BİSMİHİ TEALA

Bir hadis-i şerifin de resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ” 

لَا يَقْبَلُ اللَّهُ لِصَاحِبِ بِدْعَةٍ صَوْمًا وَلَا صَلَاةً وَلَا صَدَقَةً وَلَا حَجًّا وَلَا عُمْرَةً وَلَا جِهَادًا وَلَا صَرْفًا وَلَا عَدْلًا يَخْرُجُ مِنْ الْإِسْلَامِ كَمَا تَخْرُجُ الشَّعَرَةُ مِنْ الْعَجِينِ” ALLAH (Celle celalühü)bid’at sahibinin orucunu, namazını, sadakasını, haccını umresini, cihadını, sarfını ne de adaletini kabul etmez. Bid’at sahibi kılın hamurdan çıktığı gibi dinden çıkar” (ibn-i mace, 48) buyurmakta. Burada bid’at ehlinden kasıt kimdir?

Bid’at sahibi kişinin ibadetleri makbul müdür, değil midir? Meselesini anlamak için öncelikle burada ki bid’at’tan kasıt nedir? Sorusuna cevap bulmak gerek.Ulema bid’at ehlini çeşitli isimler ile vasıflandırmıştır. Bunların en meşhurları bid’at ehli, dalalet ehli, tefrika ehli, şüphe ehli, heva ehli gibi isimlerdir. İsimler farklı olsa da kastedilen mana birdir. Bid’at ehli, kitab ve sünnete muhalefet ederek ümmetin ve selef-i salih’nin yapmadıklarını yapan, onların söylemediği, anlamadığı gibi dini anlayan ve amel eden kimselere denilir. Dolayısıyla ilim ehlini, bid’at ehli ile insanların bid’at ehli anlayışları birbirinden biraz farklı mahiyettedir.Istılahi olarak bid’at ehli, ALLAH ve resulü’nün (Sallallahu aleyhi ve sellem) ortaya koymadığı, farz ve müstehablığı hususunda delil olmayan, resulüllah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) bunlar hakkında emri olmayan şeylerdir.

İmam-ı Şatibi (rahmetullahi aleyh) bid’at ehline ‘’heva ehli’’ denilmesi hususunda şunları söylemektedir. ‘’ Bid’at ehli şer’i delilleri onlara gerek duyulan bir yol ve bu delilleri esas alan bir üslup ile ele almadılar. Bilakis kendi hevalarını şer’i delillerin önüne geçirerek kendi görüşlerine itimat ederek güvendiler. Hatta o kadar ileri gittiler ki, şer’i delilleri kendi hevalarına göre değerlendirme mertebesinde gördüler.’’ (El- i’tisam, c: 2, sh: 176)

Hattabi (rahmetullahi aleyh) ‘’el- minhacü’s-sünne’’ isimli eserinde meselenin farklı bir noktasına temas ederek şu şekilde izah etmektedir. ‘’ Sünnet ve ehl-i hadis dışında ki bütün fırkalar hadis imamlarından sahih olan bir görüş ile ayrılmış değildirler. Bununla beraber bu fırkaların islâmın hak olan bazı yönlerine sahip olmaları da kaçınılmazdır. Bunun için bir şüphe oluşmuştur. Yoksa saf bir batıl hakkında kimsenin şüphesi yoktur. Bunun için bid’at ehl-ine ‘’heva ehl-i’’ denilmiştir. Bununla birlikte onlara, ‘’ onlar, hakkı batıla karıştıranlar’’ da denilmektedir.’’ (Minhacü’s-sünne, c: 5 sh: 167)

Dini hususlarda ayrılığa düşmek insanı tefrikaya, o tefrika da bir müddet sonra tefrikalara götürür. Bunun ana sebeplerinden birisi de heva’ya uymaktan dolayıdır. Nitekim ‘’ إِنَّ ٱلَّذِينَ فَرَّقُواْ دِينَہُمۡ وَكَانُواْ شِيَعً۬ا لَّسۡتَ مِنۡہُمۡ فِى شَىۡءٍ*ۚ‘‘ ( Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yok.) (En’am /159) ayeti kerimesi resulullah’ı (Sallallahu aleyhi ve sellem) bu gibi dinlerini fırka fırka edinenlerden uzak durmasını emretmiş, dolayısıyla ümmetinin de fırkalara bölünmekten ve bölenlerden uzak durmamızı da istemiştir. İşte bu gibi kişiler hevalarına uymak suretiyle din de ALLAH’ın (Celle celalühü) ve resulünün (Sallallahu aleyhi ve sellem) izin vermedikleri hususlarda işlerine geldikleri gibi söz söyleyen kişilerdir.

Ulema bid’at sahibi kişilerin kim oldukları hususunu izah ederlerken genellikle Kaderiye, Hariciye, Rafiziyye ve Mürcie gibi fırkaların kur’an-ı kerime ve sünnete muhalif olan bid’at’larını gündeme getirmektedirler. Yani ulemaya göre ibadetleri kabul olunmayan bid’at sahibi kişiler bu fırkalar gibi hevalarına göre kur’an ve sünnette muhalif görüş sahibi olan kişilerdir. Yoksa insanlar arasında kur’an ve sünnete bir bakımdan uymakla beraber dine sonradan dâhil edilen günlük hayatımızda her gün gördüğümüz bid’at işleyen kişiler kasıt değildir.

Ama bu tür bid’at’ların iyi olduklarını söylemek mümkün değildir. Zira resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘’Her bid’at delalettir’’ buyururken bu tür bid’atları kastetmektedir.

 
 

 

 
 

 

 

 

Gonderen Karasahin
Kategori : Akaid
Tags: , , , , , , , , , , , , , , ,

Yorumlar (0)

BİSMİHİ TEALA

İslâm tarihinde müslümanların mağlup oldukları ilk savaş olan uhud savaşının mağlubiyet ile neticelenmesinin sebebleri hakkında çeşitli şeyler söylenmektedir.  Ancak Buhari’nin Cabir’den (radıyallahu anh) rivayet ettiği bir hadiste ‚‘ عَنْ جَابِرٍ قَالَ صَبَّحَ أُنَاسٌ غَدَاةَ أُحُدٍ الْخَمْرَ فَقُتِلُوا مِنْ يَوْمِهِمْ جَمِيعًا شُهَدَاءَ ، وَذَلِكَ قَبْلَ تَحْرِيمِهَا ‚‘  ‚‘Bir takım insanlar uhud harbinin gecesi sabaha kadar içki içmişlerdi.  O gün bunların hepsi şehid olarak öldürüldüler.  Bu, şarabın haram kılınmasından önceydi.‘‘ (Buhari, tefsir, 4618) denilmektedir.  Buna göre uhud savaşının mağlub olarak bitmesinin  esas sebebi müslümanların savaşa sarhoş çıkmalarıdır.

 Uhud harbi’nin mağlubiyet ile neticelenmesi müslümanların sarhoş olmasından dolayı mıdır?

 Uhud savaşı miladi 625 yılında meydana geldiği zaman islâm dinin de şarap henüz haram kılınmamıştı. Her ne kadar bir kısım şii tefsirleri içki’nin Mekke dönemin de A’raf suresi 33. ayeti kerimesi ile haram kılındığını ( el’ mizan fi tefsiri’l kur’an,c: 6 sh: 182) söylemekteyse de, ehl-i sünnet uleması içkinin uhud savaşından sonra haram kılındığın da müttefiktirler. Nitekim şarab haram kılınmadan önce müslümanların namaz kılmaya sarhoş olarak gelmelerinden ötürü resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‚‘sarhoş olarak namaza yaklaşmayın‘‘ şeklinde ilan ettirdiği de bilinmektedir. Dolayısıyla o zaman helal olan bir şeyin içilmesi de yadırganacak bir husus olamaz. Şarab haram kılınmadan önce başta Hz. Hamza (radıyallahu anh) olmak üzere ( hatta bazı tefsirlerde Hz. Hamza’nın (radıyallahu anh) içki içtiği bir zaman sarhoşken Hz. Ali’nin (radıyallahu anh) bir devesini keserek cigerini meze yaptığı rivayet edilmektedir)  bir çok sahabe-i kiram (radıyallahu anhum) şarab içiyorlardı. Ancak şarab haram kılındıktan sonra bir iki istisna ( henüz haberi olmayanlar) haricinde bütün sahabe’nin (radıyallahu anhum) içkiyi bıraktıkları sabittir.

 Buhari’nin rivayetine göre uhud harbinin  sabahı müslümanların en azından bir kısmının (Buharinin bazı şarihleri özellikle ayneny tepelerine yerleştirilen okçuların bir kısmının şarap içenler arasında olduğunu ve galibiyet sonrası ganimet sevdasından ötürü yerlerini terk ettiklerini zikreder) şarap içtikleri ve savaşa şarhoş olarak çıktukları da sabittir. Buhari’nin ”umdetü’l kari” şerhinin müellifi İmam-ı Kastalani (rahmetullahi aleyh) kitabu’l cihad’ta bu hadisi zikrettikten sonra şu yorumu yapmaktadır: ” O gün şarap içerek savaşa çıkan ve şehid olanların şarap içmeleri sebebiyle şehidliklerine bir zarar gelmez  Zira onların şarabı içtikleri gün şarabı içme vaktinde şarab mübah bir içecekti. Bundan dolayı ALLAH (Celle celalühü) onların öldürülmelerinden sonra ayeti kerime de (Al-i imran /179) onların faziletini zikrederek, onların üzerinden korku ve mahzuniyeti kaldırdığını beyan etmiştir.” (umdetü’l kari, c: 21, sh:236).

  Ancak bunun uhud harbinin kaybedilmesinde tek sebeb olarak görülmesi ve kabul edilmesi de mümkün değildir. Ama diğer sebeblerle beraber, sebeblerden bir tanesidir.  Dolayısıyla diğer sebebleri görmezden gelerek savaşın kaybedilmesini sadece bir kısım sahabe’nin (radıyallahu anhum) sarhoş olmasına bağlamak ve ‚‘ uhud savaşı müslümanların sarhoş olmasından dolayı kaybedildi‘‘ demek doğru bir anlayışın ürünü de değildir. Nitekim Kur’an-ı kerim Uhud savaşının safhalarından bahsederken savaşın kaybedilme sebeblerine de değinmektedir.

 وَلَقَدۡ صَدَقَڪُمُ ٱللَّهُ وَعۡدَهُ ۥۤ إِذۡ تَحُسُّونَهُم بِإِذۡنِهِۦ‌ۖ حَتَّىٰٓ إِذَا فَشِلۡتُمۡ وَتَنَـٰزَعۡتُمۡ فِى ٱلۡأَمۡرِ وَعَصَيۡتُم مِّنۢ بَعۡدِ مَآ أَرَٮٰكُم مَّا تُحِبُّونَ‌ۚ مِنڪُم مَّن يُرِيدُ ٱلدُّنۡيَا وَمِنڪُم مَّن يُرِيدُ ٱلۡأَخِرَةَ‌ۚ ثُمَّ صَرَفَڪُمۡ عَنۡہُمۡ لِيَبۡتَلِيَكُمۡ‌ۖ وَلَقَدۡ عَفَا عَنڪُمۡ‌ۗ وَٱللَّهُ ذُو فَضۡلٍ عَلَى ٱلۡمُؤۡمِنِينَ

 Siz ALLAH‘ın izni ile düşmanlarınızı öldürürken, ALLAH, size olan vaadini yerine getirmiştir. Nihayet, öyle bir an geldi ki, ALLAH arzuladığınızı (galibiyeti) size gösterdikten sonra zaafa düştünüz; (Peygamberin verdiği) emir konusunda tartışmaya kalkıştınız ve âsi oldunuz. Dünyayı isteyeniniz de vardı, ahireti isteyeniniz de vardı. Sonra ALLAH, denemek için sizi onlardan (onları mağlup etmekten) alıkoydu. Ve andolsun sizi bağışladı. Zaten ALLAH, müminlere karşı çok lütufkârdır.

 إِذۡ تُصۡعِدُونَ وَلَا تَلۡوُ ۥنَ عَلَىٰٓ أَحَدٍ۬ وَٱلرَّسُولُ يَدۡعُوڪُمۡ فِىٓ أُخۡرَٮٰكُمۡ فَأَثَـٰبَڪُمۡ غَمَّۢا بِغَمٍّ۬ لِّڪَيۡلَا تَحۡزَنُواْ عَلَىٰ مَا فَاتَڪُمۡ وَلَا مَآ أَصَـٰبَڪُمۡ‌ۗ وَٱللَّهُ خَبِيرُۢ بِمَا تَعۡمَلُونَ

 O zaman Peygamber arkanızdan sizi çağırdığı halde siz, durmadan (savaş alanından) uzaklaşıyor, hiç kimseye dönüp bakmıyordunuz. (ALLAH) size keder üstüne keder verdi ki, bundan dolayı gerek elinizden gidene, gerekse başınıza gelenlere üzülmeyesiniz. ALLAH yaptıklarınızdan haberdardır.

 ثُمَّ أَنزَلَ عَلَيۡكُم مِّنۢ بَعۡدِ ٱلۡغَمِّ أَمَنَةً۬ نُّعَاسً۬ا يَغۡشَىٰ طَآٮِٕفَةً۬ مِّنكُمۡ‌ۖ وَطَآٮِٕفَةٌ۬ قَدۡ أَهَمَّتۡہُمۡ أَنفُسُہُمۡ يَظُنُّونَ بِٱللَّهِ غَيۡرَ ٱلۡحَقِّ ظَنَّ ٱلۡجَـٰهِلِيَّةِ‌ۖ يَقُولُونَ هَل لَّنَا مِنَ ٱلۡأَمۡرِ مِن شَىۡءٍ۬‌ۗ قُلۡ إِنَّ ٱلۡأَمۡرَ كُلَّهُ ۥ لِلَّهِ‌ۗ يُخۡفُونَ فِىٓ أَنفُسِہِم مَّا لَا يُبۡدُونَ لَكَ‌ۖ يَقُولُونَ لَوۡ كَانَ لَنَا مِنَ ٱلۡأَمۡرِ شَىۡءٌ۬ مَّا قُتِلۡنَا هَـٰهُنَا‌ۗ قُل لَّوۡ كُنتُمۡ فِى بُيُوتِكُمۡ لَبَرَزَ ٱلَّذِينَ كُتِبَ عَلَيۡهِمُ ٱلۡقَتۡلُ إِلَىٰ مَضَاجِعِهِمۡ‌ۖ وَلِيَبۡتَلِىَ ٱللَّهُ مَا فِى صُدُورِڪُمۡ وَلِيُمَحِّصَ مَا فِى قُلُوبِكُمۡ‌ۗ وَٱللَّهُ عَلِيمُۢ بِذَاتِ ٱل

 Sonra o kederin arkasından ALLAH size bir sekine (güven) indirdi ki, (bu güvenin yol açtığı) uyuklama hali bir kısmınızı kaplıyordu. Kendi canlarının kaygısına düşmüş bir gurup da, ALLAH‘a karşı haksız yere cahiliye devrindekine benzer düşüncelere kapılıyorlar, “Bu işten bize ne!” diyorlardı. De ki: İş (zafer, yardım, herşeyin karar ve buyruğu) tamamen ALLAH‘a aittir. Onlar, sana açıklayamadıklarını içlerinde gizliyorlar. “Bu işten bize bir şey olsaydı, burada öldürülmezdik” diyorlar. Şöyle de: Evlerinizde kalmış olsaydınız bile, öldürülmesi takdir edilmiş olanlar, öldürülüp düşecekleri yerlere kendiliklerinden çıkıp giderlerdi. ALLAH, içinizdekileri yoklamak ve kalplerinizdekileri temizlemek için (böyle yaptı). ALLAH içinizde ne varsa hepsini bilir.

 إِنَّ ٱلَّذِينَ تَوَلَّوۡاْ مِنكُمۡ يَوۡمَ ٱلۡتَقَى ٱلۡجَمۡعَانِ إِنَّمَا ٱسۡتَزَلَّهُمُ ٱلشَّيۡطَـٰنُ بِبَعۡضِ مَا كَسَبُواْ‌ۖ وَلَقَدۡ عَفَا ٱللَّهُ عَنۡہُمۡ‌ۗ إِنَّ ٱللَّهَ غَفُورٌ حَلِيمٌ۬

 (Uhud`da) iki ordu karşılaştığı gün, sizi bırakıp gidenleri, sırf işledikleri bazı hatalar yüzünden şeytan (yerlerinden) kaydırmıştı. Yine de ALLAH onları affetti. Çünkü ALLAH, çok bağışlayıcıdır, halîmdir. (Al-i imran /152,155)

 Ayeti kerimelere göre uhud savaşında mağlub olunma sebebleri arasında galibiyetten sonra aşırı güven, ve üstün olmanın vermiş olduğu zaafiyet belirtisi,  resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) emrine muhalefet,  aşırı derece de dünya hayatına ve zinetlerine düşkünlük, öldürülme korkusu ile savaştan kaçma gibi sebeblerin ön plana çıktıkları görülmektedir. Dolayısıyla uhud mağlubiyetini sadece bir kısım müslümanların sarhoş olmalarına bağlamak ne aklın nede vicdanın kabul edebileceği bir husus değildir.

 Nitekim Kamil miras  bu hadisin izahın da şunları söylemektedir.

 ‚‘ Uhud harbi gecesi bir kısım ashab sabaha kadar içki içmişlerdi. O gün içki henüz haram kılınmamıştı. Uhud hezimetinin (diğer sebebleri ile beraber) sebeblerinden birisi de bu işret iptilasıdır.  Ve uhud’u müteakkib kesin olarak haram kılınmıştır.‘‘ (Tecrid-i sarih, c:11, sh: 96)

BİSMİHİ TEALA

Ezan-ı şerif lügatta ”İlan” bildirmek manasına gelir. Istılahi olarak ise Müslümanlara namaz vaktinin girdiğini bildirmek amacıyla okunan mübarek ifadeler demektir. Ezan-ı şerif’in meşruiyeti

وَإِذَا نَادَيۡتُمۡ إِلَى ٱلصَّلَوٰةِ ٱتَّخَذُوهَا هُزُوً۬ا وَلَعِبً۬ا*ۚ ذَٲلِكَ بِأَنَّهُمۡ قَوۡمٌ۬ لَّا يَعۡقِلُونَ

 

” Namaza çağrıldığınız vakit onu alay ve eğlence konusu yaparlar. Bu onların düşünemeyen bir topluluk olmalarındandır.” (Maide /58) ayet-i kerimesi ve sünnet ile sabittir.

Peygamberimizden (Sallallahu aleyhi ve sellem) ezan okumanın fazileti hususunda bir çok hadis-i şerif gelmiştir. Nitekim Ebu Hüreyre’den (radıyallahu anh) rivayet edilen bir hadis-i şerifte:

”Müezzine, sesinin gittiği yer boyunca mağfiret edilir. Yaş ve kuru herşey onun lehinde şehadet eder. Namaza katılan kimseye yirmibeş kat namaz sevabı yazılır. Ve iki namaz arası günahları affedilir.” (Ebu davud, salat, 31) buyrulmaktadır. Buna benzer bir çok rivayet bulunmaktadır.

Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) ezan okumanın faziletini anlatan bir çok rivayete rağmen kendisi bizzat namaz için ezan-ı şerif okumamıştır. Zira:

Eğer peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) namaza davet için ezanı sesli olarak okumuş olsaydı, namaza geç kalan (cema­ate gelmeyen) kişi elbette kâfir olurdu. Zira peygamber’in (Sallalalhu aleyhi ve sellem) davetine sebebsiz olarak icabet etmemek ona itaat etmemek demektir. Peygamber’e itaat ise ayeti kerime ile sabit olan bir husustur. Nitekim bir ayeti kerimede şöyle buyrulmaktadır:

وَمَآ أَرۡسَلۡنَا مِن رَّسُولٍ إِلَّا لِيُطَاعَ بِإِذۡنِ ٱللَّهِ*ۚ

 

” Biz her peygamberi (ALLAH’ın (Celle celelühü) izniyle) ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik.” (Nisa /64) buyrulmaktadır.

Eğer peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) ezanı sesli olarak okumuş olsaydı, kendi nefsine şahadet etmesi gerekirdiki, bu da peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) hakkında caiz olmazdı.

Eğer peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) ezanı sesli okumuş olsaydı ve;

“Ben şahadet ederim ki, ALLAH’tan başka ilâh yoktur. Ve (ben şahadet ederim ki) MUHAMMED ALLAH’ın resulüdür,” demesi gerekirdi ve o zaman, peygamberin kendisinden başkası olduğu düşünülebilirdi.

Yine ezan-ı şerifi. peygamberimizden (Sallallahu aleyhi ve sellem) başka­ları rüyada gördü. Bu sebebten dolayı ezan okuma işini ALLAH (Celle celalühü). peygamberimizden (Sallallahu aleyhi ve sellem) başkasına vermiş oldu.

Ayrıca peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) herhangi bir şeyi yaptığı zaman, onu sabit ederdi. Yani o işi devamlı yapardır. Peygamberimiz (Sallahu aleyhi ve sellem) üzerindeki risâlet vazifesinden dolayı, kendisini bu işe tam olarak ve­remezdi.