Utangaç kul

 Bu konuyu sormam belki size ters gelecek. Ancak dinde utanma olmayacağından ve benim açımdan konu önemli ve hükmünü öğrenmem gerekiyor…………….  Ben yakın zamanda evlendim…………bu yüzden bazen aramızda tartışmalar çıkıyor………… Kısacası sizden oral sex in hükmünü öğrenmek istiyoruz.

 BİSMİHİ TEÂLÂ

 Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde ‘’ لِكُلِّ دِينٍ خُلُقٌ وَخُلُقُ الإِسْلاَمِ الْحَيَاءُ ’’ ‘’ Her dinin bir ahlâkı vardır. İslâm’ın ahlâkı da hayâdır.’’ (1) buyurmak suretiyle hayâ’nın müslüman açısından önemini vurgulamıştır. Zira hayâ insana verilen fıtri bir duygudur. İnsan bu duygu sayesinde günah işlemekten uzaklaşır. Bu da ‘’ الْحَيَاءُ شُعْبَةٌ مِنَ الإِيمَانِ ’’ ‘’ Hayâ imandan bir şubedir’’ (2) hadis-i şerifinin işaret ettiği gibi hayâ insan ile günah arasına giren imani bir fonksiyondur. Zira netice olarak iman, ALLAH’ın (Celle celalühü) emirlerine uymak yasaklarından kaçınmak olarak zahire yansır. İnsanı günah işlemekten alıkoyan hayâ böylece imanın bir şubesi olmuş olur.

 İnsan içinde bulunduğu her durumun ilmihalini öğrenmekle mükelleftir. Nitekim resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘’ طَلَبُ الْعِلْمِ فَرِيضَةٌ عَلَى كُلِّ مُسْلِمٍ’’ ‘’ İlmi talep etmek her Müslüman üzerine farzdır’’ (3) buyurmak suretiyle insanların her durum da ilmi öğrenmelerinin lüzumuna işaret etmiştir. Bu durumda erkekler ve kadınlar arasında fark bulunmamaktadır. Nitekim resulullah’ (Sallallahu aleyhi ve sellem) sahabe’nin (radıyallahu anhum) erkekleri gibi hanımlarının sorularına usulüne göre cevaplar veriyordu. Sahabe’nin kadınlarının dini bilgileri öğrenme konusunda utangaçlık yapmamaları hususunda Hz. Aişe’nin (radıyallahu anha) ‘’ نِعْمَ النِّسَاءُ نِسَاءُ الأَنْصَارِ لَمْ يَكُنْ يَمْنَعُهُنَّ الْحَيَاءُ أَنْ يَتَفَقَّهْنَ فِى الدِّينِ’’ ‘’Ensar kadınları ne iyi kadınlardır. Haya duyguları onların dinlerini iyice öğrenmelerine mani olmadı.’’ (4) sözü meşhurdur. Bu kısa bilgiden sonra:

 Oral sex hususu iki noktadan incelenmesi gereken husustur. 1) Tıp ve sağlık, 2) şer’i (dini) yönü. Bu iki yönü bilmeden bir şey demek zorlama bir şey olur. Onun için meseleyi ilk önce tıp yönünden incelemek gerekir. Zira bu gibi ilişkide çeşitli hastalıkların bulaşması mümkündür.  Oral sex’te ilk akla gelecek soru eşlerden birinin cinsel hastalıklar (bu gibi hastalıkları daha önceden geçirip geçirmediği) yönünden emin olup olmadığıdır. Zira bu gibi ilişkide erkeğin ve kadının cinsel uzuvlarından meninin gelmemesi mümkün değildir. Ki, meni’nin necis olduğu ve necis bir şeyin yutulması haram olduğu düşünülürse bu gibi ilişki de % 100 bir güvenlikten söz etmek mümkün değildir. Bu ilişkide sadece cinsel hastalıkların bulaşmasından söz etmekte mümkün değil. Doktorlar bu ilişkiden bulaşması mümkün hastalıkları bazılarını şöyle sıralamaktadırlar:

  1) Diş eti hastalıkları,

2) Dudaklar da uçukluk,

3) Bakteriyel enfeksiyonlar,

4) Kadınlar da rahim hastalığı ve bu hastalığa bağlı tüp ve yumurtalıklarda enfeksiyon,

5) Hepatit’in A, B ve C türleri v.s gibi…

 Oral sex’in insan sağlığına zararları göz önüne alındığın da, sağlık açısından faydalı olduğunu söylemek mümkün gözükmemektedir.

 Peki!… dinin oral sex’e bakışı nasıl?….

 Öncelikle şunu söylemek gerek, din cinselliği bir tabu olarak görmez. Cinsellikle ilgili bilgilerde özellikle evli çiftlerin öğrenmeleri farz olan ilim sınıfındandır. Unutulmamalıdır ki resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetine her şeyi öğretmiştir. Hatta helâ adabını dahi öğretmiştir. Nitekim

 

إِنِّي أَرَى صَاحِبَكُمْ يُعَلِّمُكُمْ حَتَّى يُعَلِّمَكُمْ الْخِرَاءَةَ فَقَالَ أَجَلْ

 

‘’ Müşriklerden biri gelerek alayvari bir şekilde <görüyorum ki arkadaşınız (Muhammed (Sallallahu aleyhi ve sellem) size her şeyi öğretiyor, hatta helada nasıl oturacağınızı bile> şeklinde konuşunca Selmani Farisi (radıyallahu anh) ‘’Evet o bize her şeyi ( hatta helada nasıl oturacağımızı bile) öğretti…..’’ (5) hadis-i şerifi bu manayı işaret etmektedir. Dolayısıyla resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) cinsellikle ilgili hususları da öğretmiştir.(6) Doğal olarak cinsellikle ilgili ilimlerin öğrenilmesi (hatta zamanı geldiğinde anne ve babanın çocuklarına bunları öğretmesi) farz olan ilimlerden olup, bu konuda dinin hükümlerinin öğrenilmesinde utanma olmayacağı aşikârdır. Zira insanın dünyada hiçbir şey de sınırsız bir şekilde davranması mümkün olmadığı gibi, cinsellikle ilgili hususlarda da sınırsız davranması mümkün değildir. Bundan sonra;

 Şer’i hükümler açısından oral sex’i yasaklayan bir nass bulunduğunu söyleyemeyiz. Zira ne kur’an da, ne de hadisilerde (7) lehinde ve aleyhinde herhangi bir şey geçmemektedir. Ancak nass’larda hüküm bulunmamasına rağmen oral sex’te hiç mahzur yok manasına da gelmez. Zira bu muamele esnasında erkeğin ve kadının cinsel uzuvların da mezi veya pislikler bulunabilir. Cinsel uzuvdaki mezi ve diğer pislikler dört mezhebe göre necistir, necis olan şeyler ise teb’an iğrenctir ve ALLAH (Celle celalühü) ويحرم عليهم الخبائث  ‘’ (peygamber) pis ve murdar şeyleri onlara haram kılar’’ (8) ayeti ile pislikleri haram kılmıştır. Aynı şekil de eğer bu esna da erkeğin ve kadının uzvundaki pislik eşinin ağzına bulaşırsa buda haramdır ve eşler bundan men edilmişlerdir. Bu duruma sebebiyet verenler günah işlemiş olurlar.

 Hem mutekaddim hem de müteahhir ulema oral sex hususunda ihtilaf etmişlerdir. Mezheblerin bu husustaki görüşlerini kısaca şöyle izah edebiliriz.

 Hanefi mezhebi: Hanefi fıkıh kitabların da bu mesele genel olarak kocanın hanımından faydalanması olarak izah edilir ve hepside faydalanmanın caiz olduğunu ifade ederler. Kuduri’nin eserine şerh yazan El-Meydani (rahmetullahi aleyhima) ” Erkek, kendisine cinsi münasebet helal olan cariyesi ve hanımının avret mahalline bakar”  cümlesini izah ederken bunu bütün bedenine bakmasının caiz olduğuna bağlarken delil olarak resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) ”Karın ve cariyen müstesna gözünü koru” hadisini delil getirmekte ve dokunmanın ve cinsi münasebetin mübah olmasından dolayı olduğunu ifade eder. (9) İmam-ı Kasani’ de (rahmetullahi aleyh) faydalanmanın caiz olmasının sebeb ve hikmetini ‘’ Nikâhın hükümleri’’ bölümünde sahih nikahın cinsel birleşmeyi helal kıldığını bunun meşruiyetinin kitab ve sünnet ile sabit olduğunu ve kocanın tasarrufunun kur’an da nikah ve evlilik sözleri ile sabit olduğunu zira nikahtan önce ki hürriyet (bekarlik) dönenimde kocanın böyle bir tasaruf yapmaya yetkili olmadığını izah ettikten sonra (10) eşlerin bir birlerinden faydalanmada müşterek olduğunu kadının da kocasından istediği zaman ilişki kurabileceğini ve kocanın bu isteğe uymasının vacip olduğunu (11) izah ettikten sonra şöyle der: ‘’ Koca istediği zaman hanımı ile cinsel ilişkiye girme hakkına sahiptir. Ancak, hayz, nifas, ihram v.s gibi şer’i engeller varken bunu istemeye hakkı yoktur….. Ve kocanın hayatı boyunca hanımın başından ayaklarına kadar bakması ve dokunması helaldir. Çünkü cinsel ilişki bakmanın ve dokunmanın üstündedir ve cinsel ilişki helal olunca, bakmak ve dokunmak evveliyet yönünden daha helaldir.’’ (12)  Hanefi mezhebine göre eşlerin birbirlerinin avret yerlerine bakmaları caiz olmakla beraber evla olan bakmamalarıdır.  İbn-i  Abidin (rahmetullahi aleyh) bunu izah ederken ‘’ Hidaye’de denilmiştir ki, evla olan eşlerden her birinin diğerinin avret mahalline bakmayı terk etmeleridir. Zira resulullah (Sallallahu aleyhi ve selem):

 

إِذَا أَتَى أَحَدُكُمْ أَهْلَهُ فَلْيَسْتَتِرْ وَلَا يَتَجَرَّدْ تَجَرُّدَ الْعَيْرَيْنِ

 

‘’ Sizden biriniz karısına yaklaşmak istediğinde (ilişki kurmak istediğinde) örtünsün(ler) ve yabani eşeklerin çıplaklığı gibi soyunmasın(lar) (13) buyurmuştur. Zira bu unutkanlığa sebebtir. İbn-i Ömer’in (radıyallahu anhuma) (Lezzet manasının daha çok olması için eşlerin birbirlerinin avretlerine bakmaları daha evladır) dediği rivayet edilmesine rağmen ayni’nin şerhinde İbn-i ömer’den (radıyallahu anhuma) bu şekilde bir rivayetin ne sahih nede zayıf bir senedle sabit olmadığı belirtilmiştir.

 Ebu Yusuf’tan (rahmetullahi aleyh) rivayet edildiğine göre kendisi İmam-ı Azam’a (rahmetullahi aleyhima) ‘’ Erkeğin karısının, karısının da erkeğin avret mahallerini daha fazla hareketlenmesi için dokunmalarında beis var mıdır’’ diye sorması üzerine İmam-ı Azam (rahmetullahi aleyh) ‘’ Hayır bir beis yok, bilakis daha çok sevab kazanmalarını umarım’’şeklinde cevap vermiştir.’’ (14) demektedir. Hanefi Mezhebinin fıkıh kitablarında oral sex hakkında şunları da görmekteyiz:

 ‘’ En-Nevazil isimli kitabta denilmektedir ki, erkek cinsel organını hanımının ağzına soksa bunun mekruh olduğu söylenmiştir.  Bunun hilafı da (mekruh olmadığıda) söylenmiştir. Ez-Zahire’de de bu şekildedir.’’ (15) Aynı şekil de Hanefi fakihlerinden Burhaneddin el-Merginani ‘’ El-Muhit el-Burhani’’ isimli eserin de: Erkek cinsel organını hanımının ağzına soksa, bu mekruhtur denilmiştir. Zira ağız kur’an okuma mahallidir. Ve cinsel organın oraya sokulması layık değildir. Bunun aksine bir görüşte söylenmiştir.’’ (16) demektedir.

 Şafii Mezhebi: Şafii mezhebine göre erkeğin hanımın ve cariyesinin göbek ve diz arası haricinde her yerine bakması caizdir. İhtiyaç duyulmadan hanımının ve cariyesinin avret yerlerine bakması adaba aykırı olduğu için mekruhtur. Nitekim Hz. Aişe’den (radıyallahu anha) rivayet edilen bir hadiste: ‘’Ne ben peygamberin (Sallallahu aleyhi ve sellem) avret mahallini, ne de o benim avret mahallimi görmüştür.’’ buyrulmuştur. (17) Şafii fukahasından Şirazi (rahmetullahi aleyh) kadının cinsel organına bakma hususunda şunları söylemektedir:  ‘’ Kim bir kadın ile evlenir veya bir cariyeye sahip olursa onunla ilişki kurmaya ve cinsel organı hariç bütün vücuduna bakmaya hak sahibi olur. Cinsel organa bakabilir mi? Sorusunda iki vecih bulunmaktadır.

1) Bakması caiz değildir. Zira resulullah (Sallallahu aleyhi ve selem) ‘’avret mahalline bakmak körlüğe sebep olur’’ buyurmuştur.

2) Bakması caizdir, sahih olan da budur. Zira avret mahallinden faydalanması meşrudur ve uyluğuna bakması caiz olduğu gibi avret mahalline bakması da caizdir. (18)

 Şafii fukahası oral sex hususunda Hanefilerin aksine daha geniş ve açık biçimde izahatta bulunmaktadırlar:

 Şafii fukahasından Abdulaziz el malibari (rahmetullahi aleyh)  kendi kitabı ‘’ Kurratul ayn bi mühimmatiddin’’ isimli eserine yapmış olduğu ‘’ fethu’l muin’’ isimli şerhinde: ‘’ Anüs (dübür) haricinde erkeğin hanımından her türlü faydalanması, klitorisini emmek veya hanımın eliyle istimna yapmak caizdir.’’(19) derken,

Yine Şafii fukahasından Ebu Bekr ed-dimyadi (rahmetullahi aleyh) ‘’ Fethu’l muin’’e yaptığı haşiye’de El- Malibari’nin (rahmetullahi aleyh) sözlerini  izah kabilinden: ‘’ Yani hanımdan faydalanma onun klitorisini emmek suretiyle bile olsa caizdir.’’ (20) demektedir.

 Hanbelî mezhebi: Hanbelî mezhebine göre kadının yüzü, elleri ve ayakları haricinde bir yerine bakılmaz. Zira resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘’kadın avrettir’’ buyurmuştur. (21) Hanbelî fukahasından Şerafeddin haccavi’nin  (rahmetullahi aleyh) oral sex hakkında ki yorumu şöyledir: ‘’ Kişi zekerini anal deliğe dâhil etmeden kadının arka yanaklarından faydalanıp lezzet alabilir. Kişi yatarken onun izni olmadan kadının onun uzvunu içine alamaz. Ancak onu şehvetle öpüp okşayabilir. Kadı (Ebu ya’la rahmetullahi aleyh) şöyle dedi: ‘’ Cinsi ilişkiden önce kadının vajinasının öpülmesi caizdir. Cinsi ilişkiden sonra öpülmesi ise mekruhtur.’’ (22)   

 Maliki mezhebi: Maliki mezhebin den Ahmed ed-deredir (rahmetullahi aleyh) avret mahalline bakma hususunda ‘’ Eşlerden her birinin sahih nikâh ile diğerinden faydalanması ve cinsel ilişki kurması helal olur. Ve eşlerden her biri diğerinin avret mahalli de dâhil vücudunun her yerine bakabilir. Bu konuda varid olan ‘’ Kim avret mahaline bakarsa kör olur’’ sözünün aslı yoktur.’’  (23) Maliki mezhebinin ünlü müfessiri İmam-ı Kurtubi (rahmetullahi aleyh) meşhur tefsirinde şöyle demektedir: ‘’ Âlimlerimizden el-eşbağ şöyle demiştir: ‘’ Kişinin kadının vajinasını diliyle yalaması caizdir.’’ (24)

 Mutekaddim ulemanın oral sex hakkında ki görüşleri genel hatları ile bu şekildedir. Her ne kadar bu gibi meseleler insanlar arasında hoş karşılanmasa da, İslâm dini evli iki kişinin cinsel münasebetlerin ve hallerin hükümlerinin bilinmesini gerekli görür ve bu konuda utanmak suretiyle cahil kalınmasını doğru bulmaz. Ancak burada mutekaddim ulemanın sözlerini farklı anlaşılmaması gerektiğinin altını çizmek gerekiyor. Zira ulema meseleleri izah ederken kitab ve sünnetten elde ettikleri delillere göre davranırlar. Eğer kitab ve sünnette bir delil bulamazlarsa kendi ictihad ve insanların maslahatını gözeterek hükümleri ortaya koyarlar. Mesela Maliki’ler den Esbağ’ın (rahmetullahi aleyh) sözünü ele almak gerekirse, bu sözü umumi olarak anlamamak gerekir. Yani Esbağ (rahmetullahi aleyh) bunu söylerken bunu çok normal olarak kabul ediyor ve görüyor bunu yapmakta hiç bir problem yok demek istemiyor, bunu böyle anlamamak gerekir.  

Zira diğer kitablar bu gibi ifadeleri gerektiği zaman izah etmişlerdir. Mesela Esbağ’ın (rahmetullahi aleyh) bu sözünü Maliki’lerin meşhur ‘’ El-Muhtasar’’ kitabına şerh yapan Abdurrahman el-Hattab (rahmetullahi aleyh) izah etmektedir:

  ‘’ Esbağ (rahmetullahi aleyh) dedi: Kim kadının avret yerine bakmayı mekruh görürse, bunu şer’i ilme istinaden değil, sadece tıbbı görüşten dolayı mekruh görür. Bunda hiçbir beis yoktur, mekruhta değildir. El-Kubbab ‘’ kişilerin kadınlara bakması’’ babında dedi ki:  (Bir mesele) Eğer kadın, kişiye cinsi münasebet için helal olan bir kadınsa, (o zaman o kadına bakmanın caiz olmasında) hiç bir söz (yani itiraz) yoktur, sadece onun kadının ‘’ferc’’ine bakmasında itiraz olabilir. Zira bu üzerinde ihtilaf edilen bir konudur, Maliki’ler bunu caiz görürler. Esbağ (rahmetullahi aleyh) dedi: Bazıları bunun mekruh olduğunu diyorlar. Bunu mekruh gören şer’i ilme dayanarak değil, sadece tıbbı yönden mekruh görüp demektedir, bunda hiçbir beis yoktur, mekruhta değildir. Malik’ten (rahmetullahi aleyh) rivayet olundu ki, o, ‘’cinsi münasebet’’ zamanı kadının fercine bakmasında hiçbir beis yoktur.’’ demiştir. Bir başka rivayette ‘’ Onun (yani fercini) dili ile de yalayabilir.’’ sözlerini ilave etmiştir. Burada kast olunan bir şeyin mübah olmasını mübalağa ile izah etmektir, yoksa zahir manası kast olunmuyor. (25)

 Yani sözün zahiri manasından anlaşılan odur ki, yalamakta hiçbir beis yoktur, yani hiçbir sorun görülmüyor. El-Hattab (rahmetullahi aleyh) ise bunun böyle olmadığını, bunun hiçte normal olmadığına işaret etmektedir. Bunu daha sonra ki ifadelerinden daha güzel anlamaktayız: 

 ‘’ Dedi: Evet yalayabilir’’ El-Utbi (rahmetullahi aleyh) ise ‘’yalaya bilir’’ sözünü kabul etmemiştir, zira bunu iğrenç olarak saymıştır. İbn-i Mavvaz’ın (rahmetullahi aleyh) kitabında ise, ‘’ Onu diliyle yalayabilir’’ sözü gelmiştir, bu ise daha iğrençtir. Ancak ulema bunu izah etmek isteği ile caiz sayarlar, bir de haram olmayan bir şeyi haram etmemek için böyle demektedirler. Zira avam insanların birçoğu kadının avret mahalline bakmanın hiçbir halde erkek için caiz olmadığına inanıyorlar. Biri bundan bana da sordu ve bunun caiz olmasını garip karşıladı. Aynı şey cinsi münasebet esnasında kişinin kadın ile konuşmasında da vardır ve bunun caiz olmasında hiçbir problem yoktur ve bunun mekruh olmasının dayanağı da yoktur. Ancak kişinin cinsi münasebet esnasında homurdanmasına gelince, bu iğrenç bir şeydir ve insanların yaptıkları amellerden değildir. Kasım b. Muhammed (rahmetullahi aleyh) ise ona soru soran kişi bunda kaldıysa, bununla bu işin haram olmadığını kast etmiştir. Doğrusunu ALLAH(Celle celalühü) bilir. (26)  

 Başka bir Maliki âlimi olan Muhammed el-Haraşi (rahmetullahi aleyh) ‘’ Muhtasarul halil’’ e yaptığı şerhin haşiyesin de Esbağ’ın (rahmetullahi aleyh) sözü hakkında ‘’ Esbağ (rahmetullahi aleyh) (kadının avret mahalline bakma hususunda) kendisine sorulan sorunun tahkikinde, soruyu soranın sözüne karşılık ‘’ Evet, yalayabilir’’ sözü ile mübalağa ile yol vermiştir, yoksa sözün asıl manasını kast etmemiştir. Zira kadının avret mahallinin yalanması güzel bir ahlak değildir.’’ (27) demektedir.

 Hulasa: Eşler için diğerinin vücudundan faydalanmak caizdir. Ancak burada iki tane şeye riayet etmek gerekir.

 1) Hakkında haram olduğuna dair nass olan a) kadına arkadan yaklaşmayacak, zira bu büyük günahlardandır ve liva’tanın nevilerindendir, b) hayız esnasında kadına yaklaşmamak, gibi yasaklardan sakınacak,

 2) Kadınlarla iyi geçinme ve ondan faydalanma islâmın edeb dairesi ve güzel ahlak içerisinde olacak.

 Her ne kadar bu ilişki hakkında haramlığına dair bir nass bulunmamaktaysa da, bu gibi fiillerin islâmi edebe uygun olduğu da söylenemez. Zira bu gibi fiil de necasetten uzak durmak mümkün değildir. Dolayısıyla hem sağlık yönünden, hem de dini açıdan mahzurları  düşünüldüğünde bu fiilden sakınmak ve uzak durmak en faziletlisidir….. Evet her ne kadar ulema bu fiile kerhen cevaz verse dahi, mutekaddim ulemanın bu fiilin haram olduğuna dair bir delil olmadığı ve hakkında haramlığına delil olmayan bir şeyin haram olarak ilan edilemiyeceğinden dolayı kerhen cevaz verdikleri ortadadır.

  Kaynaklar:

1) Malik b. Enes, Muvatta, bab (47) husnü’l huluk hadis no:1 (1644)

2) Sünenü İbn-i Mace, iman babı, hadis no: 2 (57)

3)  Sünenü İbn-i Mace, Ulemanın fazileti ve ilmi talebe teşvik babı, hadis no: 5 (220)

4) Sahihu Müslim, Hayzdan yıkanmada misk kullanma babı, hadis no: 2 (500)

5)  Sahihu Müslim,  Sevgi babı, hadis no: 2 (386)

6) Bu konuda Buhari ve Müslim de hadisler bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesi de ‘’ sizden hiç biriniz eşiyle hayvanlar gibi sevişmeden cinsi münasebette bulunmasın, araya elçi koysun.’’ Aradaki elçi nedir diye sorulduğunda ‘’aşk fısıltıları ve öpüşmedir’’ hadis-i şerifidir.

7) Bu konuda ehl-i sünnet âlimlerinin eserlerinde hadis bulunmamasına karşı Şii muhaddislerden El- Kuleyni’nin kafi’sin de ‘’sahabenin biri peygamberimize (Sallallahu aleyhi ve sellem) karımın cinsel organını öpebilir miyim diye sorması üzerine. Resulullah’da (Sallallahu aleyhi ve sellem) bir sakınca olmadığını söylemiştir.‘‘ şeklin de bir rivayet bulunmaktadır. Ancak ehl-i sünnet alimlerinin eserlerinde bu şekilde bir rivayet bulunmamaktadır.

8 ) Enfal suresi, ayet 157

9) El-Meydani, El-Lübab fi şerhi’l kitab, c: 4 sh:164

10) İmam-ı Kasani, bediu’s-senai, c: 6 sh: 156

11) İmam-ı Kasani, bediu’s-senai, c: 6 sh: 157

12)  İmam-ı Kasani, bediu’s-senai, c: 6 sh: 158

13) Sünenü İbn-i Mace, Nikah, ilişkide örtünmeye riayet babı hadis no: 2 (1921)

14) İbn-i Abidin, durrul muhtar, c:5 sh: 322

15) Feteva-i hindiye, c: 5 sh: 453

16) Burhaneddin el-Merginani, El-Muhit el-Burhani, c: 5 sh: 297

17) Kadı ebu şuca, gayetu’l ihtisar sh: 158

18) Şirazi, El-Muhazzeb, c: 2 sh: 35

( ”Avret yerine bakmak körlük yapar” şeklinde ki haberi  İbn-ü Hibban (rahmetullahi aleyh), rivayet etmiştir. Muhaddislerden bir kısmı bu haberi zayıf rivayetler arasında sayarken, İbn-i Cevzi’nin de (rahmetullahi aleyh) aralarında olduğu bir kısmı bu haberi mevzular arasında zikreder ve münker bir hadistir, aslı yoktur derler.) ( Zeylai, Nasbu’r-raye, c: 4 sh: 248)

19) Abdulaziz el malibari, Fethu’l muin bi şerhi kurratu’l ayn c: 3 sh:340

20) Ebu Bekr ed-Dimyadi, İanetu’t-talibin, c: 3 sh: 340

21) İbn-i Kuddame, el-muğni, c: 15 sh: 69,83

22) Şerafeddin el-haccavi, El-ikna fi fıkhi’l imamı Ahmed .b Hanbel, c: 3 sh: 240

23) Ahmed ed-deredir, Şerhu’l kebir, c: 2 sh: 215

24) İmam-ı Kurtubi, El camiu li ahkami’l kur’an, c: 12 sh: 232

25) Abdurrahman el-Hattab, mevahibu’l celil li-şerhi muhtasarı’l Halil, c: 5 sh: 23

26)    Abdurrahman el-Hattab, mevahibu’l celil li-şerhi muhtasarı’l Halil, c: 5 sh: 24

27) Muhammed el-Haraşi, şerhu’l Halil, c: 10 sh: 262

BİSMİHİ TEALA

 İnsan yeryüzün de halife olarak yaratıldığından dolayı akıl ve hafıza gibi hasletlerle donatılmış bir varlıktır. Bundan dolayı bu hasletlerin fıtratına uygun olarak akıla tefekkür ve tezekkür hususiyetleri verilmiştir. Bununla beraber felsefe, akılla sınırlı gerçekleri tespitte kullanılan bir şeydir. Felsefe Yunancada phileo (sevgi) ve sophia ( bilgelik) kelimelerinden meydana gelen philosophia (bilgelik sevgisi) terkibidir. Bu terkib Arapçaya felsefe olarak geçmiştir.

Felsefe ile dinin aynı kulvar da olduğunu düşünenlerin temel hareket noktası, din ile felsefe’nin aynı sorulara cevap aradıkları noktasıdır. Zira hem din, hem de felsefe aklın, bilgi’nin, eşya’nın hakikatını araştırmakla beraber, felsefe bunların cevaplarını bulmada aklı esas alırken, din vahyi esas almaktadır.

Bilgelik kelimesinin karşılığı olan Hikmet, hüküm, hâkimiyet, muhakeme, hâkim ve hakem gibi manalara gelmektedir.

 Hikmet kelimesi lügat olarak yanlıştan men etmek veya doğru yola sevk etmek manalarına geldiği için Araplar üzerine binilen hayvanın arzu edilen tarafa sevk etmesinden dolayı dizgine ‘’hikmet’’ demişlerdir. (Keşşaf, ıstılahatı funun sh, 405) Ragıp el isfehani (rahmetullahı aleyh) hikmet’i ‘’ Akılla gerçek olanı tespit etme kabiliyetine hikmet denilir’’  şeklinde tarif ettikten sonra ‘’ ALLAH’ın (Celle celalühü) hikmeti; varlıkları en mükemmel şekilde yaratmasıdır. İnsanın hikmeti ise, eşyanın hakikatini bilmesi ve eşyayı hayırlı işler için kullanmasıdır.’’ (Müfredat, sh, 126,127) tespitin de bulunmuştur.

 Resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) insanlara hikmeti talim ettiği nass ile sabittir. Ancak bir kısım insanların felsefe ile hikmeti birbirine karıştırması sebebiyle resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) öğrettiğine felsefe demek mümkün değildir. Zira felsefe hakikate ulaşma yolunda çaba sarf ederken, yeni yeni sorularla karşılaşmaktadır. Dolayısıyla bir filozof’un ortaya attığı bir şeye başka bir filozof itiraz edebilmektedir. Bundan dolayı felsefe’de asla kesin bir sonuç yoktur. Ancak resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) bildirdiği şeyler tamamen vahiy ekseninden alındığı için  hakikat olan şeylerdir.

Meselenin farklı bir tarafı da felsefenin nerede ve ne zaman çıktığı sorusuna net bir cevap vermek kolay değildir. Zira bir kısım kaynaklar felsefenin ilahi bir kaynaktan geldiğini ve nebevi hikmetin bir yorumundan ibaret olduğunu iddia etmişlerdir.  Bu kaynakların iddiasına göre; Kur’an da kendisine hikmet verildiği bildirilen Lokman (aleyhi’s-selam), Davud (aleyhi’s-selam) zamanın da Şam da yaşamış olan, yunanlı filozof Empedokles ondan hikmet ilmini öğrenmiştir.

 Başka kaynakların iddiasına göre ise, Yunanlı filozof Pisagor Mısır’a gittiği zaman orada Süleyman (aleyhi’s-selam) öğrencileri ile karşılaşmış ve onlardan geometik, fizik ve metafizik ile ilgili ilimleri öğrenerek, bu ilimleri Yunanistan’a götürmüş ve bütün bu ilimleri peygamberlik kandilinden aldığını söylemiştir. ( Amiri, kitabü’l emed alel ebed, sh:70)

 Bazı kaynaklar ise felsefe’nin hermektik kültürünün bir parçası olduğu ve kurucusu olarak üç farklı Hermes’ten söz etmektedirler. Bunlardan birincisi tufan’dan önce yukarı Mısır’da yaşayan ve İbranice adı Hanuh olarak geçen Hermes’tir ki bunun İdris (aleyhi’s-selam) olduğu iddia edilmiştir. İkincisi, Tufan’dan sonra Babil’de yaşayan ve Pisagor’un öğrencisi olarak ülkesin de tıp ve felsefe’yi yeniden kuran kaldeli Hermes’tir.  Üçüncüsü ise, Tufan’dan sonra Mısır’da yaşayan ve kendisine bir çok eser isnad edilen gezgin bir filozoftur. (Şehristani, El milel ve’n-nihal, c: 1 sh:110)

Felsefenin İslâm dünyasın da benimsenmesi için değişik birçok rivayet ortaya atılmıştır. Bunlardan bir tanesi de İbn-i Nedim’in naklettiği rüyadır. Rivayet edildiğine göre; filozof Aristo, halife Me’mun’un rüyasına girer. Halife Aristo’ya ‘’ Güzel nedir?’’ diye sorar. Aristo halife’nin bu sorusuna ‘’ şeriate göre güzel olandır.’’ diye cevap verince ‘’ Sonra hangisidir?’’ sorusuna ‘’Akla göre güzel olandır’’ şeklinde cevap vermiş. ‘’Daha sonra hangisi?’’ şeklinde ki soruya ise ‘’ Halka göre güzel olandır’’ demiştir. ( İbn-i Nedim, el fihrist, sh: 339)

 Rüyaya nispet edilen bu rivayetin hedefi; İslâm da hukukun kaynağı olarak kabul edilen delilleri, Aristo gibi bir filozofa söyletmektir. Aralarında ki usûl ve üslup farkına rağmen, din ile felsefenin aynı olduğunu kabul ettirmektir. Bu rüya da güzelin kaynağı olarak bildirilen şeriatın ‘’kitab ve sünnetin hükümlerine’’, aklın ‘’kıyas ile elde edilen bilgilere’’ halkın ise, ‘’sahih örf ve adete’’ tekabül ettiği ifade edilmektedir.  İhvan-ı Safa ekolüne ve işraki düşünceye sahip olan bir takım müellifler, Aristo’nun peygamber olduğunu rivayet etmişlerdir. (Şehristani, Tarihü’l hükema, sh:37) Bu iddianın hedefi, din ile felsefenin arasında sanıldığı gibi bir çelişkinin olmadığını ortaya koymaktan başka bir şey değildir.

Şub-6-11

sahabe mezhebi

BİSMİHİ TEALA

Hz. Peygamber’e (Sallallahu aleyhi ve sellem) yetişerek ona iman etmiş ve örfen ‘’arkadaş’’ denilebilecek bir süre onunla birlikte bulunmuş kimselerden (sahabe )(1) bazıları fıkhi bilgileri ile meşhur olmuşlardır. Onların Hz. Peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) ölümünden sonra müslümanların karşılaştıkları çeşitli hukuki ve sosyal problemlere getirdikleri çözümler, ilk devir alimleri tarafından bize intikal ettirilmekle kalmayıp hukuki faaliyet ve görüşlerinin teşri değeri de İslam hukuk metodolojisinde genişce tartışılmıştır.(2)

Ancak sahabenin söz ve davranışlarının amm bir nass‘la karşılaşması halinde, onun ‘’tashih’’ etme güçünün bulunup bulunmadığı konusu ihlilaflı bir konudur. Ancak burada öncelikle bir kavram farklılığına işaret edilmelidir: Hadis usulcüleri sahabi sözlerine, haberin isnadının sahabe de son bulması, ve peygamber’e (Sallallahu aleyhi ve sellem) ulaşmaması sebebi ile ‘’mevkuf hadis’’ adını verirken (3) ulema bunları ‘’sahabe kavli, sahabe reyi, sahabe içtihadı, sahabe fetvası, sahabe mezhebi, sahabe fiili, ravinin kavli’’(4) gibi çeşitli isimlerle anmaları, onların Hz. Peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) söz, fiil ve takrirleri ile onu dışındaki şahısların söz ve davranışlarının teş’ri deki yerini tespit konusunda gösterdikleri hassasiyetin bir ifadesidir.

Sahabe görüş ve uygulamalarının ‘’tahsis’’ delili olması konusundaki görüşleri iki ana gruba ayırmak mümkündür. İmam-ı Şafii’den (rahmetullahi aleyh) rivayet edilen bir görüşe ve Gazali, Razi, İbn’ü-l hacib gibi Şafii ve Maliki usulcülerle, Hanefiler’den Ebu’l-Hasan el-kerhi ve Zahiriler’den İbn-i Hazm’a (rahmetullahi aleyhim ecmain) göre, bir sahabe’nin sözü diğer sahabiler arasında yaygınlık kazanmamış ise, muhalefet ettiği amm haberi bizzat kendisi rivayet etse dahi amm‘ı tahsis edemez.(5) Diğer taraftan Şirazi (rahmetullahi aleyh) ise, kendi mezheplerin de sahabe sözünün tahsis delili olarak kabul edildiğini söylemiştir.(6) Her ne kadar İmam-ı Şafii’nin (rahmetullahi aleyh) sahabe sözünün ilam ifade ettiğine dair sözleri (7) bu tespiti destekler görünüyorsa da, gerek Gazzali’nin (rahmetullahi aleyh) değerlendirmeleri(8) gerekse İbnü’l-Kayyim el- Cevziyye‘nin (rahmetullahi aleyh) sahabe sözü hakkında İmam Şafii’nin (rahmetullahi aleyh) son görüşünde (kavl-i cedid) tek bir harfin dahi muhafaza edilmediğine dair tespitleri (9) Şirazi’nin (rahmetullahi aleyh) bu iddiasının aksine unsurlar taşımaktadır. Hatta bu konuda İmam Şafii’nin (rahmetullahi aleyh) ‘’aynı asırda yaşasaydım, mutlaka kendisini reddedecek olduğum bir kişinin görüşü sebebiyle, hadisi nasıl terk ederdim?’’ (10) cümlesi, bu konuda ki görüşlerini açık bir şekilde ifade etmektedir.

 Sahabe görüş ve uygulamalarının tahsis delili olmadığını savunan bu ulemaya göre, amm haberin şer’i bir delil olduğunda ittifak edilmiştir. Sahabe söz ve davranışları ise şer’i bir hüccet değildir. Kaynak değeri bulunmayan bir görüş veya fiil ile şer’i bir hücceti terketmek doğru bir davranış olamaz.(11) Üstelik bizzat sahabe,umumi haberler karşısında kendi içtihadlarını terk etmenin yanında, birbirlerinin görüş ve davranışlarına da muhalefet etmişlerdir. Eğer onların söz ve davranışları şer’i bir delil olsaydı bizzat kendi muhalefetleri caiz olmazdı. Bu realite, ravinin (sahabi) muhalefet veya tahsisinin sadece kendi içtihad ve araştırmalarının bir sonucu olduğunu göstermektedir.(12) Eğer o, bir haberin muhtemel manalarından birini almışsa ve bu mananın tevkifi olma ihtimali bulunuyorsa, onun tevkifi bir mana olduğunu başka bir delil ile öğrendiğini belirtmedikçe, ona uymak gerekmez.(13)

Hanefi ve Hanbeli usulcüleri ise, bazı ayrıntılar bulunmakla birlikte genel olarak sahabe mezhebinin ‘’tahsis’’ delili olacağını kabul etmişlerdir.(14) Onlar, sahabe mezhebinin kıyastan daha üstün bir delil olduğunu, has olan bir sahabe sözünün delalet bakımından amm‘dan daha kuvvetli olduğunu savunmuşlardır. Bu durumda, onunla amel edilmezse, sahabenin delilsiz bir şekilde amm haberi terk ettiği vehmi ortaya çıkacaktır. Bu ise sahabe’yi fısk ile itham etmek anlamına gelir. Halbuki onların adeleti konusunda icma bulunmaktadır.(15) Diğer yandan,ravinin amm bir habere aykırı görüşü ya bir habere ya da bir zanna dayanmış olabilir. Hz. peygamber’den (Sallallahu aleyhi ve selem) gelen bir habere dayanıyor ise ona dönmek gerekir. Şayet onu,kendi akli muhakemesinin sonucu olarak söylemişse, bu takdirde onun Hz. Peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) terbiyesinde yetişmesi, nass‘ların nuzül ve vürud sebeblerini daha iyi bilmesi ve bunun sonucu olarak şari’in amaçlarını (makasıd) kavrama imkanına daha fazla sahip olması sebebiyle, onun grüşleri bizim görüşlerimizden daha üstündür. Kaldı ki, onların görüşleri kendi içtihadları olsa dahi bu, sahabe olmayanların içtihadlarından amel edilmeye daha layıktır.(16)

Bu iddialara rağmen, sahabenin bir delile dayalı olarak görüş belirtmiş olması sadece bir ihtimaldir. Halbuki, ihtimallerde asl olan onun mevcud olmamasıdır. Ayrıca Hz. Peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) terbiyesinde yetişmelerine rağmen, onların görüşlerinin bizimkinden üstün olması da bir ihtimaldir. Burada, bazen bizim görüşlerimizin de onların görüşlerinden üstün olma ihtimali bulunmaktadır. Öte taraftan, sahabenin kuvvetli zannederek kendisiyle amm‘ı terk ettiği delil gerçekte zayıf olabileceği gibi, sahabe bu zannında yanılmışta olabilir. Bütün bu ihtimaller karşısında, apaçık bir delilin terk edilmesi isabetli bir görüş değildir.(17)

Tahsis taraftarlarından bazıları ise, sahabe söz ve davranışlarının tahsis delili olabilmesi için birtakım şartlar ileri sürmüşlerdir. Buna göre, amm nass‘a aykırı görüş bildiren sahabi veya ravinin söz konusu amm‘dan haberdar olması ve onu bilmesi gereklidir. O zaman, sanki hem amm‘ı hem de ona muhalif başka bir haberi rivayet etmiş gibi olur. Eğer burada amm habere aykırı olan hadisin ravisi bizzat kendisi ise bu takdirde onunla tahsis caiz olur.(18) Ancak Ebu Hamid el-isfirani, Süleym er-razi ve Şirazi (rahmetullahi aleyhim) gibi bazı usulcüler ise, bunun tam aksine olarak sahabinin söz ve davranışlarının, amm haberin ravisi olmaması ve söylediği sözün yaygınlık kazanması, fakat herhangi bir sahabinin de ona muhalefet etmemesi halinde tahsis delili olacağını söylemişlerdir.(19) Ne var ki, böyle bir durum en azından sukuti icma sayılmalıdır.O zaman da, onun tahsis delili olması bu konudan ziyade icma içerisinde incelenir.

Diğer yandan, Ebü’l-Hüseyin el-Basri sahabe söz ve davranışlarının tahsis delili olması konusunda, aslında umumun Hz. Peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetiyle tahsis edildiğini, ravinin mezhebinin ise Hz. Peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) tahsisine delil olarak kullanıldığını belirterek, sahabe mezhebini Hz. Peygamber’den (Sallallahu aleyhi ve sellem) rivayet edilen bir sünnet derecesinde kabul etmiştir.(20) Bu takdir de şu ihtimallerden biri bulunabilir: Ravi ya kendi arzu ve isteklerine dayalı olarak rivayette bulunmuştur ya da Hz. Peygamber’den (Sallallahu aleyhi ve sellem) aksine içtihad etmeye imkan bırakmayacak şekilde açık veya ihtimalli bir haber (nass) duymuştur. İlk iki şıkkı düşünmek, sahabenin dini hayatları açısından mümkün değildir. Son iki şıkka gelince onların her ikisi ile de tahsis yapılabilir.(21)

Sahabe görüş ve davranışlarının amm bir haberi tahsisine şu örnek verilebilir:

Hz.Ebu Hüreyre’den (radıyallahu anh) rivayet edilen bir hadiste,Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem): ‘’Birinizin kabını köpek yaladığı zaman onu yedi defa yıkasın’’ (22) başka bir rivayette ise ‘’ köpek yaladığı zaman, kabınız yedi defa yıkanmakla temizlenir. Birinci (bazı rivayetlerde sonuncu veya yedinci) sinde toprakla yıkanır’’(23) buyurmuştur. Bu hadiste, köpeğin yaladığı bir kabın yedi defa yıkanması emredilmektedir. Halbuki bu hadisin ravisi olan Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) böyle bir kabı üç defa yıkamıştır. (24) Onun bu hareketi, sahabe söz ve davranışlarının tahsis delili olduğunu savunanlara göre, yukarida ki hadislerin hükmünü tahsis etmektedir.(25) Gerçi hadiste geçen ‘’yedi’’ veya ‘’üç’’ rakamlarının has birer kelime oldukları ve hass‘ın tahsisinin ise mümkün olmadığı söylenmişse de,(26) bu rakamların çoğul olması ve cemilerin umumu bir yana, burada bizi ilğilendiren husus, ravinin amm bir hükmü rivayet etmesi ve daha sonra da rivayet ettiği bu habere aykırı davranış içine girmesidir.

 Sonuç olarak, bu konuyla ilgili tartışmaların sahabi mezhebinin hukuki değeri hakkındaki ihtilflardan kaynaklandığı görülmektedir. Ancak ‘’ehl-i hadis’’ olarak nitelenen Maliki ve şafii’lerin, sahabe sözlerini sahabilerin re’y ve içtihadları olarak değerlendirmeleri ve diğer müçtehidlerin içtihadları ile denk tutmaları, bu doktirinlerin sırf eser taraftarı olmadıkları, ayrıca re’y ve içtihada da itibar ettiklerini göstermekte ise de, bir tarafta amm‘ın delaletinin zanni olduğunu ve bu sebeple tahsis delilin de kati veya zanni ayırımına gerek olmadığını savunurken, diğer tarafta sahabe söz ve davranışlarının şer’i bir delil olmadıkları gerekçesi ile tahsis işlevinden alıkonulması bir çelişki olarak görülebilir. Hatta kıyas ve mefhumlara tahsisi kabul edenlerin, en azından sahabenin kendi içtihadları sayılan bu görüşleri de tahsis delili olarak kabul etmeleri daha tutarlı olurdu. Sahabe görüş ve uygulamalarını şer’i bir delil kabul ederek onların dışına çıkmayan Hanefi’ler ise(27) bu tavırlarıyla, İmam-ı Muhammmed’in (rahmetullahi aleyh) de işaret ettiği gibi(28) sünnet ve re’y arasında hassas bir denge kurmuş bulunmaktadırlar. Ancak onlar, amm‘ın delaletinin ve onu ilk defa tahsis edecek delilin kati ve amm‘a bitişik (mukarin) olmasını savunurken, zanni olduğunu(29) ve mukarin olmadığı, hatta daha sonra (müteahhir) geldiği apaçık olan bir sahabi söz veya fiili ile amm nass‘ı ilk olarak nasıl tahsis edecekleri problemi, doktirinlerin kendi sistemlerini test etmeleri bakımından önemli bir örnektir. Sahabe sözlerinin ancak amm‘ın ikinci, üçüncü defaki tahsislerinde veya zan ifade eden haber-i vahidlerin tahsisinde geçerli kabul edilmesi, her haldeHanefi’lerin sistemlerine daha uygun olmalıdır. Netice itibariyle, sahabe görüş ve uygulamaları –bizzat Hz. Peygamber’den (Sallallahu aleyhi ve sellem) bir rivayet olma ihtimalleri saklı kalmak kaydı ile- en azından onların re’y ve içtihadlarıdır. Bu durumda bir yorum çeşidi olan tahsis, herhangi bir devir de yaşayan bir müçtehidin yaptığı kıyasla olduğu gibi, sahabenin re’y ve içtihadlarıyla da yapılabilmektedir.

1) süyüti, tedribü’r ravi: 396,399/ hatib bağdadi,el- kifaye, 99,101/
2) sahabi mezhebi hk. Klasik usul kitapların daki ‘’sahabe kavli’’ veya ‘’sahabe mezhebi’’ ile ilğili bölümler yanın da ayrıca Alai, icmalü’l isabe fi akvali’s-sahabe/ Muhammed İsmail şaban, kavlü’s-sahabi ve eseruhü fi’l-fıkhı’l- İslami
3) İbnü’s-salah ulümü’l-hadis,208/ Talat koçyigit,hadis ıstılahları,224
4) Şirazi, şerhü’l-lüma 2, 105,114 /Gazzali,el-müstesfa,2 112/ Amidi,el-ihkam 1,533
5) Ebü’l Hüseyin, el-mu’temet, 2 671 / Amidi a.g.e 1,533
6) Şirazi,a.g.e ,1 382
7) İmam-ı Şafii,er-risale 596/ el-um 2, 166,167
8 ) Gazali a.g.e, 271,274
9) İbn kayyim el- cevziyye,İ’lamü’l muvakkı’in 4 120
10) Şemseddin Ebu’s-sena el-isfahani,beyanü’l muhtasar şerhü muhtasar-ı ibn-i hacib,1,750
11) Ebü’l hattab,et-temhid,2 120/ amidi,a.g.e 533/ Şevkani, irşadü’l-fuhül 162
12) İbn Abdüşşekür, müsellemetü’s sübüt 1 355
13) Gazali a.g.e 2 113
14) Ebü’l Hattab,a.g.e 2 119/ Alai,a.g.e 2 1518/ İbn abdüşşekür,a.g.e 1 355
15) Amidi a.g.e 1 353/ Şevkani,a.g.e 162
16) Şİrazi,a.g.e 1 382/ Ebü’l Hattab,a.g.e 2 120
17) Amidi,a.g.e. 1 353 /İci, muhtasarı’l-münteha 2 151/ Şevkani,a.g.e,162
18) Ebü’l Hattab, a.g.e,2 119,120/ razi el-Mahsül 1 191/ İbn Abdüşşekür a.g.e1 355
19) Şirazi, a.g.e 1 381/ Alai,a.g.e 86,87/ Şevkani, a.g.e,161/ Şaban Muhammed kavlü’s-sahabe 107
20) Ebü’l Hüseyin, el-Mu’temet 2 671
21) Ebü’l Hüseyin, a.g.e 2 671
22) Buhari, vudü,33 /Müslim, tahare 89/İbn-i Mace,tahare 31
23) Müslim, tahare,92,93 / Ebu Davud, tahare, 37 / İbn-i Mace, tahare 31
24) Darakutni, sünen 1 66
25) Bu hadisin hükümleri hk. bk. Şevkani,a.g.e 1 46,48
26) Hadari,el-am ve’l has 249
27) İmam-ı Şerahsi, usül 2 105,106 /Semerkandi,Mizan 447
28) İmam-ı Şerahsi a.g.e 113
29) Sahabi görüş ve uygulamaları zanni oluşu hk.bk. İci Şerhu muhtasarı’l munteha 2 152