bazı mesleklerde (Arkeoloji,antropoloji vs.)mezar açma gibi durumlar söz konusu oluyo.Bunlardan arkeologlar mesela yaptıkları kazılarda kazı alanlarında müslüman olan veya olmayan mezarlara rastlıyorlar. Daha çokta günümüz mezarları olmayan ama yakınçağa ait mezarlara da rastlıyorlar.Rastlanılan bu mezarları ise açıp temizliyorlar tabi bu sırada eldiven vb şeyler kullanmayan arkeologlarda oluyo ki eldiven çoğu zaman iskeletin tahribine de neden oluyo.Fotoğraflanıp toplanılan bu iskeletler daha sonra antropologlara gönderiliyor onlarda bu iskeletlerin hangi çağa ait olduğunu,hangi ırktan olduğunu, nasıl öldüğünü, nasıl gömüldügünü buluyor ve böylelikle tarihe yardımcı oluyor ama çıplak elle yapılan bu kazılarda o iskeletlere dokunulması günah olmaz mı yada o mezarı açmak ardından onların kaldırılması gibi durumlar. Umarım açıklayıcı olmuşumdur yazdıklarımlar
BİSMİHİ TEALA
hocam benim merak ettiğim bir konu var günümüzdeki bazı mesleklerde (Arkeoloji,antropoloji vs.)mezar açma gibi durumlar söz konusu oluyo.Bunlardan arkeologlar mesela yaptıkları kazılarda kazı alanlarında müslüman olan veya olmayan mezarlara rastlıyorlar. Daha çokta günümüz mezarları olmayan ama yakınçağa ait mezarlara da rastlıyorlar.Rastlanılan bu mezarları ise açıp temizliyorlar tabi bu sırada eldiven vb şeyler kullanmayan arkeologlarda oluyo ki eldiven çoğu zaman iskeletin tahribine de neden oluyo.Fotoğraflanıp toplanılan bu iskeletler daha sonra antropologlara gönderiliyor onlarda bu iskeletlerin hangi çağa ait olduğunu,hangi ırktan olduğunu, nasıl öldüğünü, nasıl gömüldügünü buluyor ve böylelikle tarihe yardımcı oluyor ama çıplak elle yapılan bu kazılarda o iskeletlere dokunulması günah olmaz mı yada o mezarı açmak ardından onların kaldırılması gibi durumlar. Umarım açıklayıcı olmuşumdur yazdıklarımlar
