BİSMİHİ TEÂLÂ

Haram aylarıdan biri olan  ve resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) dili ile ALLAH’ın (Celle celalühü) ayı olarak vasıflandırılan Muharrem ayının faziletini Ebi bekre’den (radıyallahu anh)  rivayet edilen bir hadiste resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) haber vermektedir.

 

إنَّ الزَّمَانَ قَدْ اسْتَدَارَ كَهَيْئَتِهِ يَوْمَ خَلَقَ اللَّهُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ السَّنَةُ اثْنَا عَشَرَ شَهْرًا مِنْهَا أَرْبَعَةٌ حُرُمٌ ثَلَاثٌ مُتَوَالِيَاتٌ ذُو الْقَعْدَةِ وَذُو الْحِجَّةِ وَالْمُحَرَّمُ وَرَجَبُ مُضَرَ الَّذِي بَيْنَ جُمَادَى وَشَعْبَانَ

 

‘‘ Hiç şüphe yok ki zaman, ALLAH’ın (Celle celalühü) yerleri ve gökleri yarattığı ilk gündeki nizama dönmüştür. Sene oniki aydır; (  bunlardan haram ayların) Üçü peşpeşe gelir: Zilkâde, Zilhicce ve Muharrem. Ve cemâziyelevvel ile Şaban arasında Mudar kabilesinin (ayı) Receb (1)‘‘ (2) 

Muharrem ayı, senenin en önemli aylarındandır. Zira, bu ayı senenin diğer ayları arasından ALLAH (Celle celalühü) şereflendirmiş ve onun şerefini bildirmek için kendisine  izafet ederek haram aylardan olduğuna işaret etmiştir. Bundan dolayıdır ki, hiç bir kul o ayda (savaşmanın v.s gibi haram olan şeylerin) helal olduğu  olduğunu söylememiştir.

Cahiliye döneminde ki arablar Muharrem ayına ta‘zim etmekte ve onun haram aylardan olduğunu ifade etmek için ALLAH’ın (Celle celalühü) ayı olarak isimlendirmişlerdir. Bundan dolayı ulemanın bir kısmı Muharrem ayının en faziletli ay olduğunu hususunu tercih etmişlerdir.  Muharrem ayında tutulan oruç, nafile oruçların en faziletlisidir. Nitekim Ebu Hureyre’den (radıyallahu anh) rivayet edilen hadis-i şerifte

 

أفضل الصيام بعد شهر رمضان شهر الله المحرم وأفضل الصلاة بعد الفريضة قيام الليل

 

Ramazan ayından sonra en faziletli oruç, ALLAH’ın (Celle celalühü) ayı  Muharrem ayının orucudur. Farz namazdan sonra da en faziletli namaz Muharrem gecesi kılınan namazdır.(3)

Bundan dolayı Muharrem ayında çok oruç tutmak bir müslüman için müstehabtır. Eğer bu ayda oruç tutmayı çoğaltamazsa, güçü yetttiği miktarça oruç tutmaya gayret eder. Bundan dolayı cumhur ulema ‘‘ Muharrem ayının tamamında oruç tutmak müstehab‘‘ demiştir. Ancak bu Muharrem ayında oruç tutmayı çoğaltmaya hamledilmiştir. Nitekim Hz. Aişe’den (radıyallahu anha) rivayet edilen hadiste

 

ما رأيت رسول الله استكمل صيام شهر قط إلا رمضان، وما رأيته في شهر أكثر صياماً منه في شعبان

 

‘‘Ben resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) ramazan ayından başka, bütün ay oruç tuttuğunu görmedim. Ben resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) Şaban ayından başka bir ayda çok oruç tuttuğunu görmedim‘‘ (4) resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) Şaban ayından başka bir ayda çok oruç tutmadığı belirtilmiştir.

Dolayısıyla resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) Muharrem ayının tamamında oruç tuttuğu nakledilmemiş, bilakis Aşure günü oruç tutmaya özen göstermiştir. Bu da nafile ibadetlerin sevabının çokluğundan dolayı şer’i şerifte ‘‘ Nafileleri kolaylaştırın‘‘ kaidesi olarak ifede edilmiştir. Nitekim resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) bütün sene oruç tutmayı da yasaklamış, nafile oruçta Davud (aleyhimu’s-selam)‘ın oruçu olan bir gün oruç tutmayı bir gün iftar etmeyi tavsiye etmiştir. Bütün bu kolaylıklar, nefis çok ibadet etmekle bıkkınlık göstermesin ve nefisten meşakkatı gidermek içindir.

 Ayrıca bütün bir ay oruç tutmak sadece Ramazan ayının farz oruçunun hususiyeti olup, Sünnette Ramazan ayı dışında bir ayın tamamın da oruç tutulduğuna dair bir şey bulunmamaktadır. Zira böyle bir nafile oruç insanlar tarafından farz olarak alğılanabilir. Bununla beraber bir kişi bütün bir ay oruç tutsa, bu evla olana muhalif olmakla beraber kerahatsiz caizdir.

Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) Muharrem ayının onuncu günü  tutulan Aşure günü oruçunu ya bir gün öncesi veya bir gün sonrası da oruç tutmak suretiyle tavsiye etmiş, ve bu şekilde tutulan orucun fazileti sorulduğunda ‘‘يكفِّرُ السَّنَةَ الماضِية‘‘ ‘‘ Geçen senenin günahlarına keffarettir‘‘  (5) buyurmuştur.

1) Mudar kabilesi Receb ayına çok hürmet ettikleri için böyle denilmiştir.

2) Sünenü Ebu Davud, hadis no: 1663

3) Sünenü Nesei, hadis no: 1595

4) Sahihi Müslim, hadis no: 1956

5) Sahihi Müslim, hadis no: 1977

 

 

 

Şub-2-09

Vesvese

  

BİSMİHİ TEALA

 

Vesvese ‘’vesvas’’ kelimesinden mastar olup ‘’ gizli ses’’ anlamına gelir. Örf olarak ‘’ şeytan ve nefsin kalbe attığı hayırsız, faidesiz kuruntulara’’ denir. İnsana vesvese veren iki tane düşmanı bulunaktadır.

 

1) وَلَقَدۡ خَلَقۡنَا ٱلۡإِنسَـٰنَ وَنَعۡلَمُ مَا تُوَسۡوِسُ بِهِۦ نَفۡسُهُ ۥ‌ۖ وَنَحۡنُ أَقۡرَبُ إِلَيۡهِ مِنۡ حَبۡلِ ٱلۡوَرِيدِ

 

‘’ Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız.’’ (Kaf /16) ayeti kerimesin de işaret edilen nefsin vermiş olduğu vesvese.

 

2) فَوَسۡوَسَ لَهُمَا ٱلشَّيۡطَـٰنُ

‘’ Böylece şeytan ikisine (Adem ve Havva’ya <aleyhime’s-selam>) vesvese verdi.’’ (A’raf /20)  ayeti kerimesin de işaret edilen şeytan’ın vermiş oldukları vesvese.

 

Nefsin vermiş olduğu vesvese halk arasın da kendi kendine söylenme, vehim etme, karar verme gibi anlamlara gelmektedir. Bunlar bir kısmından insanın her şeyini yazmakla görevli olan hafaza melekleri dahi bilmekten aciz kalmaktadırlar. Bunun içindir ki nefsin vermiş olduğu vesvese sadece mevla’nın (Celle celalühü) bilgisi dahilin de olduğundan dolayı şeytanın verdiği vesveseden daha kuvvetlidir. Bunun içindir ki peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘’Senin en büyük düşmanın nefsindir.’’ (Keşful hafa, c:1, sh: 143) buyurmak suretiyle buna işaret etmiştir.

 

Şeytan ve nefsin en büyük arzusu vermiş oldukları vesveseler sebebiyle insanın aklını ve fikrini çelmek ve onun azim ve iradesini kırmak suretiyle yapacağı ameli Salihleri engellemek, böylece ALLAH’a (Celle celalühü) olan yakınlığını yok etmektir. Bunun içindir ki vesvesenin ilk adımı kalpte atılır, buradan diğer azalara yayılır. Eğer kalbe gelen vesvese kalb’te yerleşme imkânı bulamazsa insanın en zayıf olduğu noktalardan biri olan cinsi noktasından vurmaya çalışır. Bir müddet sonra insanın hayal dünyasında meşgul olduğu bu vesveseler ilk adımda ret edildiği kalbte de tesirini gösterir böylece şeytanın istediği hedefine varmasına imkân hazırlar.

 

Vesvese bir hayal olduğu için kalbte tesirini bulamayan vesvesenin hiçbir zararı olmaz. Vesvese geldiği anda kalb gelen vesveseye karşı bir reaksiyon olarak üzüntü ve pişmanlık ile beraber ürperme hissediyorsa bu insanın imanının kuvvetli olduğunun ve vesvesenin kalb tarafından kabul görmediğinin bir alametidir. Bunun aksi bir durum ise vesvesenin kalb tarafından edildiği anlamına gelmektedir. Bununla beraber insanın vesvelere kapılması onun imanının alametlerinden birisidir. Zira şeytan içerisinde ALLAH’ın (Celle celalühü), imanın ve Salih amellerin bulunmadığı boş, kurak ve susuz kalblerle uğraşmaz. Bunun içindir ki vesveseye müptela olan kişinin gelen vesveseden korkmasına gerek yoktur. Nitekim Müslim’in Ebu Hureyre’den (radıyallahu anh) rivayet ettiği bir hadisi şerifte şöyle denmektedir:

 

جاء ناس من أصحاب النبي صلى الله عليه وسلم فسألوه

: إنا نجد في أنفسنا ما يتعاظم أحدنا أن يتكلم به قال وقد وجدتموه ؟ قالوا نعم قال ذاك صريح الإيمان

 

‘’ Peygamber  (Sallallahu aleyhi ve sellem) ashabından bir kısım insanlar gelerek < içimizden biri konuşulduğunda halini değiştirecek bazı şeyleri kalbimiz de buluyoruz> şeklinde hallerinden haber verdiğinde peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘’ Söylediğiniz şeyleri buluyor musunuz?’’ şeklinde sorduğun da  ‘’ Evet’’ cevabı verdiklerin de peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem): ‘’ Korkmayın bu imanın ta kendisidir.’’ (iman,132)

 

Şeytan ve nefsin insana en çok vesvese verdiği noktalardan biriside yapacağı ibadetlere yönelik olarak verilen vesvesedir. Zira insan daima en güzel bir biçim de ibadet etmeye gayret ve çaba gösterir. Bunun için insan en çok bu yönden vesveseye düşmektedir. Hele bu insan bir de meselenin takva yönüyle alakası bulunmaktaysa, işte o zaman şeytan vesvesenin üstüne üstüne gider, gittikçe vesvesenin şiddetini arttırır. Hatta bu durum bazen o kadar şiddetli olur ki insan nafile bir ibadeti mükemmel bir biçim de yapma gayret ve düşüncesi içerisindeyken bir farzı terk ederek harama dahi düşmektedir.

 

Şeytanın bu konuda en çok vesvese verdiği şeylerin başında abdest, namaz ve gusül gelmektedir. Vesveseye kapılan biri abdest almaya başladığında tekrar başa dönerek yeniden abdest almaya veya ayağını yıkayıp bitirmesi gerekirken ‘’ acaba bir sağ kolumu yıkadım mı?’’ veya ‘’ acaba başıma mesh ettim mi?’’ gibi vesveselere kapılarak tekrar abdest almaya başlar. Nitekim abdest hususunda ki vesveselere karşı peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) şu hadisi şerifi bize yol göstermektedir:

 

عن أبي كعب : عن النبي صلى الله عليه وسلم قال إن للوضوء شيطانا يقال له الولهان فاتقوا وسواس الماء

 

‘’ Ubey b. Ka’b’tan (radıyallahu anh) rivayet edildiğine göre pegamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır:

 

‘’Abdestte musallat olan bir şeytan vardır ki, ona ‘’velhan’’  (şaşırtan, şaşkınlık veren) denilir. Bundan dolayı (abdest ve gusül de) su vesvesesinden sakının’’ ( Tirmizi, 43)

 

Bu durum da insanın yapacağı şey bu gibi şeylerin üzerin de fazla durmayarak, bunları küçük görerek bunların büyümesine imkân sağlamadan bunun bir dert ve hastalık haline dönmesine engel olmaktır. İnsanlar bu vesveselerin şeytandan geldiğini bildikleri halde, hiç aldırmadan bu duruma devam ederlerse kendilerini bekleyen tehlikenin de farkında değillerdir. Zira bu durum da kendilerine bu durumun şeytan tarafından meydana geldiği haber verildiği halde şeytanın sözüne uyarak, vesveseye devam ederek, şeytanın sözünü dinleme bulunmaktadır. Bu durum da insanın yapacağı şey tercihini kesin olarak ortaya koyarak ALLAH’ı mı (Celle celalühü) yoksa şeytanı mı dinleyeceğine karar vermesidir.  

 

Gonderen Karasahin
Kategori : İslami bilgiler
Tags: , , , , , ,

Yorumlar (0)
Ağu-18-08

Mücâhede ve zühd

BİSMİHİ TEALA

Kişi seyri sülük yolunda nefsini gerekli olmayan mükellefiyetlerle ve bazı şeylerden nefsini mahrum ederek gereksiz külfetlerle nefsi zorlaması ve meşakkate sürüklemesi mücâhede olarak değerlendirilemez.Bilakis bir gereklilik yoksa nefsi yoracak ve bıkkınlık verecek şeylerden kaçınıp nefsi biraz rahatlatmak gereklidir.

Zira sofiyye nezdinde gâyeye varmak için iki yol bulunmaktadır.

1) Çok sert riyâzât ve perhizi ihtiva eden haşin yol,

2) Nefse mülayim gelen mu’tedil yol.

Nefse uygun gelen kolay yolu seçmemize ve ondan başlamamıza ne engel bulunmaktadır?

Burada ” Az da olsa mücâhededen geri kalmamız nasıl mümkün olabilir?” diye bir soru akla gelebilirse,

Buna cevaben ”Mücahede  demek külfet yüklenmek ve nefsi sıkıntılara sokmak demek değildir.Mesela yolculukta susuz kalsan yakında su varken (mesela)  yüz kilometre ilerideki suyu tercih edermisin?” denilebilir.

Mücâhede ve riyâzâtin  bizzat gâye olmayıp,bilakis maksuda ve arzulanan makama ulaşmak için birer vesile olduğunun bilinmesi gerekir.Bunlar gâyeye varmak için birer yoldur.Öyleyse gâyeye varmak için faydalı  ve lezzet verici olan şeylerin tamamen terk olunması gerekmez.Bilakis onları perderpey azaltmak,el etek çekmek daha münasiptir.

Ayrıca unutulmamalı ki hazz ve lezzet verici şeyleri terk etmek zühd değildir.Bilakis zühd,o hazz ve lezzet verici şeyleri azaltıp,tamamen onlarla meşgul olmamaktır.Yoksa insanın güzel yemek pişirip yemesi,zarûri ve lüks eşyayı beğenip satın almasını bilmesi,güzel tatlı ve kaymağın nerede satıldığını bilmesi ve falancanın ki daha güzel  ve daha lezzetli demesi ve bunlar ile ilğili olarak konuşması gerekirse tartışması,elbiseler,kumaşlar  hakkında detaya girmesi ve bütün bunlar zühdün ruhuna aykırı,zühde münafi şeylerdir,zühd ile asla bağdaşmaz.Ancak insana zevk veren bu gibi şeyler kendiliğinden bir çaba sarfedilmeksizin gelirlerse,o zaman onları ALLAH’ın (Celle celalühü) bir ni’meti bilmeli.Nitekim Ebu Zerr’den (radıyallahu anh) rivayet edilen bir hadisi şerifte  peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem):

 الزهادة فى الدنيا ليست بتحريم الحلال و لا إضاعة المال

 ”Dünya da zahidlik helal olanı (yiyecek ve giyecekleri) haram yapıp,(elindeki) malı zayi etmek değildir.” (Tirmizi) buyurmaktadır.

Unutulmamalıdır ki zahidlerin önderi olan peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) bazen ette yerdi,bazen de tatlı yerdi.Hanımları ile de ilğilenirdi,güzel elbiselerde giyerdi.İmam-ı Gazali (rahmetullahi aleyh) zühdü tarif ederken şu ifadeleri kullanmaktadır:

” Zühd elinde çıkmış dünyalık malı tekrar bir araya getirmek için çalışıp çabalamayı terk etmen,bütün iradeni ve kalbini ona sarf etmemendir.Yani malın varlığı veya yokluğu senin yanında müsavi olmasıdır.” derken,İmam-ı Ahmed bin Hanbel de (rahmetullahi aleyh) ” Bin dinarı olan kişi zahid olmaz mı?” diye sorduklarında şöyle cevap vermiştir:

”Evet zahid olur,ama bir şartla elinde ki para fazlalaştığı zaman sevinmeyecek,azaldığı zaman da üzülmeyecek” demek suretiyle zahid ve zühdün tarifini yapmışlardır.

 

 

Gonderen Karasahin
Kategori : Tasavvuf
Tags: , , , ,

Yorumlar (0)