BİSMİHİ TEALA

 Eskiden beri bir kısım insanlar ‘’ Müslüman bu dünya için çalışıp ta ne yapacak? Bu dünya hayatı nasılsa geçici, bu üç günlük dünya hayatı bir biçim de geçer, Müslüman ahiretini ma’mur etmeli. Nasılsa ALLAH (Celle celalühü) bu dünya da rızklara kefil olduğunu beyan etmekte. Dünya için, maişet için çalışıp ta ALLAH’a (Celle celalühü) tevekkülsüzlük yapmanın gereği yok’’ şeklin de ifadeler kullanarak dünya ve maişet için çalışmanın müslümanı tevekkülsüzlüğe ittiği fikrini yaymaktadırlar. Özellikle günümüzde ham sofilik ve kendilerini kâmil bir Müslüman gibi gösterme çabası içerisin de olanlar arasın da bu fikir akımı kendisini daha fazla göstermeye devam etmektedir.

 Hâlbuki bu gibi fikirler dine leke sürdürmekten başka bir şey değildir. Zira bir din düşünelim ki, kendisine tabi olanları tembellik, işsizlik, başkalarına muhtaç bir hale düşmesini istesin bunun neticesin de başka milletlerin, dinlerin hükümranlığı altına girsin, onların egemenliği altında sefalet içerisin de sürünsün, ezilsin, bu dinin doğru ve makul bir din olması mümkün müdür? İslâm dini kendi müntesiplerini başka milletlerin ayakları altına atarak, onların egemenliği altında sürünmelerini isteyebilir mi? Bu gibi fikir ve düşünceler İslâm dinine iftiradan başka bir şey değildir. Nitekim Deylemi ve İbn-i Asakir’in Hz. Enes’ten (radıyallahu anh) rivayet ettikleri birhadis-i şerifte resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır:

 

 ليس بخيركم من ترك دنياه لآخرته ولا آخرته لدنياه حتى يصيب منهما جميعا، فإن الدنيا بلاغ إلى الآخرة، ولا تكونوا كلا على الناس

 

‘’ Ne dünyası için ahiretini, ne de ahireti için dünyasını terk eden ikisinden de kendisine düşen nasibi almayan kişi sizin hayırlınız değildir. Zira dünya ahiretin hazırlık yeridir. İnsanlara yük olmayın.’’ (Kenzu’l ummal, c: 3 sh: 238, hadis no: 6334) İslâm dini insanların fakr-ü zaruret altında inlemelerini, başkalarına muhtaç bir durumda bulunmalarına rıza göstermez. Zira başkalarına muhtaç olmak insan için züldür, insanın şerefini ayaklar altına almaktır. Nitekim Hz. Enes’in rivayet ettiği bir hadiste bunu şöyle ifade etmektedir. ‘’ كاد الفقر ان يكون كفرا’’ ‘’Fakirlik küfre yakın bir şeydir’’ (Beyheki, Şuabi’l iman, 6612) Yani hadis-i şerif fakr-ü zaruret içerisin de bulunan biri ferdi ve içtimai olarak dini hükümleri yerine getirmenin kolay olmadığını, bu durumun her baba yiğidin işi olmadığını veciz bir biçimde anlatmaktadır.

 Ecdadımız Osmanlı’nın bize miras olarak bıraktığı bunca hayrat ve kültürel zenginlik dünya malı ile Ahiret’in kazanılacağını farklı bir ispatı değil midir? Eğer ecdadımız diğer milletlerin egemenliği altında bulunsaydı bu kadar hayır müesseselerini meydana getirmeleri mümkün olabilir miydi? Müslüman için güzel bir malın gerekliliğini resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle ifade etmektedir: ‘’نعم المال الصالح للرجل الصالح’’ ( İyi adam için iyi mal ne kadar gerekli bir nimettir.) (Beyheki, Şuabi’l iman, 1248) Nitekim Kur’an-ı kerim de başkalarına muhtaç bir durum da yaşayan kişinin halini bize şöyle anlatmaktadır:

 

 ضَرَبَ ٱللَّهُ مَثَلاً عَبۡدً۬ا مَّمۡلُوكً۬ا لَّا يَقۡدِرُ عَلَىٰ شَىۡءٍ۬ وَمَن رَّزَقۡنَـٰهُ مِنَّا رِزۡقًا حَسَنً۬ا فَهُوَ يُنفِقُ مِنۡهُ سِرًّ۬ا وَجَهۡرًا‌ۖ هَلۡ يَسۡتَوُ ۥنَ

 

 ‘’ ALLAH, hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının malı olmuş bir köle ile katımızdan kendisine verdiğimiz güzel rızktan gizli ve açık olarak harcayan (hür) bir kimseyi misal verir. Bunlar hiç eşit olurlar mı? (Nahl /75) Nitekim oğluna mirasından fazla pay bırakmak istemeyen Amir b. Sa’d’ı (radıyallahu anh) resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle ikaz etmektedir:

 

إِنَّكَ أَنْ تَتْرُكَ وَرَثَتَكَ أَغْنِيَاءَ خَيْرٌ مِنْ أَنْ تَدَعَهُمْ عَالَةً يَتَكَفَّفُونَ النَّاسَ

 

‘’ Muhakkak ki, senin varisini zengin olarak bırakman, onu insanlara muhtaç, onlara el avuç açar bir şekilde bırakmandan daha hayırlıdır.’’ (Ebu Davud, 2480) Bu ayet ve hadisler dünya malının bir gereklilik olduğuna, hatta bu dünya malı ile ahiretin kazanılabileceğine bize bildirmektedir. Zira aklı başın da olan biri kazandıkları dünya malını ALLAH (Celle celalühü) yolunda ve insanların menfaatine olan yerlerde harcasa ahireti kazanmak şöyle dursun, sadece hayırlı yerlerde, insanların menfaatine olan işlerde kullanmak niyeti bile elinde ki serveti çıkarmadan bile onun ahireti kazandığının işaretidir. Zira resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘’  انما الاعمال بالنيات ‘’ (ameller ancak niyetlere göre) (Nevevi, 40 hadis, 1) buyurmak suretiyle dünya malının elde edilmesi esnasın da bu niyetleri olan insanların kazandıkları her mal ile beraber bir de sevap kazandıklarını bize bildirmektedir.

 Bununla beraber insanın unutmaması gereken şeyin başın da İslâm helal yollardan kazanılan malın hesabı, haram yollardan elde edilen malın ise azabının olduğu, ve dünya’nın Müslüman için bir zindan olarak kabul edildiği, dünya’nın ALLAH (Celle celalühü) nezdinde sivrisinek kadar değerinin olmadığı ve ne kadar çaba gösterirse göstersin ALLAH’ın (Celle celalühü) kendisine takdir ettiği rızkın fazlalaşmayacağını, ve fakirliğin ALLAH (Celle celalühü) katında her zaman daha makbul olduğuna dair nass’ların bulunduğudur. İnsanları tembelliğe teşvik edenler işte bu gibi nass’ları kendi menfaatlerine göre yanlış ve yanlı olarak çıkarlarına göre tevil etmeleri sebebiyle suiistimal etmektedirler. Evet, İslâm insanları dünya malı etmek için çalışmayı ve bu yolda gayret göstermeyi engelleyenlerin gaflet ve delalet içerisinde olduklarını ifade etmekle beraber, bu gibi insanların engellenmesi için büyük bir gayret çaba içerisinde olunmasını da Müslümanlara emretmektedir.

Zira dünya malının helal yoldan elde edilmesine hesabın olması, haram yollardan elde edilen malın ise azabının olması, insanları dünya malı ve servetini elde etmelerine engel olmak için değil, bilakis bu servetin kazanılması esnasın da haksızlık yapmaktan, insanların mallarını elde ederken zulüm yapmaktan, hile ve dalavere yapmaktan men etmek içindir. Bu şekil de yapmak suretiyle İslâm mal ve servet elde edilmesi esnasın da yanlış yollara tevessül edilmesinin önüne geçmeyi, belki de bu şekil de servet kazanma hayali içerisin de olanların planlarına darbe vurmaktadır.

 Dünya’nın mü’min’in zindanı olması ve fakirliğin, ALLAH (Celle celalühü) katın da kadrinin yüksek olmasına meselesine gelince,  bu gibi nass ve beyanların olması insanları çalışıp didinmekten nefret ettirmek olmayıp, bilakis dünya da çalışmaların ne kadar çok olursa olsun yine de fakir insanların her yerde bulunabileceğini, bununla beraber çalışma hayatının yükseldiği yerlerde bir kısım insanların daha da fazla fakirlik içerisin de ve bu gibi yerlerde insanların elinde ki servetin gerektiği gibi fakirlerin arasın da dağıtılmaması ve servet sahiplerinin sefahat içerisin de olmalarından dolayıdır.

 Bununla beraber fakirliğin kadrinin yüksek olduğunu ifade eden hükümlerin, hakikati itibariyle hususi muhataplarının olduğu da göz ardı edilmemelidir ki, bu gibi kişiler fakirlerle beraber insani vazifelere ve beşeri olgunlukları elde etmeye muvaffak olan ve fakir oldukları halde zenginlerin gözlerine kestiremediği yüksek dereceleri elde eden müstesna insanlardır. Bu itibarladır ki, bu gibi cümlelere genel hükümler olarak bakılmamalıdır.

 Dünyanın ALLAH (Celle celalühü) katın da sivrisinek kanadı kadar değerinin olmadığını ifade eden beyanlara gelince, bunun hikmeti hayatın hakir görülmesi olarak ifade edilebilir. Zira insanlık değerinin yükselmesi için hayatı hakir görmek bir ihtiyaç olunca servet sahibi olmayı hakir görme ihtiyacı evveliyatla gerekir. Zira insanlık değeri, ancak sahibi nazarın da hakir görülen servetlerden istifade edebilir.

 Hulasa İslâm da bulunup bazı akılları noksan kişilerin hikmetini anlayamadıkları beyanların hülasasına nazaran servet kazanmaya çalışılmalı fakat o serveti baş gaye edinmemelidir. İşte bu niyet ile çalışmaya, dünya için çalışmak bile denilemez.

BİSMİHİ TEALA

Günümüz Müslümanlarının temel sorunlarından bir tanesi de hangi ilimler farz hangileri farz değil sorunudur. Müctehid imamlar (rahmetullahi aleyhim) ilmi tarif ederlerken ‘’ malûm olanın olduğu hal üzere bilinmesine ilim denir.’’ (Nesefi, Bahrû’l kelam sh:15) tarifini esas almışlardır. Resulullah’ta (Sallallahu aleyhi ve sellem) şer’i ilimleri üç esas üzere tarif etmektedir: الْعِلْمُ ثَلاَثَةٌ فَمَا وَرَاءَ ذَلِكَ فَهُوَ فَضْلٌ آيَةٌ مُحْكَمَةٌ أَوْ سُنَّةٌ قَائِمَةٌ أَوْ فَرِيضَةٌ عَادِلَةٌ ’’ İlim üç kısımdır. Bunun dışında kalanlar fazilettir. ALLAH’ın (Celle celalühü) muhkem emirleri, nesh olmamış sünnet, (kitab ve sünneten çıkarılmış) şer’i hükümler.’’ (İbn-i Mace, hadis no: 54) Resululah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) tarif ettiği esaslar üzerine düşünüldüğü zaman müslümanın öğrenmesi gereken ilimlerin hangileri olduğu anlaşılmaktadır. Bundan dolayı bu ilimlerin önceliği hususunda her hangi birinin tercih hakkı bulunamaz. İnsan önce kendisine farz olan bu ilimleri tahsil edecek, bundan sonra sosyal durumuna göre diğer ilimlere bakılacaktır.

 İmam-ı Şafii (rahmetullahi aleyh) ilimlerin tasnifi esnasın da iki tasnife yer vermektedir. ‘’ Birincisi umumi ilimdir. Bu sınıfa dâhil olan ilim ALLAH’ın (Celle celalühü) kitabın da nass olarak veya genellikle müslümanlar arasında bulunmaktadır. Bu ilim nesilden nesile tevatür yoluyla aktarılmıştır. Bunda nakil veya vucûb bakımından Müslümanlar arasında ihtilaf bulunmamaktadır. Bu ilim tevatürle gelmiştir. Bundan dolayı bu umumi ilimde, haber bakımından yanlışlığın, te’vilin, ihtilafın olması mümkün değildir.

 İlmin ikinci kısmı ise: hakların da ne kur’a-ı kerim’de nass bulunmayan ve bunların subûtu sünnet ile de sabit olmayan fer’i hükümlerdir. Bununla beraber eğer bu hükümlerden biri hakkında sünnetten bir şey bulunsa, bu yine de has haberlerden olup umumi ilimlerin arasına girmez. Ve bu kısım ilim de te’vil ve kıyas mümkündür.’’ (Risale, mad: 961,968)

 Dolayısıyla farz olan ilimler ve farz-ı kifaye olan ilimler bu tasnife göre değer kazanır. Farz olan ilimlerin tahsili hususun da, her mükellef bunların tahsilinde mazeret belirmeden kolaylıkla bunları tahsil edebilir.  Bu konu da her hangi bir mazeret kabul edilemez. Farz-ı kifaye ilimler ise, ulemanın şer’i delilleri esas almak suretiyle ortaya koydukları fer’i meselelerdir.

 İnsanlar ilmi üç yol ile tahsil ederler.

 1) Haberi sadık: Bu da ya ALlAH’ın (Celle celalühü) indirdiği bir vahiy veya insanların peygamber’den (Sallallahu aleyhi ve sellem) duyduklarını birbirlerine naklettikleri bilgilerdir ki, buna genel olarak haber denilmektedir. Haber, mütevatir haber ve haberi resul olmak üzere iki kısımdır.  

 2) İnsanların duyu organları vasıtasıyla öğrendikleri ilim.

 3) Akıl yürütme ile öğrendikleri ilim. ( Muhammed pezdevi, ehl-i sünnet akaidi, sh: 9)

 İslâm’da ilim ya insanların dünyevi ve uhrevi maslahatlarını celbetmek veya Zaralarını def etmek gayesine dayanır. Nitekim İmam-ı Gazali (rahmetullahi aleyh) maslahat izah derken şöyle demektedir.

 ‘’ Menfaatleri celp ve zararları defetmek, hakkın gayesini ve maksatlarını elde etmede halkın faydası demektir. Biz maslahat sözü ile şeriatın gayesini korumayı kast ediyoruz. Şeriatın insanlardan korunmasını istediği maslahat beş tanedir. İnsanların dinlerini, canlarını, akıllarını, nesillerini ve mallarını korumak. Bu beş aslın korunmasına yardımcı olan her şey maslahat, bunların ortadan kaldırılmasına sebeb olan her şey ise mefsedettir. Ve bunların ortadan kaldırılması maslahattır. Bu beş aslın korunması zaruriyyat mertebesindedir.’’  (el mustasfa, c:1 sh: 286,287)

 Burhaneddin ez Zernuci (rahmetullahi aleyh) ilmin faziletlerinden söz ederken ‘’ İslâm dini ilim dinidir. Dünya üzerinde ilk defa okuma yazma seferberliğini kur’an-ı kerim yapmıştır. Resulullah’a (Sallallahu aleyhi ve sellem) ALLAH (Celle celalühü) tarafından gönderilen ilk vahyin, ilk ayeti ‘’ oku ‘’ diye başlamaktadır. Daha sonra ki ayeti kerime de ise ilmin bizzat ALLAH (Celle celalühü) tarafından levh-i mahfuzda öğretildiği ifade edilmektedir…….. Okuma yazmayı insanoğluna Cebrail (aleyhi’s-selam) vasıtası ile o öğretmiştir. Bundan dolayı müslümanın birinci derecede ki görevi, ilim öğrenmek ve yazı yazmak ile kendini cehalet karanlığından kurtarmaktır.’’ (Ta’lim’ül müteallim, sh: 28)

 Hanefi fakihlerine göre, bulûğ çağına gelen her erkek ve kadının ilim öğrenmeleri farz-ı ayn’dır. Burada akla ilk gelen soru şudur: ‘’ Her türlü ilmi öğrenmek farz mıdır?’’ Burhaneddin ez zarnuci (rahmetullahi aleyh) bu konuda şunları demektedir. ‘’ Bil ki, her ilmi elde etmek, her Müslüman üzerine farz değildir. Her Müslüman üzerine ‘’ilmihal’’ bilgisini elde etmek farzdır. Nitekim şöyle denilmiştir: ‘’ İlimlerin en üstünü ilmihal bilgisidir, amellerin en üstünü de bulunduğun hali muhafaza etmektir. Hangi durum da olursa olsun, bulunduğu halde, meydana gelen işlerle ilgili bilgileri edinmek her müslümana farzdır.’’ (Ta’lim’ül müteallim, sh:9)

 Ancak burada bir parantez açmak gerekirse, özellikle günümüzde Müslümanları tehdit altında bırakan birçok ideolojik bilgi çöplüğün de içerisin de bulunurken, öğrenilmesi gereken farz olan ilmi sadece ‘’ilmihal’’ ile sınırlandırmak mümkün olmasa gerektir. Müslüman, çevre kültürünün etkisi altın da bulunurken, itikadı durumunu tehlikeye sokacak birçok tehlikeli fikirler ortada cirit atarken, sadece abdest, namaz v.s gibi ilmihal bilgileri farzdır diye ortalıklarda dolaşmak müslümana yakışan bir durum değildir. Zira farz olan ilmihal bilgisi içerisine itikadına zarar verecek ideolojik akımlara karşı olan ilimleri öğrenmekte günümüzde zaruridir. Ancak günümüzde yazılan ilmihallerin hiç birisin de sosyalizm, komünizm, liberalizm, kapitalizm v.s gibi müslümanın öğrenmesi gereken ideolojik akımlarla ilgili bir şeyi bulmak pek kolay değil. 

 Günümüz cemaatle namaz kılan Müslümanlar içerisin de hem müslümanım diyen, hem de sosyalizme veya laik olduğuna inanan birçok insan bulunmaktadır. Bunların itikadı durumlarının ne olduğunu bunlara öğretilmesi gerekmektedir. Bizden önce ki ulemanın eserleri incelendiğin de kendi dönemlerin de bulunan mutezile, cebriye, havariciler ve dehriyyunculara karşı zamanlarında ki insanları uyarmak için akaid türü eserlerine bunlarla ilgili bilgileri koymuşlardır. Günümüzde bu gibi akımların yanına sosyalizm, komünizm v.s gibi ideolojik akımlar da eklenmiştir. Dolayısıyla bu gibi fikri akımların da öğrenilmesi Müslüman için farz-ı ayn durumuna gelmiştir.

 Hanefi fakihleri farz-ı ayn olan ilimleri izah ederlerken beş ana başlık altında toplamıştırlar.

 1) İtikada ait bilgiler: Bu grupta başlıca insanı küfre götüren sözler, ehl-i sünnet akaidi ve bid’at’leri sayabiliriz.

 2) İbadete ait bilgiler: Günlük namaz ve oruca ait bilgiler ile üzerlerine zekât ve hacc farz olan Müslümanların öğrenmeleri farz olan bilgileri bu grupta sayabiliriz.

 3) Ahlâki bilgiler: Ahlaki ve ibadet ile iç içe girmiş hased, kibir, riya, tevazu ve dünyanın mahiyeti ile ilgili bilgileri bu grupta sayabiliriz.

 4) Müslümanların uhuvvet ve beşeri ilişkiler ile ilgili bilgileri de bu grupta sayabiliriz.

 5) İnsanın mesleki ve rızklarını temin ettikleri bölümlerle ilgili bilgileri de bu grupta sayabiliriz. ( İbn-i Abidin, reddul muhtar, c: 1 sh:29/ Serahsi, Mebsud, c: 1 sh:5)

 Ayrıca Hanefi fakihleri çocuğun eğitiminin öncelikle aile içerisinde olması gerektiğini bunun da erkeğin aile reisi olmasından dolayı ilk öncelikle onun görevi olduğunun, babasının olmadığı durumlarda babadan sonra velayete hakkı olanın bu görevi üstenmesi gerektiğinin, hiç velisinin olmadığı durumda ise bu işin İslâmi devletin görevi olduğunun altını çizmektedirler. (Kasani, Bediu’s-sanai, c: 4 sh: 41)

 İslâmi devlet ile Türkiye gibi kendisini sözde laik olarak nitelendiren devlet arasında farz-ı ayn olan ilimlerin tahsilinde de doğal olarak farklılık kaçınılmaz olacaktır. Zira Türkiye gibi sözde laik olan devletler de mecburi eğitim belli yaşlar arasın da sınırlı olmakla beraber, İslâmi bir devlette farz-ı ayn olan ilimlerin tahsili çocuğun bulûğ çağında başlar ölümüne kadar devam eder. Doğal olarak mecburi olan ilk eğitim insanların zihni faaliyetlerini esas alırken, İslâmi devlette ise, insan her yeni durum da üzerine farz olan ilimleri öğrenmekle mükelleftir. Ayrıca Türkiye gibi daru’l harb olan yerlerde müslümanların daru’l harb fıkhını da öğrenmeleri bir zaruret durumundadır.

BİSMİHİ TEALA

Soru: Yukarıdaki linkte (okuyucu burada bir internet adresi veriyor) şöyle bir iddia gündeme gelmiştir ve peşinden “İsterseniz Sifil Hoca’ya sorunuz” denmiştir. İddialar şunlardır:

“Önce hangi ehl-i Sünnet demek gerek… Sonra soru cevaplanabilsin… Maturidi mezhebi fesatta mutezileden daha aşağı değildir. (Mustafa Sabri Efendi, Tahte Sultanil Kader s.42) İmam Buhari, İmam-ı Azam Ebu Hanife’ye mürcie derken ne kadar ehl-i Sünnet??? (Buhari, et-Tarihu’l-Kebir, VIII, 81.) Muhaddis İbn Hibban “Kitabu’l-Mecrûhîn” de Ebu Hanife’ye mürcie derken ne kadar ehl-i sünnet??? İbn Kuteybe, Ebu Hanife’ye mürcie derken ne kadar ehl-i Sünnet??? (İbn Kuteybe,el-Maarif, 625.) İmam Pezdevi’den başka ehl-i sünnet mi olduğunu düşünüyorsunuz yoksa???!!! Pezdevi mücessime bahsinde hanbelileri ve yahudileri aynı safta değerlendirir. (Pezdevi s.348) Yine Pezdevi’ye göre İmam Eşari bidatçıdır. (Pezdevi, s.366)”

Hocam, bahsi geçen kaynakları tedkik etme imkânım yoktur. İsmi şerifi geçen zatların bu ifadeleri neden, nasıl ve ne zaman kullandıklarını; hatta kullanıp kullanmadıklarını da bilemiyorum. Bu iddiaların tarafınızdan cevaplanmasını ve mümkün ise ilgili kaynakların tarafınızca tedkik edilmesini rica ederim. Şimdiden Allah razı olsun. Selam ve saygılarımla…

 

Cevap: Bu soruya internet üzerinden özel bir cevap göndermiştim. Sorunun “kışkırtıcı” özelliği, verilen örneklerle daha da pekiştirilmiş. Gerek olgu olarak, gerekse günümüzün, Müslümanlığı konjonktürel hassasiyetler ekseninde değerlendirme alışkanlığı karşısında ne ifade ettiği noktasında Ehl-i Sünnet’e daha mütecessis bir nazarla yeniden bakmak zorunda olduğumuzu vurguluyor. Bu soruyu cevaplandırmak, bir bütün olarak geçmişi ve şimdiyi konuşmak demek. Onun için üzerinde hassasiyetle durulması gerektiğini düşünüyorum. Hatta soruda vurgulanan “Hangi Ehl-i Sünnet?” meselesinin net olarak aydınlatılmasının, zihnimizin durulmasına ve Ehl-i Sünnet olduğunu söyleyen ve fakat birbirine mesafeli duran kesimler arasında da buzların erimesine vesile olacağını söylemek abartı olmayacaktır.

Cevap olarak şunları yazmıştım:

Ehl-i Sünnet bir “genel çerçeve”, bir “şemsiye kavram”dır. Birtakım temel umdelerin kabulünde ittifak eden kitleler bu çerçevenin içine, bu şemsiyenin altına girer.

“Nedir bu “temel umdeler” diye soracak olursanız, “Kur’an’da ve meşhur-mütevatir hadislerde bildirilmiş, Sahabe tabakasında genel kabul görmüş hususlara iman” şeklinde genel bir cevap verebilirim.

Bir kimse veya kesim, kendisini bu genel cevabın çizdiği çerçeve içinde görüyorsa, o Ehl-i Sünnet’tir.

Ebu’l-Muzaffer el-İsferâynî, et-Tabsîr fi’d-Dîn’de (113-4) Ehl-i Sünnet’in itikad ilkelerini zikrettikten sonra Ebû Hanîfe, eş-Şâfi’î, Mâlik, el-Evzâ’î, Dâvud ez-Zâhirî, ez-Zührî, el-Leys b. Sa’d, Ahmed b. Hanbel, Süfyân es-Sevrî, Süfyân b. Uyeyne, Yahyâ b. Ma’în, İshâk b. Râhûye, Muhammed b. İshâk el-Hanzalî, Muhammed b. Eslem et-Tûsî, Yahyâ b. Yahyâ, Muhammed b. el-Fadl el-Becelî, Ebû Yusuf, Muhammed, Züfer, Ebû Sevr ile Ehl-i re’y ve Ehl-i Hadis olarak anılan diğer Hicaz, Şam, Irak, Horasan ve Maveraunnehir imamları ve onlardan önceki Sahabe, Tabiin ve Tebe-i Tabiin kuşaklarının bu itikad üzere olduklarını söyler ve ekler: “Ehl-i re’y ile Ehl-i Hadis arasında bu saydığımız hususlarda herhangi bir ihtilaf bulunmadığını tahkik etmek isteyen kimse, Ebû Hanîfe’nin Kelam konusunda kaleme aldığı el-Âlim ve’l-Müte’allim’e, el-Fıkhu’l-Ekber’e, el-Vasıyye’ye ve eş-Şâfi’î’nin eserlerine baksın. Onların eserlerinde (itikadî meseleler hakkında) asla bir farklılık bulamayacaktır…”

Dolayısıyla bu temel umdeler söz konusu olduğunda, Ehl-i Sünnet olduğunu söyleyen kimse ve kesimler arasında farklılık bulunmadığını ikrar etmek insaf gereğidir.

O halde “Hangi Ehl-i Sünnet?” sorusunun bu bağlamda hiçbir anlamı yoktur. Bu, bu bağlamda yanlış kurgulanmış bir sorudur.

Bu söylenenler, Ehl-i Sünnet olduğunu söyleyen kimse ve kesimler arasında hiçbir ihtilaf bulunmadığı anlamına gelir mi? Elbette gelmez.

Öyleyse “Hangi Ehl-i Sünnet?” sorusunun yerinde olduğu bir bağlam bulunduğunu kabul etmek gerekir. O bağlamın çerçevesini ise şöyle çizebiliriz: Delaleti ve sübutu konusunda ihtilaf bulunan nasslar ve esasen hakkında sarih delaletli herhangi bir nass bulunmayan konular.

“Delaleti ve sübutu konusunda ihtilaf bulunan nasslar” ifadesiyle kasdettiğim şudur: Ehl-i Sünnet’in farklı kesimleri, “İman nedir?” sorusuna farklı cevaplar vermiştir. Kimi sadece “Kalp ile tasdik ve dil ile ikrardır” demiş, kimi de bunlara “azalarla amel”i eklemiştir. “İman nedir?” sorusunun Kur’an ve Sünnet tarafından verildiğini bildiğimiz farklı cevapları vardır ve bu ihtilaf o cevaplardan hangisinin tercih edileceği sorusuna verilen cevaptan kaynaklanmaktadır.

Mesela meşhur “Cibril hadisi”nde iman, “Allah’a, meleklerine, kitaplarına, Allah’a kavuşacağına, peygamberlerine ve diriliş gününe iman etmendir” diye tarif buyurulduğu halde, başka rivayetlerde “namaz kılmak ve oruç tutmak” da imanın cüzlerinden olarak zikredilmiştir. Oysa Cibril hadisinde bu ibadetlerin “iman”dan değil, “İslam”dan sayıldığını görüyoruz.

Burada bir “delalet ihtilafı” söz konusudur. Elbette amellerin imandan olup olmadığı meselesi değindiğim rivayetlere münhasır olarak yapılmamıştır; başka pek çok ayet ve hadis bu çerçevede taraflarca dayanak olarak alınmıştır.

Keza “müteşabih” olarak ifade ettiğimiz “haberî sıfatlar”la ilgili ihtilaf da burada hatırlanmalıdır. Ehl-i Hadis genellikle tevile kapalı bir tutum sergileyerek bu sıfatları zahiri üzere anlama taraftarı olmuş, Ehl-i re’y ise bu nasslara geldiği gibi inanmakla birlikte, tevil kapısını da tamamen kapatmamıştır.

Ehl-i Sünnet bazı âlimlerin başka Ehl-i Sünnet âlimler hakkındaki isnatları bağlamında “Hangi Ehl-i Sünnet?” diyen okuyucu sorusunun cevabına devam ediyoruz. Satır ve paragrafların arasında yer alan parantez içi ifadeler, soru sahibi kardeşime internet üzerinden yazdığım cevaba burada yaptığım ilavelerdir.

Sübutla ilgili ihtilafa gelince, birtakım haberî sıfatlar konusunda senedi zayıf bulunmuş ya da mana ile nakledilmiş rivayetleri bu sadette zikredebiliriz. Ehl-i Hadis’in bir kısmı bu rivayetlerin kabulü istikametinde tavır belirlerken, Ehl-i re’y genellikle bu türlü rivayetleri Kur’an’a, mütevatir/meşhur hadislere ve Sahabe tavrına aykırı bulduğu için tevil etme ya da zaafları sebebiyle itikada konu etmeme yoluna gitmiştir. (“Ehl-i Hadis-Ehl-i rey” ayrımının mutlak bir ayrışmayı ifade etmediğini, göreceli olduğunu daha önce birçok vesileyle ifade etmiştim. Elbette burada da aynı durum söz konusudur.)

Hakkında sarih delaletli herhangi bir nassın bulunmadığı hususlara örnek olarak ise kesb, istitaat, ehl-i fetretin akıbeti, Kelamullah’ın mahiyeti… gibi meseleler zikredilebilir.

Bu genel girişten sonra soruda zikrettiğiniz meselelere gelecek olursak; aynı sırayla şunları söyleyebilirim:

1.  “Maturidi mezhebi fesatta Mu’tezile’den aşağı değildir” sözü: Hemen belirteyim, burada bir yanlış çeviri var. Doğrusu, “Matüridiyye mezhebi, mefsedette Mu’tezile’den az değildir” şeklinde olmalı. Mustafa Sabri Efendi merhum bu cümleyi, Muhammed Abduh’un Matüridî görüntüsü altında Eş’arîlere ağır sözler sarf etmesi üzerinde dururken kullanmıştır. Abduh, kulun fiilinin menşei ve mahiyeti ve fiilin meydana gelmesinde kulun kesbi ile Allah Teala’nın yaratması meselesi üzerinde durmaktadır. Mustafa Sabri Efendi de bu bağlamda Matüridiyye mezhebinin, Mu’tezile’den daha çürük olduğunu isbat edeceğini söylemekte ve ifadeyi bu bağlamda kullanmaktadır.

Bu ifadenin, yukarıda, “hakkında sarih delaletli herhangi bir nassın bulunmadığı hususlar” cümlesinden olarak zikrettiğim ve hakkında Ehl-i Sünnet arasında ihtilaf bulunduğunu belirttiğim meseleler cümlesinden olduğunu gözden kaçırmamalıyız.

Bu meselede Maturidiyye’nin veya Eş’ariyye’nin mezhebinin çürük/tutarsız olduğunu söylemek ne söyleyeni, ne de kastedilen mezhebi Ehl-i Sünnet’in dışına çıkarır.

2.  İmam Ebû Hanîfe’yi “mürcii” olmakla itham eden sadece İmam el-Buhârî değildir. Ehl-i Hadis’in genelinde bu tavır görülmektedir. Sebebi de İmam Ebû Hanîfe’nin, büyük günah işleyen kimsenin küfre girdiğini söylememesi ve mürtekib-i kebire’nin cennete mi, yoksa cehenneme mi gideceği tartışmasında, meseleyi Allah Teâlâ’nın meşietine havale etmesidir. Yani İmam’a göre tevbesiz olarak ölen mürtekib-i kebire’yi (büyük günah işleyen kimseyi) Allah Teâlâ dilerse bağışlar, cennetine koyar; dilerse bağışlamaz, cehennemde azaba duçar eder.

Ehl-i Hadis ise -yazının başında değindiğim “iman tarifi”ndeki ihtilafın bir neticesi olarak- amelin imandan bir cüz olduğunu, büyük günah işleyen veya amellerini aksatmış bulunan kimse tevbesiz öldüğü ve/veya bağışlanmadığı takdirde cehenneme gideceğini söylemiştir. (Ancak Ehl-i Hadis’ten hiç kimsenin, mürtekib-i kebire’ye “mürted” muamelesi yapılacağını, böyle kimselerin ebedi olarak cehennemde kalacağını söylemediğini burada hatırlamak gerekir. Dolayısıyla Ehl-i Hadis bu meselede sureta Mu’tezile ve Havaric ile paralel bir görüntü vermiş olsa da, meselenin aslında onlardan oldukça farklı düşünmüş, Ehl-i Sünnet çerçevenin dışına çıkmamıştır.)

Aslında kime “mürcii” deneceği konusunda ilk devirlerdeki belirsizlikten kaynaklanan bu ihtilaf, Ehl-i Hadis’in genel olarak Kûfe ekolü hakkında kullandığı bir itham malzemesi olarak işlev görmüştür.

Mürcie iki kısımdır

A. Mürcie-i halisa: Kul bir kere iman ettikten sonra hiçbir günah ona zarar vermez ve ahirette azap görmesine sebep olmaz diyenler.

B. Mürcie-i Sünne: Büyük günah işlese veya amelinde aksaklıklar olsa da mü’min kimsenin mutlaka cehennemlik olduğunu söylemeyip, Allah Teâlâ dilerse böyle kimseleri bağışlar, dilerse onlara azap eder diyenler.

Bu anlamda İmam Ebû Hanîfe, hocaları, talebeleri ve genel olarak Hanefî/Maturîdîler mürcii olarak isimlendirilmiştir. Bu isimlendirme, “Ehl-i Sünnet mürciesi” anlamında ise doğrudur; “Mürcie-i halisa” anlamında ise doğru değildir. Kaldı ki Ehl-i Hadis içinde de Kûfe ekolü gibi inananlar vardır. Bu mesele hakkında detaylı bilgi için el-Leknevî’nin er-Ref’ ve’t-Tekmîl’ine (81-83; 352 vd.) mutlaka bakılmalıdır.

Dolayısıyla İmam Ebû Hanîfe’yi mürcii olmakla itham edenler, İmam’ın o dönemde yaygın mürcie-i halisa’dan olduğu zannıyla bunu yapmışlardır. Daha İmam hayattayken bu ithamla karşılaşmış ve Osman el-Bettî’ye yazdığı mektupta (Risale) bu itham hakkındaki düşüncelerini dile getirmiştir.

İmam, yukarıda belirttiğim anlamda mürcii olduğunu (Mürcie-i Sünne’den olduğunu) kabul etmiş ve Sahabe’nin, hatta Peygamberler’in yolunun da aynı olduğunu söylemiştir. er-Risâle’nin okunmasını tavsiye ederim.

Mu’tezile, Mürcie gibi bid’at mezheplerin yaygın olduğu Irak coğrafyasında o dönemlerde kimin ne dediğinin herkes tarafından aynı netlikte anlaşılmadığını görmek şaşırtıcı değildir. Şu olay sadece bir örnektir: Abdullah b. el-Mübârek, İmam el-Evzâ’î’nin yanındayken o, “Ebû Hanîfe denen şu bid’atçiyi tanıyor musun?” diye sormuş, İbnu’l-Mübârek bir şey demeden oradan ayrılmış. O gece kaldığı yerde İmam Ebû Hanîfe’nin çözümlerinden derlediği küçük bir risale hazırlamış ve ertesi gün İmam el-Evzâ’î’ye götürüp göstermiş. O, risaleyi okudukça beğenisi artmış ve sonunda, “Meselelerin sonunda adını yazdığın şu en-Nu’man kim?” diye sormuş. O da “İşte o, senin dün “bid’atçi” dediğin Ebû Hanîfe’dir cevabını verince İmam el-Evzâ’î, “Ondan istifade etmeye bak. O sağlam görüşlü birisiymiş” dile mukabele etmiş.

Keza İmam Muhammed el-Bâkır ile İmam Ebû Hanîfe arasında meşhur konuşma da aynı durumu ispatlayan bir başka calib-i dikkat anekdottur. (Bu konuşma, İmam Muhammed el-Bâkır’ın, İmam Ebû Hanîfe’nin Sünnet-i Seniyye’ye muhalif davrandığı şeklindeki duyumları bizzat kaynağından sorarak tahkik etme ihtiyacıyla hareket ettiğini ve işin doğrusunu bizzat araştırdığını göstermesi bakımından önemlidir. İmam Ebû Hanîfe hakkındaki menfi kanaatlerin hiç biri, kendisiyle bizzat görüşmek suretiyle birinci ağızdan tahkik edilerek oluşmuş değildir. Ya ikinci-üçüncü ağızlardan ya da onun yaşadığı dönemden çok daha sonraları oluşmuş/yayılmış “duyum”lardır.)

Yukarıda kısaca söylediklerim İbn Hibbân ve İbn Kuteybe’nin (ve onların durumundaki daha başkalarının) İmam Ebû Hanîfe hakkındaki “irca” ithamı için de geçerlidir.

el-Pezdevî’nin “tecsim” bahsinde birtakım Hanbelîler’le Yahudiler arasında benzetme yapmasına gelince, bu, ona mahsus bir davranış değildir. Daha başkaları da aynı şeyi yapmıştır. Mesele şudur: Allah Teâlâ hakkındaki inançlarında Yahudiler’in tecsimci olduğunu biliyoruz. (Birtakım Yahudi mezheplerinin İslam Kelamı’nın etkisiyle tecsim inancını terk ederek onun yerine tenzihe dayalı bir itikadî çizgi geliştirdiğini biliyoruz. Müstakil yazıların konusu olacak kadar geniş ve önemli olan bu noktada şimdilik detaya girmiyorum.)

Yazının başında çizdiğim çerçeveyi hatırlayın. O paralelde birtakım haberî sıfatlar konusunda “geldiği gibi inanır, yorum yapmayız” noktasında durmayıp, yoruma dalan ve sonuçta “insan biçimli” ya da “cisimlere mahsus özellikler taşıyan” ilah inancına sapan birtakım Hanbelîler veya bir kısım “Ehl-i Hadis” el-Pezdevî’nin bu benzetmede çok da haksız olmadığını göstermektedir. Dediğim gibi, buradaki anlaşmazlık da yazının başında çizdiğim çerçevenin dışında değildir. (Bu mesele de, münhasıran “tecsim” ihtiva den tavır hakkındadır, bütünüyle “itikad” alanını kuşatacak mahiyette değildir.)

Yine el-Pezdevî’nin İmam el-Eş’arî’nin bazı görüşlerinde (yukarıda çerçevesini çizdiğim hususlara giren bazı meselelerde) Ehl-i Sünnet’e muhalif olduğunu söylemesinde de garipsenecek mir durum yoktur.

Hasılı

Temel itikadî umdelerde ayrılık-gayrılık içinde olmayan Ehl-i Sünnet kesimlerin, bunların dışındaki (bunların uzantısı kabilinden) birtakım hususlarda ihtilaf etmiş olması –bir birlerini bid’at ehli olarak suçlamış olsalar bile– bid’at ehli olmalarını gerektiren bir durum değildir.

es-Sübkî, Ehl-i Sünnet’in 3 kesimden oluştuğunu söyler:

A. Maturidi/Eş’ari kelam âlimleri ile onların görüşlerini benimseyenler (Fukaha ve Usulcüler de bu maddeye dâhildir),

B. Ehl-i Hadis ve

C. Ehl-i Tasavvuf.

Bu üç kesimi bir arada değerlendirmemizi ve tamamını Ehl-i Sünnet saymamızı mümkün/gerekli kılan, yazının başında değindiğim ve sıklıkla atıf yaptığım “temel itikadî umdeler”de aynı zemini paylaşıyor olmalarıdır. Mesela onların tamamı (“Selef”i referans olarak alma tavrının temeli olarak) Sahabe’yi tebcil eder, kabir azabı, şefaat, sırat, mizan… vb. hususlara inanır, Sünnet ve Hadis’i Din’de delil/kaynak olarak kabul eder. (İtikadî ve Fıkhî sahada –detayları ilgili kaynaklarda zikredilmiş olan– metot dâhilinde hadisleri bilgi kaynağı ve bağlayıcı deliller olarak görür.)

Bu ve benzeri hususlarda ortak inancı paylaşan Ehl-i Sünnet’in, –mesela– “Allah Teâlâ’nın “tekvin” sıfatı ile “halk” sıfatı arasındaki fark konusunda ihtilaf etmiş olması ve hatta birbirlerini bid’ata düşmüş olmakla itham etmesi onların hiçbirisini Ehl-i Sünnet olmaktan çıkarmaz. Bu gibi ihtilafları ileri sürerek, “Ehl-i Sünnet Ehl-i Sünnet diyorsunuz; aslında ortada Ehl-i Sünnet diye birşey yoktur” demeye getirenler ya meseleyi hiç bilmiyor, ya da bile bile demagoji yapıp kafa bulandırmaya çalışıyor…

Günümüzde “Hangi Ehl-i Sünnet?” sorusu daha ziyade şu bağlamlarda gündeme geliyor:

A. Kendisini “Selefî” olarak niteleyen kardeşlerimizin bir kısmının, münhasıran “haberî sıfatlar” konusundaki kabulün belirlenmesinde öne çıkardığı tutum

B. Yine aynı çevrelerle Ehl-i Tasavvuf arasında rabıta, tevessül gibi konularda yaşanan ayrışma.

Tarihte yaşananları tarihe bırakarak konuşursak, ağırlıklı olarak bu iki başlık altına giren meselelerde yaşanan ihtilaf, günümüzde “gerçek Ehl-i Sünnet”in kim olduğu sorusunun cevabını da şekillendiriyor. Herkes/im bu soruya, bu ihtilaflarda yer aldığı cepheye göre cevap veriyor.

Oysa meseleye şöyle bakmak, bu ihtilafın ortadan kaldırılmasında ya da en azından asgariye indirilmesinde sonuç getirici olabilir:

Madem ki Kur’an ve Sünnet’i dinin iki temel kaynağı olarak kabul ediyoruz; madem ki Kur’an ve Sünnet nasslarının anlaşılmasında aynı Usul-i Fıkıh sistemini benimsiyoruz; madem ki Mu’tezile, Şia, Modernistler gibi ehl-i bid’at karşısında aynı mevkide konumlanıyoruz; madem ki temel itikadî umdeler üzerinde  ittifak halindeyiz; madem ki aramızdaki ittifak konuları ihtilaf konularından daha fazla, öyleyse bir araya gelip konuşmamız için hayli önemli sebep ve hayli elverişli bir zemin var.

Birbirimizle uzaktan atışmayı bırakıp, bir araya gelmeyi deneyelim. Bir araya geldiğimizde önce ittifaklarımızı konuşup, kalplerimiz arasında ülfet oluşmasını temin edelim. Bunun ilk adımı, kim kimi tekfir ediyorsa önce bundan vazgeçmesidir. Bu ilk adımı atabilirsek şunu göreceğiz: Her şeyden önce niyetlerimiz halis. İkinci olarak “karşı taraf”ın her söylediğini yanlış/batıl olarak kabul etmek zorunda değiliz. Hatta üzerinde tartıştığımız meselelerde bile her noktada farklı düşünüyor değiliz. Rabıta’nın “örnek alma” maksatlı bir iç disiplin sağlama aracı olarak kullanıldığını/kullanılması gerektiğini ve Kur’an ve Sünnet’le sabit kat’î farzlar derecesinde bir uygulama olmadığını, yahut tevessülün bazı çeşitlerine İbn Teymiyye’nin veya bağlılarının da itiraz etmediğini, haberî sıfatları tevil edenlerin onların aslını inkâr etmediğini, tevil etmeyenlerin de Kur’an ve Sünnet’e aykırı hareket etmeme hassasiyetiyle davrandığını niçin görmezden gelelim ki! Bunları düşünerek birbirimiz hakkındaki düşünce ve ithamları pekâlâ nefsimizde gözden geçirebilir ve “karşı taraf”ın da tamamen haksız veya batılda olmadığını fark edebiliriz. Böyle bakmak, bir araya gelmemizi de kolaylaştıracaktır.

Biz ne yapıyoruz? Ya hiç bir araya gelmiyoruz, ya da bir araya geldiğimizde tartışmak için, karşımızdakinin “putunu kırmak” için silahlarımızı kuşanmış olarak hareket ediyoruz.

Şuna karar verelim: Karşımızdaki kitle kâfir mi, mü’min mi? Kâfir deniyorsa bu bizzat Ehl-i Sünnet’in genel kabullerine aykırı düşer. Ehl-i Sünnet’e göre kimlerin hangi durumlarda tekfir edileceği konusunu bu köşede daha önce pek çok kere ele aldığım için burada bunları tekrar etmeyeceğim.

Ama “mü’min” deniyorsa, o zaman yukarıdan beri yazdıklarım üzerinde tekrar düşünülmelidir. En başta da aramızda mevcut olan “iman kardeşliği” dışında, bir de Ehl-i Sünnet’e dâhil olmanın oluşturduğu bağ var demektir. Bu bağın somut yansımalarını görmek için İmam Ebû Hanîfe’nin eserlerini, o eserlerdeki tavrı mutlaka çok iyi görmek ve içselleştirmek durumundayız.

Bu elbette kolay değil. Yılların, hatta yüzyılların biriktirdiği önyargılar, yaşanmış müessif hadiseler ve nesilden nesile nakledilegelen bir birikim var. Bunları aşmak ve bir zeminde buluşmak elbette zor. Ama yine de herkes kabul eder ki, ortak hassasiyetlerimiz, kabullerimiz, problemlerimiz ihtilaflarımızdan fazla.

Bir araya geldiğimizde ne yapacağız, nereden başlayacağız?

İttifaklarımızı, mesela üzerinde ittifak ettiğimiz âlimleri, eserleri, olayları konuşarak başlayabiliriz. Bunların konuşulduğu, müzakere edildiği etkinlikler düzenleyip birbirimizi davet edebiliriz. Hatta birbirimize sadece selam verip çay içmek üzere gidip gelebiliriz. En az bunun kadar önemlisi, hediyeleşebiliriz…

Samimi olarak hayata geçirildiğinde bütün bunların aramızdaki buzların erimesine vesile olduğunu, kalplerimizde birbirimize karşı sıcak bir muhabbetin oluşmasına katkı sağladığını rahatlıkla görebiliriz. Yeter ki kendimize ve “karşıdakine” bu imkânı tanıyalım.

Aramızdaki ihtilaflar ne olacak? diye sorulacak olursa şöyle derim: Birbirine düşman olanların konuşarak problem çözmesi imkânsızdır; ama birbiriyle mü’minane ilişki içinde bulunanların konuşarak pek çok problemi çözmesi mümkündür. Yeter ki birbirimizden emin olalım ve aramızda bir “kardeşlik hukuku” tesis edebilelim.

Belki bu, aramızdaki ihtilaf konularının tamamının çözülmesi sonucunu doğurmayacak. Ama önemli olan bizim kardeş olduğumuzu yeniden hatırlamamız, hissetmemiz ve yaşamamız değil mi? Varsın bazı meseleler muhtelefun fih kalsın!…

İnşaallah bu kadar açıklama yeterli olur.

Vesselamu alâ men ittebea’l-hüdâ.

 

Ebubekir Sifil