Sever uzeyir

merhabalar bir arkadaş nikah hakkında bir soru sordu kızdım çok sinir lendim eşim çok üstüme geldim ancak direk söylemedim sinirli olduğum için kapı orda annenin evine git vesair kırıcı söz söylemiş daha sonra barışmışlar hanımıda diretiyormuş beni istemiyormusun ayrıldıkmı boşadınmı şeklinde bu olay farklı zamanlarda bir kaç defada gerçekleşmiş barışmışlar ben de araştırıyorum ibni teymiyeye göre bir hoca arkadaş talakı rici olur dedi hanefiye görede söz önemli niyet manasında kafam karıştı ne cevap vereyim bir kaç kaynak ve bilgi verirmisiniz teşekkürler

BİSMİHİ TEALA

Muhterem kardeşim;

Boşama ifade eden sözler sarih (açık) ve kinayeli olmak üzere iki türlüdür. Sarih olan yani seni boşadım gibi erkeğin eşini boşadığını ifade eden sözler ağızdan çıktığı andan hiç bir izahata ihtiyaç duyulmadan boşanma gerçekleşir.

Kinayeli sözlerden olan kapı orada, gözümün önünden defol, babanın evine git v.s gibi sözler ise izahata ve bu sözleri söyleme esnasında hangi niyet ile söylendiğine bakılır. Eğer erkek bu sözleri söyleme esnasın da (hangi şart altında olursa olsun) boşanmayı/boşamayı kast ediyorsa bir kere boşama gerçekleşir.

 Ancak soruda açık olarak belirtilmediği için sinirlilik esnasında bu gibi ifadelerin kullanılmasında sinirliliğin ölcüsü önemlidir. Yani eğer kişi sinirlilik esnasın da ne söylediğini bilemeyecek bir durumda (ki bu durum bir nevi delirme haline benzer) ise bu durumda boşanma gerçekleşmez. Nitekim İbn-i Mace’nin Hz. Aişe’den (radıyallahu anha) rivayet ettiği hadis-i şerifte

 لا طلاق ولا عتاق فى إغلاق

‘‘ (gazablık halinde ki) Kızgınlık  esnasında boşama da  köle azad etmede yoktur (itibar edilmez).‘‘ (İbn-i Mace, 2036)

Zira bu esnada kişinin iradesi elinden gitmiş, sağlıklı ve mantıklı bir düşünme yeteneğini kaybetttiği için bu esnada kullandığı ifadeler boşanmaya yönelik olarak kabul edilmez.  (İbn-i Abidin, Reddul muhtar, c: 3 sh:244)

İbn-i teymiyye’nin söylediği üç talak bir mecliste verilirse bu ric’i mi, yoksa üç talak mı olur? Sorusuna ric’i olur demektir. Yoksa farklı zamanlarda verilen tek talak ric’i talak olur demek değildir.

Bir mecliste verilen üç talakın, bir talak mı, yoksa üç talak mı sayılacağı meselesi hususunda  ihtilaf edilmiştir.

Bir mecliste verilen üç talak’ın bir talak sayılacağını kabul edenler ve delilleri:

1) طَلَّقَ رُكَانَةُ امْرَأَتَهُ ثَلاَثًا فِى مَجْلِسٍ وَاحِدٍ فَحَزِنَ عَلَيْهَا حُزْنًا شَدِيدًا فَسَأَلَهُ رَسُولُ اللَّهِ -صلى الله عليه وسلم- :« كَيْفَ طَلَّقْتَهَا؟ ». قَالَ : طَلَّقْتُهَا ثَلاَثًا فَقَالَ :« فِى مَجْلِسٍ وَاحِدٍ ». قَالَ : نَعَمْ قَالَ :« فَإِنَّمَا تِلْكَ وَاحِدَةٌ فَأَرْجِعْهَا إِنْ شِئْتَ ». فَرَاجَعَهَا

 

 

 

‘‘Rukane (radıyallahu anh) karısını bir mecliste üç talak ile boşamıştı. Daha sonra bu yaptığına pişman olup çok üzüldü. Ve resulullah’a (Sallallahu aleyhi ve sellem) gelerek  durumu anlattı. Bunun üzerine resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘‘ karını nasıl boşadın?‘‘ diye sordu. Onun ‘‘ üç talak ile boşadım‘‘ cevabı üzerine resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem)  ‘‘ bir mecliste mi boşadın?‘‘ diye sorar o da ‘‘ evet bir mecliste‘‘ diye tasdik edince resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘‘ bu bir (ric’i) talaktır. İstersen karına geri  dönebilirsin‘‘ deyince  oda karısına geri döndü.‘‘  (Beyheki, sünenü kübra, 15382)

 

2) كَانَ الطَّلَاقُ عَلَى عَهْدِ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَأَبِي بَكْرٍ وَسَنَتَيْنِ مِنْ خِلَافَةِ عُمَرَ طَلَاقُ الثَّلَاثِ وَاحِدَةً

 

İbn-i Abbas’tan (radıyallahu anh) rivayet edildiğine göre kendisi şöyle demiştir:

 Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) dönemi ile Ebu Bekir’in (radıyallahu anh) hilafeti zamanında ve Ömer’in (radıyallahu anh) hilafetinin iki senesinde üç talak bir talak sayılıyordu. (Müslim, 2689)

 

3)أَنَّ أَبَا الصَّهْبَاءِ قَالَ لِابْنِ عَبَّاسٍ أَتَعْلَمُ أَنَّمَا كَانَتْ الثَّلَاثُ تُجْعَلُ وَاحِدَةً عَلَى عَهْدِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَأَبِي بَكْرٍ وَثَلَاثًا مِنْ إِمَارَةِ عُمَرَ قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ نَعَمْ

 

Ebu‘s-Sahbâ, İbn-iAbbas’a (radıyallahu anhuma) ‘‘ Sen resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) zamanında ve Ebu Bekir ile Ömer’in (radıyallahu anhuma) iki senesinde üç talakın bir talak sayıldığını bilmiyor musun? diye sorması üzerine İbn-i Abbas (radıyallahu anh) ‘‘evet biliyorum‘‘ demiştir. (Ebu Davud, 1881)

Sahabe-i kiram’dan (radıyallahu anhum) Zübeyr ibn-i Avvam, Abdurrahman ibn-i Avf, Hz. Ali ve İbn-i Mes’ud (radıyallahu anhum), Tabii’den Tâvus, İkrime, Muhammed ibn-i İshak, Haccac ibn-i ertat, Nehai,  Süleyman ibn-i Mukatil (rahmetullahi aleyhim) ile Zahiriler, Şii’lerden İmamiye kolu ve ibn-i Teymiyye bu hadisleri delil kabul ederek bir meclisten verilen üç talakın  bir talak sayılacağını kabul etmişlerdir.

 İbn-i Teymiyye resulullah’tan (Sallallahu aleyhi ve sellem) bu konu hakkında bunlardan başka hiç bir sahih hadis’in rivayet edilmediği rivayet edilenlerin ise mevzu olduğu iddiasında da bulunmuştur.  (Feteva-i kübra, c: 3 sh: 224 ve 253)

 Bu görüşte olanların kıyas’tan delilleri ise şu şekildedir:

Zina isnadın sonucu yapılan lânetleşme esnasında liân şehadetinin dördünü birden bir kelime ile getiren kimsenin bu toplu şehadeti dört şehadet sayılamıyacağı, bir şehadet sayılacağı hususunda icma vardır. Ayrıca Hacc esnasın da Cemre’de yedi taş birden atılırsa bunun da bir sayılacağı, toptan atılmasının caiz olmayacağı hususunda da icma bulunmaktadır. Aynı şekil de bir kişi resulullah’a (Sallallahu aleyhi ve sellem) bin kere salavat getireceğine dair yemin etse ve ‘‘ ALLAH’ım (Celle celalühü) peygambere (Sallallahu aleyhi ve sellem) bin kere salat eyle‘‘ dese, yeminini yerine getirmiş olmaz. Birer birer bin tane salavat getirmesi vacip olur. (İbn-i Teymiyye, mecmuu Feteva, c:33 sh:13,14,15)

 Bir mecliste verilen üç talak’ın geçerli olduğunu kabul edenler ve delilleri:

1) Acluni Uveymir‘in (radıyallahu anh) karısının zina yaptığına dair iddiası sonucu yapılan mulâane (lânetleşme) hadisi uzun olduğundan sadece gerekli olan kısmı tercüme olarak aldım.

 Sehl İbn-i sa’d’ın (radıyallahu anh) rivayetine göre Aclâni uveymir (radıyallahu anh) karısına zina suçu isnad etmesi üzerine Liân âyeti kerimesi nazil oldu ve Uveymir (radıyallahu anh) ile karısı arasın da mülâane (lânetleşme) yapılmıştı. Mülâane’den sonra  Uveymir (radıyallahu anh): ‘‘ Ya resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem), şimdi ben karımı nikâhım altın da tutacak olursam ona zulmetmiş olurum. Kendim de ona karşı yalancı durumuna düşer töhmet altında kalırım‘‘ diyerek resulullah‘ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) bir şey demesine fırsat vermeden karısını üç talak ile boşar. Resullullah‘ta (Sallallahu aleyhi ve sellem) bu üç talağı geçerli olarak kabul etti. (Buhari, 4376)

 

2) أَنَّ امْرَأَةَ رِفَاعَةَ الْقُرَظِيِّ جَاءَتْ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَتْ يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنَّ رِفَاعَةَ طَلَّقَنِي فَبَتَّ طَلَاقِي

 

Hz. Aişe’nin (radıyallahu anha) haber verdiğine göre

Rıfâa kurazi’nin (radıyallahu anh) karısı resulullah’a (Sallallahu aleyhi ve sellem) gelerek ‘‘ Ya resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) rıfâa (radıyallahu anh) beni boşadı ve boşamayı kesinleştirdi‘‘ dedi. (Buhari, 4856)

 

3) أَنَّ رَجُلًا طَلَّقَ امْرَأَتَهُ ثَلَاثًا فَتَزَوَّجَتْ فَطَلَّقَ فَسُئِلَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَتَحِلُّ لِلْأَوَّلِ قَالَ لَا حَتَّى يَذُوقَ عُسَيْلَتَهَا كَمَا ذَاقَ الْأَوَّلُ

 

Hz. Aişe’den (radıyallahu anha) rivayet edildiğine göre

 Adamın biri karısını üç talak ile boşadı, kadın da başka biri ile evlendi bir müddet sonra bu kocası da onu boşayınca resulullah’a (Sallallahu aleyhi ve sellem) ilk kocama dönebilir miyim? Diye sordu. Resulullah‘da (Sallallahu aleyhi ve sellem) İlk kocanın senin balından tattığı gibi tatmadan (cinsi münasebette bulunmadan) dönemezsin.‘‘ buyurdu. (Buhari, 4857)

 

4) أُخْبِرَ رَسُولُ اَللَّهِ – صلى الله عليه وسلم – عَنْ رَجُلٍ طَلَّقَ اِمْرَأَتَهُ ثَلَاثَ تَطْلِيقَاتٍ جَمِيعًا , فَقَامَ غَضْبَانَ ثُمَّ قَالَ : ” أَيُلْعَبُ بِكِتَابِ اَللَّهِ تَعَالَى , وَأَنَا بَيْنَ أَظْهُرِكُمْ” . حَتَّى قَامَ رَجُلٌ , فَقَالَ : يَا رَسُولَ اَللَّهِ ! أَلَا أَقْتُلُهُ ?

 

 

 

‘‘ Resulullah’a (Sallallahu aleyhi ve sellem) bir adamın karısını üç talak ile boşadığı haber verilince hiddetli bir şekilde ayağa kalktı ve ‘‘ Ben aranızdayken ALLAH’ın (Celle celalühü) kitabıyla  oyun mu oynuyor sunuz?‘‘ dedi.‘‘ (Buluğul meram, 1072)

 Sahabe-i kiram’dan (radıyallahu anhum) bir çoğunun ve Tabii’nden Evzaî, Sevri, İshak İbn-i Râhuye ve Ebu Sevr’in (rahmetullahi aleyhim) ve dört mezhebin genelinin hulasa Cumhur ulemanın görüşü bu yöndedir.

 Cumhur ulema’nın görüşünü destekleyen delilleri kısaca şu şekilde özetleyebiliriz.

 1) ALLAH (Celle celalühü) boşanmayı hudud olarak ifade etti ve erkekleri gerektiği zaman bu yola başvurmaları gerektiğini beyan etmiştir. Erkekelerin bu ruhsatı kullanmaları halinde teker teker kullanabilecekleri gibi toptan veya ayırarak kullanabilmeleri de caizdir.

 2) Resulullah‘ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) zamanın da, Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer’in (radıyallahu anhuma) iki senesinde üç talak bir talak sayılırdı. Sonra Hz. Ömer (radıyallahu anh) İnsanlar kocanın boşanma için başvurmaların da haklarını kullanmaya izin varken, teenni ile hareket edecekleri yerde suistimal ederek üç talak vermede aceleci davrandılar. Artık bunların aleyhinde üç talakı kabul etme zamanı geldiğinden onlar aleyhinde bir ceza olarak bunu kabul ettik. Sözü karşısında hiç bir sahabe-i kiram itiraz etmemiştir. Bu da üç talakın caiz olduğuna dair sahabenin icmasıdır.

 3) Tavus’un rivayetinde (tek talak kabul edenlerin delillerinden ikinci rivayet) vehim ve galat vardır. Ve doğudan batıya, hicaz, Şam ve Irak şehirlerinden hiç bir alim bu rivayete meyletmemişlerdir.

 4) Said İbn-i Cübeyr (rahmetullahi aleyh) ve tabii’nden bir çok alim İbn-i Abbas’ın (radıyallahu anh) rivayet ettiği Rükane  hadisine zıt olarak karısını üç talak ile boşayan bir adamın fetva istemesinde İbn-i Abbas (radıyallahu anh) ‘‘ Sen rabbine isyan etmişsin, karın senden talak-ı bain ile boş olmuştur.‘‘ şeklinde fetva verdiğini rivayet etmişleridir.

 5) Rukane (radıyallahu anh) hadisi muzdarib ve munkatidir. Dolayısıyla hiç bir yönden delil olarak kabul edilemez. Evet Rukane (radıyallahu anh) karısını boşamıştır. Ancak resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) bu boşamadan neyi kastettiğine dair yemin etmesini isteyince, Rukane (radıyallahu anh) sadece bir talak’ı kastettiğine dair yemiş etmiş ve resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) bunun üzerine karısına dönmesine izin vermiştir. Bu da izdirabtır, ve hiç bir yönden delil olamaz. ( İbn-i Hacer, Tuhfetü’l mutac/ İbn-i Hümam, Fethu’l kadir/ İbn-i Abidin, Reddul muhtar/ Muhammed Ali Sabuni, Tefsiru’l Ayati’l Âhkam v.s)

 Cumhur Ulema bir mecliste verilen üç talak’ın tek talak sayılacağını kabul edenlerin kıyaslarına da kısaca şu şekilde cevap vermiştir:

 Kitab ve sünnet’te bulunan bir mesele, kıyas ve ictihada konu olamaz. Sonra bu kıyas’lar farklı birer kıyastır.

 Birincisi: Liân meselesin de bir aile’nin namusu söz konusu olduğundan kocanın zina suçlamasında geri dönmesi ümidi ile dört şehadetin ayrı ayrı yerine getirilmesi meşru kılınmıştır.

 İkincisi: Cemre’de atılan taşlar ve bunların yedi tane olması teabbudi (hikmeti bilinemeyen) bir emirdir.

 Üçüncüsü: Salavatı şerifenin sayısını kast ve irade etmek örf  ve adetle alakalı bir husustur.

 Netice:

 1) Kızgınlık esnasın da söylenilen kinayeli sözler ile bir talak meydana gelir. Ancak bu kızgınlık hali, aşırı derece bir kızgınlık, ne söylediğini bilemeyecek bir durum olursa bu durum bir nevi delilik gibi değerlendirildiğinden dolayı bu halde söylenen sözlerin kıymeti harbiyesi yoktur.

 2) Resulullah‘ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) tek mecliste verilen üç talakı bir talak olarak kabul ettiği gibi, bir mecliste verilen üç talakı de geçerli kabul ettiğine dair rivayetler bulunmaktadır.

 İbn-i Teymiyye’nin bu konuda başka sahih hadis bulunmamaktadır iddia’sı mesnedsiz bir iddia’dır.

 Cumhur ulemanın delilleri diğer görüş sahiplerine nazaran daha kuvvetli olduğundan, ehl-i sünnet ve’l cemaat bir mecliste verilen üç talak geçerlidir görüşündedir.

 

Şub-6-11

sahabe mezhebi

BİSMİHİ TEALA

Hz. Peygamber’e (Sallallahu aleyhi ve sellem) yetişerek ona iman etmiş ve örfen ‘’arkadaş’’ denilebilecek bir süre onunla birlikte bulunmuş kimselerden (sahabe )(1) bazıları fıkhi bilgileri ile meşhur olmuşlardır. Onların Hz. Peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) ölümünden sonra müslümanların karşılaştıkları çeşitli hukuki ve sosyal problemlere getirdikleri çözümler, ilk devir alimleri tarafından bize intikal ettirilmekle kalmayıp hukuki faaliyet ve görüşlerinin teşri değeri de İslam hukuk metodolojisinde genişce tartışılmıştır.(2)

Ancak sahabenin söz ve davranışlarının amm bir nass‘la karşılaşması halinde, onun ‘’tashih’’ etme güçünün bulunup bulunmadığı konusu ihlilaflı bir konudur. Ancak burada öncelikle bir kavram farklılığına işaret edilmelidir: Hadis usulcüleri sahabi sözlerine, haberin isnadının sahabe de son bulması, ve peygamber’e (Sallallahu aleyhi ve sellem) ulaşmaması sebebi ile ‘’mevkuf hadis’’ adını verirken (3) ulema bunları ‘’sahabe kavli, sahabe reyi, sahabe içtihadı, sahabe fetvası, sahabe mezhebi, sahabe fiili, ravinin kavli’’(4) gibi çeşitli isimlerle anmaları, onların Hz. Peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) söz, fiil ve takrirleri ile onu dışındaki şahısların söz ve davranışlarının teş’ri deki yerini tespit konusunda gösterdikleri hassasiyetin bir ifadesidir.

Sahabe görüş ve uygulamalarının ‘’tahsis’’ delili olması konusundaki görüşleri iki ana gruba ayırmak mümkündür. İmam-ı Şafii’den (rahmetullahi aleyh) rivayet edilen bir görüşe ve Gazali, Razi, İbn’ü-l hacib gibi Şafii ve Maliki usulcülerle, Hanefiler’den Ebu’l-Hasan el-kerhi ve Zahiriler’den İbn-i Hazm’a (rahmetullahi aleyhim ecmain) göre, bir sahabe’nin sözü diğer sahabiler arasında yaygınlık kazanmamış ise, muhalefet ettiği amm haberi bizzat kendisi rivayet etse dahi amm‘ı tahsis edemez.(5) Diğer taraftan Şirazi (rahmetullahi aleyh) ise, kendi mezheplerin de sahabe sözünün tahsis delili olarak kabul edildiğini söylemiştir.(6) Her ne kadar İmam-ı Şafii’nin (rahmetullahi aleyh) sahabe sözünün ilam ifade ettiğine dair sözleri (7) bu tespiti destekler görünüyorsa da, gerek Gazzali’nin (rahmetullahi aleyh) değerlendirmeleri(8) gerekse İbnü’l-Kayyim el- Cevziyye‘nin (rahmetullahi aleyh) sahabe sözü hakkında İmam Şafii’nin (rahmetullahi aleyh) son görüşünde (kavl-i cedid) tek bir harfin dahi muhafaza edilmediğine dair tespitleri (9) Şirazi’nin (rahmetullahi aleyh) bu iddiasının aksine unsurlar taşımaktadır. Hatta bu konuda İmam Şafii’nin (rahmetullahi aleyh) ‘’aynı asırda yaşasaydım, mutlaka kendisini reddedecek olduğum bir kişinin görüşü sebebiyle, hadisi nasıl terk ederdim?’’ (10) cümlesi, bu konuda ki görüşlerini açık bir şekilde ifade etmektedir.

 Sahabe görüş ve uygulamalarının tahsis delili olmadığını savunan bu ulemaya göre, amm haberin şer’i bir delil olduğunda ittifak edilmiştir. Sahabe söz ve davranışları ise şer’i bir hüccet değildir. Kaynak değeri bulunmayan bir görüş veya fiil ile şer’i bir hücceti terketmek doğru bir davranış olamaz.(11) Üstelik bizzat sahabe,umumi haberler karşısında kendi içtihadlarını terk etmenin yanında, birbirlerinin görüş ve davranışlarına da muhalefet etmişlerdir. Eğer onların söz ve davranışları şer’i bir delil olsaydı bizzat kendi muhalefetleri caiz olmazdı. Bu realite, ravinin (sahabi) muhalefet veya tahsisinin sadece kendi içtihad ve araştırmalarının bir sonucu olduğunu göstermektedir.(12) Eğer o, bir haberin muhtemel manalarından birini almışsa ve bu mananın tevkifi olma ihtimali bulunuyorsa, onun tevkifi bir mana olduğunu başka bir delil ile öğrendiğini belirtmedikçe, ona uymak gerekmez.(13)

Hanefi ve Hanbeli usulcüleri ise, bazı ayrıntılar bulunmakla birlikte genel olarak sahabe mezhebinin ‘’tahsis’’ delili olacağını kabul etmişlerdir.(14) Onlar, sahabe mezhebinin kıyastan daha üstün bir delil olduğunu, has olan bir sahabe sözünün delalet bakımından amm‘dan daha kuvvetli olduğunu savunmuşlardır. Bu durumda, onunla amel edilmezse, sahabenin delilsiz bir şekilde amm haberi terk ettiği vehmi ortaya çıkacaktır. Bu ise sahabe’yi fısk ile itham etmek anlamına gelir. Halbuki onların adeleti konusunda icma bulunmaktadır.(15) Diğer yandan,ravinin amm bir habere aykırı görüşü ya bir habere ya da bir zanna dayanmış olabilir. Hz. peygamber’den (Sallallahu aleyhi ve selem) gelen bir habere dayanıyor ise ona dönmek gerekir. Şayet onu,kendi akli muhakemesinin sonucu olarak söylemişse, bu takdirde onun Hz. Peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) terbiyesinde yetişmesi, nass‘ların nuzül ve vürud sebeblerini daha iyi bilmesi ve bunun sonucu olarak şari’in amaçlarını (makasıd) kavrama imkanına daha fazla sahip olması sebebiyle, onun grüşleri bizim görüşlerimizden daha üstündür. Kaldı ki, onların görüşleri kendi içtihadları olsa dahi bu, sahabe olmayanların içtihadlarından amel edilmeye daha layıktır.(16)

Bu iddialara rağmen, sahabenin bir delile dayalı olarak görüş belirtmiş olması sadece bir ihtimaldir. Halbuki, ihtimallerde asl olan onun mevcud olmamasıdır. Ayrıca Hz. Peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) terbiyesinde yetişmelerine rağmen, onların görüşlerinin bizimkinden üstün olması da bir ihtimaldir. Burada, bazen bizim görüşlerimizin de onların görüşlerinden üstün olma ihtimali bulunmaktadır. Öte taraftan, sahabenin kuvvetli zannederek kendisiyle amm‘ı terk ettiği delil gerçekte zayıf olabileceği gibi, sahabe bu zannında yanılmışta olabilir. Bütün bu ihtimaller karşısında, apaçık bir delilin terk edilmesi isabetli bir görüş değildir.(17)

Tahsis taraftarlarından bazıları ise, sahabe söz ve davranışlarının tahsis delili olabilmesi için birtakım şartlar ileri sürmüşlerdir. Buna göre, amm nass‘a aykırı görüş bildiren sahabi veya ravinin söz konusu amm‘dan haberdar olması ve onu bilmesi gereklidir. O zaman, sanki hem amm‘ı hem de ona muhalif başka bir haberi rivayet etmiş gibi olur. Eğer burada amm habere aykırı olan hadisin ravisi bizzat kendisi ise bu takdirde onunla tahsis caiz olur.(18) Ancak Ebu Hamid el-isfirani, Süleym er-razi ve Şirazi (rahmetullahi aleyhim) gibi bazı usulcüler ise, bunun tam aksine olarak sahabinin söz ve davranışlarının, amm haberin ravisi olmaması ve söylediği sözün yaygınlık kazanması, fakat herhangi bir sahabinin de ona muhalefet etmemesi halinde tahsis delili olacağını söylemişlerdir.(19) Ne var ki, böyle bir durum en azından sukuti icma sayılmalıdır.O zaman da, onun tahsis delili olması bu konudan ziyade icma içerisinde incelenir.

Diğer yandan, Ebü’l-Hüseyin el-Basri sahabe söz ve davranışlarının tahsis delili olması konusunda, aslında umumun Hz. Peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetiyle tahsis edildiğini, ravinin mezhebinin ise Hz. Peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) tahsisine delil olarak kullanıldığını belirterek, sahabe mezhebini Hz. Peygamber’den (Sallallahu aleyhi ve sellem) rivayet edilen bir sünnet derecesinde kabul etmiştir.(20) Bu takdir de şu ihtimallerden biri bulunabilir: Ravi ya kendi arzu ve isteklerine dayalı olarak rivayette bulunmuştur ya da Hz. Peygamber’den (Sallallahu aleyhi ve sellem) aksine içtihad etmeye imkan bırakmayacak şekilde açık veya ihtimalli bir haber (nass) duymuştur. İlk iki şıkkı düşünmek, sahabenin dini hayatları açısından mümkün değildir. Son iki şıkka gelince onların her ikisi ile de tahsis yapılabilir.(21)

Sahabe görüş ve davranışlarının amm bir haberi tahsisine şu örnek verilebilir:

Hz.Ebu Hüreyre’den (radıyallahu anh) rivayet edilen bir hadiste,Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem): ‘’Birinizin kabını köpek yaladığı zaman onu yedi defa yıkasın’’ (22) başka bir rivayette ise ‘’ köpek yaladığı zaman, kabınız yedi defa yıkanmakla temizlenir. Birinci (bazı rivayetlerde sonuncu veya yedinci) sinde toprakla yıkanır’’(23) buyurmuştur. Bu hadiste, köpeğin yaladığı bir kabın yedi defa yıkanması emredilmektedir. Halbuki bu hadisin ravisi olan Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) böyle bir kabı üç defa yıkamıştır. (24) Onun bu hareketi, sahabe söz ve davranışlarının tahsis delili olduğunu savunanlara göre, yukarida ki hadislerin hükmünü tahsis etmektedir.(25) Gerçi hadiste geçen ‘’yedi’’ veya ‘’üç’’ rakamlarının has birer kelime oldukları ve hass‘ın tahsisinin ise mümkün olmadığı söylenmişse de,(26) bu rakamların çoğul olması ve cemilerin umumu bir yana, burada bizi ilğilendiren husus, ravinin amm bir hükmü rivayet etmesi ve daha sonra da rivayet ettiği bu habere aykırı davranış içine girmesidir.

 Sonuç olarak, bu konuyla ilgili tartışmaların sahabi mezhebinin hukuki değeri hakkındaki ihtilflardan kaynaklandığı görülmektedir. Ancak ‘’ehl-i hadis’’ olarak nitelenen Maliki ve şafii’lerin, sahabe sözlerini sahabilerin re’y ve içtihadları olarak değerlendirmeleri ve diğer müçtehidlerin içtihadları ile denk tutmaları, bu doktirinlerin sırf eser taraftarı olmadıkları, ayrıca re’y ve içtihada da itibar ettiklerini göstermekte ise de, bir tarafta amm‘ın delaletinin zanni olduğunu ve bu sebeple tahsis delilin de kati veya zanni ayırımına gerek olmadığını savunurken, diğer tarafta sahabe söz ve davranışlarının şer’i bir delil olmadıkları gerekçesi ile tahsis işlevinden alıkonulması bir çelişki olarak görülebilir. Hatta kıyas ve mefhumlara tahsisi kabul edenlerin, en azından sahabenin kendi içtihadları sayılan bu görüşleri de tahsis delili olarak kabul etmeleri daha tutarlı olurdu. Sahabe görüş ve uygulamalarını şer’i bir delil kabul ederek onların dışına çıkmayan Hanefi’ler ise(27) bu tavırlarıyla, İmam-ı Muhammmed’in (rahmetullahi aleyh) de işaret ettiği gibi(28) sünnet ve re’y arasında hassas bir denge kurmuş bulunmaktadırlar. Ancak onlar, amm‘ın delaletinin ve onu ilk defa tahsis edecek delilin kati ve amm‘a bitişik (mukarin) olmasını savunurken, zanni olduğunu(29) ve mukarin olmadığı, hatta daha sonra (müteahhir) geldiği apaçık olan bir sahabi söz veya fiili ile amm nass‘ı ilk olarak nasıl tahsis edecekleri problemi, doktirinlerin kendi sistemlerini test etmeleri bakımından önemli bir örnektir. Sahabe sözlerinin ancak amm‘ın ikinci, üçüncü defaki tahsislerinde veya zan ifade eden haber-i vahidlerin tahsisinde geçerli kabul edilmesi, her haldeHanefi’lerin sistemlerine daha uygun olmalıdır. Netice itibariyle, sahabe görüş ve uygulamaları –bizzat Hz. Peygamber’den (Sallallahu aleyhi ve sellem) bir rivayet olma ihtimalleri saklı kalmak kaydı ile- en azından onların re’y ve içtihadlarıdır. Bu durumda bir yorum çeşidi olan tahsis, herhangi bir devir de yaşayan bir müçtehidin yaptığı kıyasla olduğu gibi, sahabenin re’y ve içtihadlarıyla da yapılabilmektedir.

1) süyüti, tedribü’r ravi: 396,399/ hatib bağdadi,el- kifaye, 99,101/
2) sahabi mezhebi hk. Klasik usul kitapların daki ‘’sahabe kavli’’ veya ‘’sahabe mezhebi’’ ile ilğili bölümler yanın da ayrıca Alai, icmalü’l isabe fi akvali’s-sahabe/ Muhammed İsmail şaban, kavlü’s-sahabi ve eseruhü fi’l-fıkhı’l- İslami
3) İbnü’s-salah ulümü’l-hadis,208/ Talat koçyigit,hadis ıstılahları,224
4) Şirazi, şerhü’l-lüma 2, 105,114 /Gazzali,el-müstesfa,2 112/ Amidi,el-ihkam 1,533
5) Ebü’l Hüseyin, el-mu’temet, 2 671 / Amidi a.g.e 1,533
6) Şirazi,a.g.e ,1 382
7) İmam-ı Şafii,er-risale 596/ el-um 2, 166,167
8 ) Gazali a.g.e, 271,274
9) İbn kayyim el- cevziyye,İ’lamü’l muvakkı’in 4 120
10) Şemseddin Ebu’s-sena el-isfahani,beyanü’l muhtasar şerhü muhtasar-ı ibn-i hacib,1,750
11) Ebü’l hattab,et-temhid,2 120/ amidi,a.g.e 533/ Şevkani, irşadü’l-fuhül 162
12) İbn Abdüşşekür, müsellemetü’s sübüt 1 355
13) Gazali a.g.e 2 113
14) Ebü’l Hattab,a.g.e 2 119/ Alai,a.g.e 2 1518/ İbn abdüşşekür,a.g.e 1 355
15) Amidi a.g.e 1 353/ Şevkani,a.g.e 162
16) Şİrazi,a.g.e 1 382/ Ebü’l Hattab,a.g.e 2 120
17) Amidi,a.g.e. 1 353 /İci, muhtasarı’l-münteha 2 151/ Şevkani,a.g.e,162
18) Ebü’l Hattab, a.g.e,2 119,120/ razi el-Mahsül 1 191/ İbn Abdüşşekür a.g.e1 355
19) Şirazi, a.g.e 1 381/ Alai,a.g.e 86,87/ Şevkani, a.g.e,161/ Şaban Muhammed kavlü’s-sahabe 107
20) Ebü’l Hüseyin, el-Mu’temet 2 671
21) Ebü’l Hüseyin, a.g.e 2 671
22) Buhari, vudü,33 /Müslim, tahare 89/İbn-i Mace,tahare 31
23) Müslim, tahare,92,93 / Ebu Davud, tahare, 37 / İbn-i Mace, tahare 31
24) Darakutni, sünen 1 66
25) Bu hadisin hükümleri hk. bk. Şevkani,a.g.e 1 46,48
26) Hadari,el-am ve’l has 249
27) İmam-ı Şerahsi, usül 2 105,106 /Semerkandi,Mizan 447
28) İmam-ı Şerahsi a.g.e 113
29) Sahabi görüş ve uygulamaları zanni oluşu hk.bk. İci Şerhu muhtasarı’l munteha 2 152

BİSMİHİ TEALA

 ALLAH (Celle celalühü) insanları yaratırken her insanın fıtratını farklı biçimde yaratmış ve her insanın idrak, öğrenme, kavrama, meziyetlerini bir birinden farklı olarak yaratmıştır. Bunun doğal bir sonucu olarak her insanın dünya ve ahiret kurtuluşunu farklı yollarda araması olarak gelişmiştir. Bu farklılık gereği birinin kurtuluş olarak ortaya attığı bir şeyi diğer birinin kabul etmemesi bu farklılığın sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla insanların kurtuluş olarak hangi şeyi kabul edeceklerini tayin etmede bazen aklı kabul etmesi de mümkündür. Bu durum da aklı kurtuluş olarak kabul edenlerin gündeme getirdikleri her şeyin kabul edilmesi bir zaruretin gereği olması gerekir di ki, bunun kabul edilmesi kolay kolay mümkün olamazdı. Zira ehli sünnet ve’l cemaat ‘’ Fıkıhta ve şeriatte rey ve mücerret akıl ile hüküm vermek bid’at ve sapıklıktır. Tevhid ve sıfat ilmin de sadece akıl ile hüküm vermek ise bundan daha büyük bir sapıklık ve bid’attır.’’ (Fıkh-ı ekber, sh: 28) hükmü hususun da müttefiktir.

 Resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetine gereken her şeyi öğretmesi bu mananın anlaşılması hususunda yeterli bir delildir. Nitekim ‘’ وَإِنَّمَا بُعِثْتُ مُعَلِّمًا ‘’ (Şüphesiz ben ancak bir muallim olarak gönderildim) (İbn-i Mace, 234) buyurması bu manadadır.  Resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) öğrettiği her ilim ümmetinin emaneti muhafaza etmesinde bir kolaylık olarak kendisini göstermiştir. Resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve selem) öğrettiği her ilimi kur’an-ı kerimden alması, kur’an’ın mucize olmasından kaynaklanmaktadır. Nitekim İmam-ı Kurtubi(rahmetullahı aleyh) kur’an’ın mucize olmasını izah ederken ‘’ Kur’an-ı kerim’in mucizelerinden birisi de ilimdir. Helâl, haram ve diğer hükümleri ile insanlığı ayakta tutan, ailevi ve beşeri münasebetleri düzene koyan ve insanın iki cihanda saadet yollarını gösteren ilim kur’an-ı kerim’dir.’’ demektedir. (Camiu li ahkami’l kur’an c:1 sh: 75)

 Burada önümüze ilmin ne olduğu sorusu çıkmaktadır. Ehl-i sünnet uleması ilmi tarif ederlerken, ‘’ İlim, ma’lum olanın, olduğu hal üzere bilinmesidir.’’ ( İmam-ı Nesefi, bahru’l kelam, sh:15) şeklinde tarif etmişlerdir. Ehl-i sünnet uleması ilmi elde etme hususun da akıl yürütme yanında haber ve duyu organları ile olduğunu da beyan etmektedir. (Pezdevi, akaidi ehl-i sünnet sh:9)

 İslâm dünyasın da aklı esas alan ilk kişi Hasan Basri’nin (rahmetullahi aleyh) sohbetlerine devam ederken ayrılan vasıl b. Ata olmuştur. Onun bu şekilde davranışı mutezile olarak isimlendirilmesi Hasan Basri’nin (rahmetullahi aleyh) ‘’ Vasıl bizden itizal etti’’ sözünden sonradır. Bu akımın en belirgin alametlerinden birisi ‘’ Akıl ile nakil çelişirse, akıl esas alınır, nâkili te’vil ederiz.’’ şeklinde ifade edilmektedir. Mutezilenin ‘’ Kur’an ve sünnetten başka delil tanımayız, bunları da kendi aklımıza göre te’vil ederiz.’’ şeklinde ki anlayışlarına ehl-i sünnet uleması gereken cevabı vermiştir. Mutezileyi en sert biçimde tenkit edenlerden birisi de Mustafa Sabri efendi (rahmetullahi aleyh) olmuştur.   

 ‘’ Halkın ağzın da sakız olan kadere imanın, bilen, bilmeyen herkesçe tersi konuşulur olması, Müslümanların kader yüzünden ithama uğraması çok tuhaftır!.. Müslümanların çoğu, bizzat kendilerini itham altında tutmaktadır. Bunlar arasın da, İslâm yolunda mücadele ve irşad iddiası ile ortaya çıkanların olması da göze çarpmaktadır. Bunlardan bir kısmı Müslümanları kaza ve kadere imanları sebebiyle tentid ederlerken, bir kısmı da uyanık olmaları gerektiğini söylemektedirler. Onlar arasında, İslâm itikadını zayıflatma uğruna gösterdikleri her gayreti az bulup, yorulmak bilmeyen batılı düşmanlarda bulunmaktadır. Muhakkak ki, dışarıdan ithal edilen fikirlerin en şerlisi,  giriş yönüyle en gizli olandır. Tıpkı düşmanın büyüğü, düşmanlık olarak en gizli olanı olduğu gibi. Müslümanların çöküşünü şiddetlendiren ve onların yakalandıkları hastalıkların en sonuncusu batıyı taklid hastalığıdır. Şiddet ve hasarda frengi hastalığı dahi buna denk olamaz. İşin tuhafı, bu hastalık tedavi etmek isteyenlere farkına varmadan bulaştı… Ölmek üzere olan ordu gibi kalabalıklar bunun cabası. Mısırda ki din adamları bu hastalığı zararsız görüyorlar. Avrupa’nın getirdiği kıyafetin zararını hafif gördüler. Bu kıyafeti daha çok islâm’a değil örfe, âdete, geleneklere zarardan saydılar. Kafire şekli benzemeyi küfür alâmetlerinden kabul etmediler.

 Şurası bir gerçek ki, Arap dünyasında kavmiyet şuuru hızla yükselmektedir. Ve ben derim ki, bu kavmiyet şuuru, İslâmi şuura galip gelecektir. Mısır’lı ulema ve müelliflere; Müslüman Türkiye’nin uğradığı felaketler, İslâm’dan zorla uzaklaştırılma çabaları ve uğradıkları musibetler hiç tesir etmedi, hala da etmiyor. Bütün bunlar umum belvâ haline gelen batıyı taklid hastalığından kaynaklanmaktadır. ‘’ (Mustafa Sabri Efendi, mevkıfu’l beşer, sh:7)

 Görüldüğü üzere Mustafa Sabri Efendi (rahmetullahi aleyh) çağdaş mutezile’nin öncülerinden olan Efgani ve Muhammed abduh gibi islâmın temiz ve nezih akaidini bozma çabaları içerisinde olanlara gereken cevabı vermektedir…..