Nis-13-10

fetret devri

BİSMİHİ TEALA

Alıntı:
1) Fetret devri insanları için “ehli necat” ifadesini nasıl anlamalı, nurcuların dediği gibi cennete girerler şeklinde anlamak doğru mudur ? Bunu söyleyen müçtehit imam varmıdır, “ehli fetret ehli necat” demişler ancak cennete girerler dememişler diye biliyorum..

Ehl -i necat meselesi zamanımızda ortaya çıkarılmış bir mesele olmamakla birlikte, özellikle son dönemlerde bir kesimin devamlı işlediği bir konu olması hasebiyle devamlı gündemde olmaktadır.Ehl-i fetret insanlarının cennete girmesi (veya ehl-i necattan sayılması) meseleside daha önceden de tartışılmıştır. Hatta bunun ateşli savunucularından olan Fazlur rahman oğlunun papaz olmasına tepki gösterince oğlunun: ‘’Baba, üç dinin mensublarının cennete gireceğini söyleyen sen değil misin? Şimdi niçin benim hristiyanlığa geçmemi tepki ile karşılıyorsun?” cevabı bilinmektedir.Osmanlının son yetiştirdiği alimlerden olan Ö.N. Bilmen (rahmetullahi aleyh) ‘’Muhtasar akaid ilmihali’’ isimli eserinde bu meseleyi şu şekilde izah etmektedir.

‘’ Bazı ulemaya göre ehl-i fetret üç kısımdır: Birincisi, zaman-ı fetrette yaşadıkları halde akıl ve nazarlarıyla vahdaniyet-i ilâhiyeyi tasdik edenlerdir, Bunlar ehl-i cennettir. İkincisi, Cenab-ı ALLAH’a (Celle celalühü) şerik ittihaz edenlerdir, bunlar ehl-i nardır. Üçüncüsü, gaflet üzere olup fikr-i ulûyiyetten zahil bulunanlardır. İşte ihtilaf bu kısım hakkındadır.’’

Alıntı:

2) Bu zaman fetret devri gibi algılanabilirmi ? veya bazı bölgedekiler, mesela rusyada bir dağ köyünde bir şeyden habersiz hiristiyan köylüler ehli fetret olabilirlermi, hak din diye babadan atadan hiristiyanlığı öğrenmişler ve samimiyetle! kilisede Tanrılarına dua etmişler,bunlara islami tebliğ gememişse yinede cehennememi gidecekler?

Öncelikle fetret ne demektir? Lügatta fasıla, ara, kesilme gibi manalara gelen fetret istılahi olarak peygamberlerin gönderilmesine ara verilerek, vahyin kesildiği zamana denilir. Özellikle İsa (aleyhi’s-selam) ile peygamber (Sallu aleyhi ve sellem) arasında geçen 450 ile 600 yıllık dönem arasına verilen isimdir.

Dolayısıyla bir dönemin fetret olabilmesi için iki peygamberin arasının olması gerekir. Eğer zamanımıza fetret dönemi dersek tekrar bir peygamberin gelmesi gerekmez mi? O zaman peygamberin (Sallu aleyhi ve sellem) son peygamber olmaması gerekir ki, bu da kur’an’a zıt bir şey olur.

Üstad hazretlerinin (rahmetullahi aleyh) bu dönemi fetret olarak söylemesini anormal bulmuyorum. Zira kendisi (hafızam beni yanıltmıyorsa) amelde Şafii mezhebi mensubuydu. Dolayısıyla Eş’ari mezhebinin kabul ettiği bir şeyi yinelemiş olmaktadır.

Bu fakirin anormal bulduğu F. Gülen hoca’nın bunu savunurken ortaya koyduğu misallerdir. Kendisi ‘’ Kelam kitablarının anlattığına bakılırsa devrimize fetret devri, bu devrin insanına da fetret devri insanı demek zordur.’’ Derken, zamanımızda ki gerek sosyal hayattaki bazı şeyler, gerekse felsefi akımların ve bazı Avrupa ülkelerinde ki yeni Müslüman olup ta ‘’daha önce neden bize gelipte islâmiyeti anlatmadınız?’’ sözlerini söyleyen kişilerin bu sözlerine dayanarak bu zaman fetret zamanıdır demek suretiyle çelişkiye düşmesidir.

Zamanımızın fetret zamanı olduğunu ifade etmek ve cehaletin mazeret olabileceğini söylemek insanlara suiistimal kapısını açmak demektir. Bu ise önü alınamayacak şeylere sebeb olabilir.

Sorunun ikinci bölümünün cevabını yine Ö.N.Bilmen’in (rahmetullahi aleyh) kitabından verelim:

‘’ “Zaman-ı fetrette yaşayan ve kendilerine savt-ı nübüvvet vâsıl olmayan kimseler dahi Allahü Teâlâ Hazretleri’ne imân ile mükelleftirler. Çünkü, kuvve-i akliyeleri, fıtrat-ı selîmeleri kendilerini tevhide, ma’rifetullaha sâiktir. Lâkin, bunlar şer’î ahkâm ile mükellef olmazlar. Zira, bu gibi hükümler Enbiyâ-ı İzam tarafından tebliğ olunmadıkça akıl ile idrâk olunamaz.

Fetret, inkıta manasınadır. Bi’set-i enbiyânın inkıtaiyle vahy-i İlâhî’nin münkatı olduğu zamana denir. Hazret-i İsa ile Hâtem-ül Enbiyâ Hazretleri’nin arasındaki zamana ıtlakı mâruftur. Böyle bir zamanda yaşayan insanlara ehl-i fetret tesmiye olunur. Bi’set-i Nebeviyye’den sonra dünyaya geldikleri halde şâhik-i cebelde veya arzın meçhul bir kıtasında yaşadıkları için kendilerine savt-ı İslâm vâsıl olmayan eşhas dahi ehl-i fetret hükmündedir.

Binaenaleyh bunlar bu cihetle mazur olduklarından namaz, oruç gibi şeri ahkâm ile mükellef olmazlar. Ancak Allahü Teâlâ’ya imanın bunlara farz olup olmaması hususunda ihtilâf vardır.

Eş’arîye’ye göre mücerred akıl ve nazar ma’rifetullah da kâfi değildir. Herhalde Allahü Teâlâ’ya imanın vücûbu şer’i şerif ile sabit olur. Ehl-i fetret adem-i imanından nâşi azab-ı nâra müstehak olmaz. Nitekim, “Biz bir kavme Resul göndermedikçe azab etmeyiz” (İsrâ Sûresi, 15) nass-ı Kur’anîsi de bunu nâtıktır.

Fakat Mâtüridiyye Eimmesi derler ki: Allah Teâlâ’ya imân etmek fıtrat muktezasıdır. Herkes aklen tevhid-i Bâri’nin hüsnünü idrâk edebilir… Bir insan nerede ve hangi zamanda bulunursa bulunsun, daima nazar-ı intibahına çarpan binlerce hilkat bediâlarını görür dururken bunların azîm mübdiinin vücuduna aklen istidlal edememesi tecviz olunamaz…

Âyet-i celîleyle nefyolunan azabtan maksad ise dünya azabıdır, âhiret azabı değildir. Yahut bu âyet-i kerîmenin nâtık olduğu adem-i tazip, idrâki mümkün olmayan ahlâk-ı şer’iyyenin adem-i icrası haline aittir. Yoksa, aklen tahsili mümkün olan ma’rifetullahın terkine şâmil değildir. Binaenaleyh ma’rifetullah hususunda hiçbir âkil mazur olamaz

Alıntı:

3) İslamı ve Muhammed aleyisseşamı hahamdan papazdan duymuş ancak sah!te din, ve sah!te peygamber diye dinlemiş hep.. bu kişiler tebliğ edilmiş hükmündemi yoksa değilmi ? İmamı gazaliden ” tebliğ kabule şayan değilse tebliğ sayılmaz” dediği rivayet edilir doğrumudur ?

Bu suale cevap olarak, İmam-ı Gazali (rahmetullahi aleyh) Hazretleri’nin aşağıdaki tasnifine göz atalım, Bu tasnifinde İmam-ı Gazâlî (rahmetullahi aleyh) Hazretleri o zamanda yaşayan Hıristiyanların ve henüz Müslüman olmamış bulunan Türklerin durumunu ele almakta ve şöyle buyurmaktadır:

“İnancıma göre, inşâ ALLAH (Celle celalühü), zamanımızdaki Rum, Hıristiyan ve Türklerin pek çoğunu da Rahmet-i İlâhiye şümulüne alacaktır. Bunlardan maksadım, uzak memleketlerde yaşayan ve kendilerine İslâm’ın daveti ulaşmayan Rum ve Türklerdir. Bunlar üç kısımdır:

a. Hazret-i MUHAMMED’in (Sallu aleyhi ve sellem) ismini hiç duymamış olanlar.

b. Hz. Peygamber’in (Sallu aleyhi ve sellem) ismini, sıfatlarını ve gösterdiği mu’cizeleri duymuş olanlar. Bunlar İslâm memleketlerine komşu olan yerlerde veya Müslümanlar arasında yaşayan kimselerdir, kâfir ve mülhidlerdir.

c. Bu iki derece arasında bulunan grupdur. Hz. Peygamber’in (Sallu aleyhi ve sellem) ismini duymuşlarsa da vasıf ve hususiyetlerini duymamışlardır. Daha doğrusu bunlar Hz. Peygamber’i (Sallu aleyhi ve sellem) tâ küçüklüklerinden beri “İsmi MUHAMMED(Sallu aleyhi ve sellem) olan -hâşâ!- yalancının biri peygamberlik iddiasında bulunmuştur” şeklinde tanımışlardır. Tıpkı bizim çocuklarımızın Adı el-Mukaffa’ olan yalancının biri ALLAH’ın (Celle celalühü) kendisini peygamber olarak gönderdiğini iddia etmiş ve yalancı olarak peygamberliği ile meydan okumuştur sözünü duymaları gibi. Kanaatime göre bunların durumu birinci grubda olanların durumu gibidir. Çünkü bunlar Hz. Peygamber’in (Sallu aleyhi ve sellem) ismini, haiz bulunduğu vasıfların zıdlarıyla birlikte duymuşlardır. Bu ise hakikati araştırmak için insanı düşünmeye ve araştırmaya sevk etmez.”(İmam-ı Gazali, İslâm’da Müsamaha (Tercüme: Süleyman Uludağ), s. 60-61.)

 

 

Gonderen Karasahin
Kategori : Akaid
Tags: , , , , ,

Yorumlar (0)

BİSMİHİ TEALA

 Kelbî’nin (radıyallahu anh) rivayeti üzerine (İsa (Aleyhi’s-selâm) ile Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem)  arasında) dört peygamber geldi.

Üçü İsrail oğullanndandı.

Biride araplardandı…

Araplardan gönderilen peygamber Hâlİd bin Sinan el-Absî’dir (aleyhi’s-selâm) (Irşadü- Akli’s-Selim ilâ Mezâyâ’1-Kur’ân-ı kerim (Ebû Suûd Tefsiri) c. 3, s. 22)

Denildi ki:

İsa’dan (aleyhi’s-selâm) sonra Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) hazretlerine kadar hiçbir peygamber gönderilmedi. Münasip (ve sahih) olan da budur. ( Irşadü- Aklis-Selim ilâ Mezâyâ’l-Kur’ân-ı kerim (Ebû Suûd Tefsiri) c. 3, s. 22)

 

 Zira siâ “fetret” kelimesindeki tenvin, tefhîm mana­sınadır.

Tefhîm makamına da layık olan, (tam bir fetret olup) in­sanların o bir peygambere tam ve kemâl derecesinde muhtaç olmalarından sonra Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) hazretlerinin onlara bir minnet (ve bir nimet) olarak gönderilmesi makamına layık olan tam fetrettir.

İsa’dan (aleyhi’s-selâm) ve vahyin kesilmesinden sonra uzun bir zamanın geçmesi sebebiyle (insanlığın) vahyi ve Efendi­miz (Sallallahu aleyhi ve sellem) hazretlerinin gönderilmesini ALLAH (Celle celalühü)  tarafından büyük bir nimet olarak saymaları ve kabul etmeleri içindir…

ALLAH (Celle celalühü) rahmet kapısını açtı. (Vahiy ve Efen­dimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) hazretlerinin gönderilme) hüccetiyle onları ilzam etti.

Yarın (kıyamet gününde) gafletlerinden dolayı itiraz edip, kendi aralarından kendilerine bir peygamberin gönderilmediğini bahane etmesinler ve böyle bir illete sarılmasınlar, diye ALLAH (Celle celalühü) haz­retleri Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) hazretlerini gönderdi. İrşâd’ta da böyle­dir. (Ebû Suûd Teftin: c. 3, s. 22)

Hadis-i şerifte buyuruldu:

-”İnsanların içinden Meryem oğlu İsa’ya (aleyhi’s-selam) en yakın olan be­nim! Muhakkak ki benimle onun arasında hiçbir peygamber yok­tur.” (Buhârî: 3186, Müslim: 4360)

Ibn-i Melek (rahmetullahi aleyh) buyurdular:

Bu hadis-i şerif, “Havariler, İsa’dan (aleyhi’s-selâm) sonra pey­gamberler idi…” diyen kişinin sözlerini bâtıl kılar, (lbni Melek’in (rahmetullahi aleyh) sözleri) bitti. (İsmail Hakkı Bursevi Ruhu’l Beyan Tefsiri 6/396-397)

Ağu-21-08

Elfâz-ı Küfür

BİSMİHİ TEALA

İslâmiyet, müntesiplerinin bütün bir hayatları boyunca ister itikadı, ister ameli bakımdan dikkat etmeleri lâzım gelen hükümleri açıklamıştır. Ve bu hükümlerin bazıları riayet edilmeleri veya edilmemeleri sebebiyle müslümanı MÜRTED; bir diğer ifadesiyle KÂFİR kılacak mahiyettedir. Onun için müslüman, hayatı devam ettiği müddetçe sözlerine ve hareketlerine mayınlı bir tarlada dolaşıyormuşçasına dikkat etmelidir. Ama bunun için de inanmış olduğu esasları en azından sathî, icmâlî olarak da olsa bilmek mecburiyetindedir. Zira İslâm Hukuku’na göre CEHALET MAZERET SAYILMAZ.

1) İMAN ESASLARI İLE ALÂKALI KÜFÜR SÖZLERİ:

a) ALLAH (Celle celalühü) Hakkında:

ALLAH’ı (Celle celalühü) büyüklüğüne ve ulûhiyetine uygun olmayan bir şekilde vasıflamak, isim veya emirlerinden biriyle alay etmek, hafife almak, ALLAH’ı (Celle celalühü) yarattıklarına benzetmek, ALLAH (Celle celalühü) şunu bilir de bunu bilmez, burada ALLAH’ın (Celle celalühü) hükmü geçmez, buranın ALLAH’ı (Celle celalühü) benim, falan ALLAH’ın (Celle celalühü) unuttuğu insanlardandır, falan yer ALLAH’ın (Celle celalühü) unuttuğu yerlerdendir, şu insanı ALLAH (Celle celalühü) niye yarattı bilmem ki, ALLAH (Celle celalühü) şuna verdiği canı alamıyor, şu işi ALLAH (Celle celalühü) bile emretse yapmam, ALLAH (Celle celalühü) beni niye yarattı ki, zira dünyada hiçbir şey vermedi, ALLAH (Celle celalühü) cimridir, ALLAH’tan (Celle celalühü) korkmuyorum, … vb. sözleri söylemek küfürdür.

 

b) Peygamberler Hakkında

Peygamberlik müessesesini toptan inkâr etmek, peygamberlerin bazısını kabul edip, bazısını inkâr etmek, onlara ulûhiyet isnadında bulunmak, peygamberlerin yalan söyleyebileceğinin mümkün olduğuna inanmak, tevatüren menkul mucizeleri inkâr etmek, onlara sövmek, zina isnadında bulunmak, alay etmek, hafife almak, mesela-, Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) için hakaret kasdıyla “O bir çobandı” demek, şunu Hz. Muhammed (Sallallahu aleyhi ve sellem) bile emretseydi yapmazdım, falan Peygamber olsaydı itaat etmezdim, … vb. demek küfürdür.

c) Melekler Hakkında:

Meleklerin mevcudiyetine inanmamak, onlarla alay etmek, mesela; “Cebrâil, Mikail de olsa falan kişinin şahidliğini kabul etmem” veya birisine “Seni görmek Azrail’i görmek gibi geliyor” demek, …vb. küfürdür.

d) Kitaplar ve Kur’an-ı Kerim Hakkında:

Kur’an-ı Kerim ve Semavî kitabların ALLAH (Celle celalühü) kelâmı olduğunu inkâr etmek, Kur’an’ın bir tek âyetini hatta lâfzını, hükmünü inkâr etmek, Kur’an’ı alay ederek okumak, ona sövmek hükümlerini hafife almak küfürdür.

Birçok ehl-i sünnet ulemâsına göre “Kur’an mahlûktur” demek küfür olmakla birlikte bunun aksini savunanlar da vardır.

e) Âhiret Hakkında:

Âhiret’i ve ona tealluk eden bütün halleri, yani kabir azabını, hasrı, neşri, hesabı, mizanı, sırat’ı, şefaat’i, cennet ve cehennemi inkâr etmek, âhirette kâfirlerin azab göreceğinden şüphe etmek küfürdür.

f) Kaza-Kader Hakkında:

Kaza ve kaderi inkâr etmek, “hayrı ALLAH (Celle celalühü), şerri şeytan yarattı, bazı şeyler ALLAH’ın (Celle celalühü) takdiri ile olmaz, ALLAH’ın (Celle celalühü) dilemediğini insanlar işleyebilir” …vb.şeyleri söylemek küfürdür.

2) İSLÂM’IN ŞARTLARI İLE ALÂKALI KÜFÜR SÖZLERİ:

a) Namaz Hakkında:

Beş vakit namazı istihza kasdıyle terketmek, “bugüne kadar kıldım da ne kazandım, namaz kılarken geçirdiğim vakitler boşa gitmiş, namazdan bıktım usandım, namaz bana farz değil, hele bir evleneyim de veya hele bir 40 yaşıma gireyim de o zaman düşünürüz, teravih namazını Ömer (radıyallahu anh) icad etti” …vb. demek, sadece Ramazan’da namaz kılan birisine “Sair zamanlarda da kıl” denildiğinde “Ramazan da bir vakte 70 kat sevab veriliyor, dolayısıyla onlar bu kılmadıklarımı da karşılar” .. demek küfürdür.

b) Oruç Hakkında:

Oruç’u inkâr ve alay etmek, “Oruç bir aydan fazla olsaydı tutmazdım, oruç farz olmasaydı daha hayırlı olurdu, işte ağır bir ay daha geldi (Ramazan’ı kasdederek)”… vb şekilde sözler söylemek küfürdür.

c) Zekât Hakkında:

Zekât’ı inkâr etmek, “bu sıkıntılı ve zahmetli zararı daha ne zamana kadar ödeyeceğiz, fakire ne diye zekât verecekmişim ki, o da kazansın, kazanırken beraber mi kazandık, o benim malıma ortak mı” … vb. küfürdür.

d) Hac Hakkında:

Haccı inkâr etmek, “Hacca ne lüzum var, oraya gitmek Araplara para yedirmektir “…vb. şeyler söylemek küfürdür.

3) ÇEŞİTLİ KÜFÜR SÖZLERİ

“Zina ve livata helal olsaydı ben işlerdim ” diye temenni etmek, hayz halindeki kadın ile cinsi münasebeti helal görmek, ilim ehliyle (hocalarla) alay etmek küfürdür. Mesela; birisi sanki hocaymış gibi yüksek bir yere cübbe ve sarık giyerek oturduktan sonra elindeki uzun sopayla önünde oturan talebeleri dövse, bu da, buna gülenler de kâfir olur.

Küfür kelimesini ister şaka, ister ciddi olarak öğrenen, öğreten, konuşan, kâfirlere benzemek kasdıyla yapılan şeylerle de kişi kâfir olur. Mesela; beline zünnar veya ip, kemer..vs. bağlayarak “bu zünnardır” dese, veya mecusilerin Nevruz, Hristiyanların Noel bayramını onlarla beraber veya onlar gibi kutlayan kâfir olur.

Harama helal, helale haram diyen, başkasının küfrüne rıza gösteren, büyük günahlarda ısrar eden de kâfir olur.

4) GÜNÜMÜZDE ÇOK KULLANILAN KÜFÜR SÖZLERİ

Bir makale çerçevesi içerisinde bu sözlerin hepsini ele almak mümkün değildir. Yalnız bir fikir vermek ve vahid-i kıyasî yapılabilmesi için bazı misalleri sıralıyoruz.

Kur’ân çöl kanunudur, onu MUHAMMED (Sallallahu aleyhi ve sellem) kafasından uydurmuştur. Kâbe Arapların olsun, falan yer bize yeter, 14 asır önceki şeylerle bugün millet idare edilmez, Müslümanlık İslâm âleminin gerilemesine neden olmuştur, onunla bugün hiçbir şey yapılamaz, o halde bize her hususta Avrupalılara ayak uydurmak düşer, ALLAH’a (Celle celalühü) ibadetle vakit öldürmemeli, ben dünyaya yemeye, içmeye, gezmeye ve eğlenmeye geldim, ibadetle ne işim var, günümüzde faiz helaldir demek, içki, zina gibi haram olduğu kesin olan şeylere besmele çekerek başlamak, bu devirde maşallahla, inşaallahla iş olmaz, asır teknoloji asrı, helalmiş, harammış ben tanımam, haram mal bana daha sevimlidir, onun kafası şeriatla örümceklenmiş, ben ALLAH’ın (Celle celalühü) unuttuğu kimselerdenim, ALLAH (Celle celalühü) bana bu kadar dert, ızdırap verdi bir de namaz mı kılacakmışım, çok namaz kıldım, Kur’ân okudum ama hala fakirim, ALLAH (Celle celalühü) İblise lânet etmiştir fakat ben etmiyorum, ister Yahudi, ister Müslüman olun, benim yanımda eşitsiniz (1), kara kaplı kitaba bir bakayım, bütün senadid (büyükler) cehennemde, fakir fukara cennette benim ne işim var cennette, ALLAH (Celle celalühü) şu şu şu isteklerimi versin de sonra alsın namazını orucunu demek küfürdür.

Cima lafzıyla dine sövmek, haramı rızk kabul edip sonunda (elhamdülillah) demek, imanî meseleler için “beş para etmez” demek, müslümanlara içki satmayı helâl görmek, haram malı fakirlere sevap umarak tasadduk etmek, fakirin de haram olduğunu bildiği malın kendisine verilmesini müteakip hayırla duâ etmesi, ALLAH’tan (Celle celalühü) başkasına ta’zim kasdıyla yemin etmek, secde etmek küfürdür.

Büyük bir kişinin bir beldeye veya müesseseye gelişi münasebetiyle onun adına kurban kesmek küfürdür (2).

Gaybı bildiğini iddia ederek “ben yitik ve çalınmış şeyleri bulurum” demek. Hatta buna inanmak da küfürdür. Zira gaybı ALLAH’tan (Celle celalühü) başka kimse bilmez. Çeşitli belâ ve musibetlere maruz kaldıktan sonra “ALLAH’ım (Celle celalühü) şunu şunu şunu verdin, yapmadığın ne kaldı ki?” demek, fasık, sarhoş birisinin üzerine para saçmak küfürdür. Zira para saçanlar onun haline rıza gösteriyorlar demektir. Halbuki KÜFRE RIZA KÜFÜRDÜR.

Karının kocasına veya kocanın karısına “seninle bulunmaktansa kâfir olsaydım daha iyiydi” demekle -bunu söyleyen- kâfir olur.

B) EF’ÂL-İ KÜFÜR: (KÜFRÜ GEREKTİREN HAREKETLER)

1) Puta Tapmak: Puta, güneşe, aya, yıldızlara, ateşe secde etmek ve tapmak küfürdür.

2) Peygamber öldürmek küfürdür.

3) Mushafı pisliğe atmak küfürdür. Hatta buradan hareketle üzerinde Kur’an’dan bir âyet yazılı kâğıdı da kasten ve bilerek pisliğe atmak küfür sayılmıştır.

4) Kur’an-ı Kerim ‘i def ve ney gibi müzik âletleri ile çalarak okumak küfürdür. Zira burada Kur’an’ı hafife almak vardır.

5) Gayri müslimlerin kilise-havra-katedral gibi ibadet yerlerine ibadet niyetiyle gitmek ve buralardaki ibadetin başka yerlerde yapılacak ibadetlerden daha faziletli olduğuna inanmak küfürdür.

6) İbadet kasdıyla herhangi bir şahsa secde etmek de küfürdür.

7) Salib veya hac denilen Hrıstiyanların madalyonunu takınmak küfürdür.

8 ) Hrıstiyan ve Mecusilerin küfür alâmeti olarak kullandıkları kuşağı, yine zimmilerin aynı gaye ile omuzlarına attıkları kumaş (giyar) kullanmak küfürdür.

9) Mecusilerin giymiş oldukları şapkayı (kalensuve) onlara benzemek kasdıyla giymek küfürdür.

10) Sihir yapmak küfrü netice veren davranışlardandır.

Sihir meselesini burada uzadıya incelememiz mümkün değildir. Bununla beraber mevzuumuzla ilgili yönünü kısaca açıklayalım:

Sihrin te’sir ve hakikati var mıdır, yok mudur? Her ne kadar Mu’tezile sihrin hiçbir tesiri yok dese de ehl-i sünnet sihrin hakikati ve te’siri olduğuna hükmetmişlerdir. Her iki grubun delilleri incelendiğinde, ehl-i sünnet görüşünün tercihe daha lâyık olduğu görülecektir.

Burada işin can alıcı noktası, sihrin te’sirinin ister fayda, ister zarar olsun kişiye mutlak olarak değil de, ancak ve ancak ALLAH’ın (Celle celalühü) izniyle ulaşabileceğidir. Zira sihir zahirî sebeplerden bir sebeptir. Musebbibu’l Esbâb ALLAH’tır (Celle celalühü) O dilerse olur, dilemezse olmaz.

Sihir yapma, öğrenme ve öğretme İslâm âlimlerinin ekserisine göre haramdır. Zira Kur’an sihri zem makamında zikr etmiştir. Ve Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) Buhâri ve Müslim’de geçen bir hadiste ümmetini sakındırdığı yedi helâk edici şeyler içinde sihri de saymıştır.

Pekâla, sihir yapan (sâhir) kafir midir, değil midir? Sâhire mutlak olarak kâfir diyenler olduğu gibi, bir şarta ta’lik edenler, mesela; imana muhalif inanç, söz ve fiilde bulunması neticesi kâfir diyenler vardır. Bunlardan birinci gruba İmam-ı Azam, Ahmed b. Hanbel ve İmam-ı Mâlik, ikinci gruba ise İmam-ı Şâfiî girer. (radıyallahu anhum)

Birinci gruba göre, sihirbaz, sihrin haram olduğuna ister inansın ister inanmasın kâfir olur ve tevbeye davet edilmeden, hatta edilse bile kabul olunmadan öldürülür. Sihirbaz kadın ise öldürülmez, hapsolunur ve uygun bir şekilde dövülür.

İmam-ı Şâfi’ye (rahmetullahi aleyh) göre, sihir haramdır ama sihirbaz küfrü gerektiren bir şeyi itiraf ederse o şey sebebiyle öldürülür, yoksa sihir sebebiyle değil. Fakat, Fıkh-ı Ekber sarihi Aliyyu’l Kârî (rahmetullahi aleyh) bu hususta şu açıklamayı getiriyor ve İslâm’ın hâkim olduğu dönemlerde uygulamada bu merkezde olmuştur. “Sâhire mutlak mânâda kâfir demek uygun olmasa gerek. Zira bir sâhir, yapmış olduğu sihri bir insanın helaki, hastalığı, karı-koca arasını ayırmak için yapsa ve imanın şartlarından birisini inkâr etmese kâfir olmaz, ama arzı fesada verdiği için kadın-erkek ayırt edilmeksizin öldürülür. Buradaki illet yeryüzünü fesada vermek, bozgunculuk çıkarmak, düzen ve nizamı bozmaktır. Fakat sihrin helal oluşuna veya mutlak tesirine inanırsa mürted olur. Bu noktada ise erkek öldürülür, kadın öldürülmez. Zira illet irtidadtır.

Netice olarak sihir yapan, müslüman, zimmi, hür, köle ne olursa olsun, sihir yaptığını itiraf eder veya şahidlerle sabit olursa öldürülür.
Sihrin tesirine inanmaya gelince, daha önce de belirttiğimiz gibi hiç ALLAH’ın (Celle celalühü) iznini hesaba katmadan, sihre mutlak olarak inanan mü’min mürted olur. Meselâ; sihirbaz her istediğini yapabilir, büyü yaptırdım bunun tesiriyle karı-koca birbirinden ayrıldı, büyücüye gittim ben daha birşey söylemeden herşeyimi bildi… vb. sözleri söylemek küfürdür. Ve bütün bunlarla düşüncede Tevhid’in dışına çıktığı ve yeryüzünde fesadı netice verdiğinden dolayı kadın bile olsa öldürülür.

1) Kâhinlik de küfürdür. Kâhinler gaybi bildiklerini çalınan ve kaybolan malların yerlerini bulabileceklerini, ister yıldızların doğuş batışı ile isterse başka şekilde ileride olacak hâdiseleri bildiklerini iddia eden kimselerdir. Halbuki gaybi ALLAH’tan (Celle celalühü) başka kimse bilmez. Peygamberlerin ileride olacak hâdiselerden haber vermesi ise (haşa) kehanet yoluyla değil, vahy yoluyladır. Netice olarak kim gaybi bildiğini iddia ederse “falan sene altınlarım çalındı, cinci hocaya gittim buluverdi” derse veya buna benzer şeyler söylese, yıldız falına, el, kahve falına doğruluğuna itikad ederek baksa, baktırsa karşılığında para verse, hasılı bir kâhine gidip onun dediklerini tasdik ederse mürted olur ve öldürülür.

İRTİDADIN TESBİTİ VE SONRASI:

İrtidad hâdisesi ve İKRAR ile veya ŞEHADET ile sabit olur. Bunu müteakip mürted üç gün hapsedilir. Ve bu müddet içerisinde tevbe etmesi tavsiye ve telkin olunarak şüpheleri izaleye çalışılır. Eğer düşünmek için mühlet isterse veya tevbe etmesi umulur ise on günlük bir müddet verilebilir. Ama bu şekilde bir muamele yapmak şart değil belki mustahsendir. Zira mürted olan şahıs İslâm’ı tanımış, ona vâkıf olmuştur. Bu açıdan yeniden dine davet edilmesi sözkonusu değildir.

Bu müddet sonunda tevbe edip, İslâm’a tekrar dönerse hiçbir ceza verilmeksizin, salınır ama tevbe etmeyip reddinde ısrar ederse öldürülür. Öldürülen mürted yıkanmaz cenaze namazı kılınmaz ve müslüman kabristanına gömülmez.

Mürtedin tekrar dine dönmesi ise, kelime-i şehadet getirmesi ve küfre düştüğü noktadan teberri etmesi ile mümkün olur.

İrtidad eden kişinin nikahı ortadan kalkar. Binaenaleyh tevbe ederek tekrar müslüman olsa dahi tecdid-i nikah yapmak zorundadır. Burada şunu vurgulamak lâzım. İrtidad eden kadın ise talak vaki olmaz, ama erkek ise ulemânın ihtilafıyla birlikte esas olan görüş bir talak-ı bain’in vâki olacağı merkezindedir.

Mürted olan ana-babanın çocukları irtidad etmeden doğdu ise müslüman, sonra doğdu ise ana-babalarma tâbi olarak mürted sayılırlar.

Mürtedin ibadetlerine gelince, önceden yapmış olduğu bütün ibadetleri boşa gider. Yalnız bunlardan namaz ve oruc’u müslumanlığa döndükten sonra kaza etmemekle birlikte hac’cını kaza eder. İrtidad halinde iken geçirdiği ibadetleri ise ibadet ile mükellef olmadığından dolayı kaza etmesi gerekmez.

Bütün bunların arkasında tevbeleri kabul edilmeyen ve öldürülenler de vardır:

TEVBESİ KABUL EDİLMEYENLER:

1) İrtidad etmeyi âdet haline getirip, tekrar tekrar mürted olanın,

2) Peygamberlerden birine dil uzatmak suretiyle kafir olan müslümanın (3).

3) Ez. Ebû Bekr ve Hz. Ömer’e (radıyallahu anhuma) veya bunlardan birine dil uzatanın,

4)Sihir yapan ve sihrin tesirine mutlak olarak inanmak sebebiyle mürted olanın, velev ki kadın bile olsa

5) Zındık’ın, (4)

6) Adam boğmayı âdet haline getirenin,

7) Kâhin ‘in,

8 )İnsanları ilhad’a (sapıklığa) dâvet eden mulhidin,

9) Bütün haramları mubah sayan ibahilerin.

10) Münafıkların, tevbeleri kabul edilmeyip öldürülür.

NETİCE:
Ana hatları ile tesbite çalıştığımız bu mevzûda bütün müslümanlar olanca gayretlerini sarfetmeli ve telafisi mümkün olmayacak şeyleri söylememeli, davranışları yapmamalıdır. Çünkü bu gibi şeyler dünyevî ve uhrevî hiçbir cezaî müeyyideye bağlı olmayan şeylerde yani “Ahlâk Kuralları” çerçevesi içinde olsa, kısaca hatalı söz kalb ve gönül kırma karşısında bir özür dileme ile maddi bir hata, dikkatsizlik neticesi kırılan, yarılan şeyi tazmin etmekle problem kolaylıkla hallolunabilecek iken, üzerinde hassasiyetle durduğumuz ve bütün müslümanların da durmalarını, davranışlarına aksettirmelerini arzu ettiğimiz mesele hiç de o cinsten değildir.

O halde inancımızın gereği olan kâide ve prensiplerimize alabildiğine vâkıf olup, hayatımıza onları hayat kılalım. Gayret bizden TEVFİK ALLAH’tandır (Celle celalühü).

1) Zira onun küfrüne rıza gösteriyor. 2) Zira bu davranışla onu ALLAH’a (Celle celalühü) ortak koşmuş olur. Çünki kurban kesmek bir ibadettir ve neticede sevab umularak sadece ALLAH (Celle celalühü) için kesilir. 3) Zira bu kul hakkıdır, tevbe ile ortadan kalkmaz ve hadden öldürülür. 4) Zındık küfrünü gizleyip, Hz. Peygamber’i kabul eden ama insanları zındıklığa davet eden kişidir. Bu, tevbe etmeden önce yakalanırsa veya yakalandıktan sonra tevbe etse bile tevbesi kabul edilmeyip öldürülür.

Gonderen Karasahin
Kategori : Akaid
Tags: , , , , ,

Yorumlar (0)