BİSMİHİ TEALA

İslâm dini insanın fıtratında bulunan şehvet hissinin köreltilmesine, yok edilmesine razı gelmediği için, insanda ki bu güçlü dürtünün meşru yollar ile giderilmesini teşvik etmiştir. Bunun için evlilik müessesini kolaylaştırmış, hatta bazı zaruri haller de dörde kadar evliliğe ruhsat vermiştir. Ancak islâm evlilik müessesinin istismar edilmesinin önüne geçmek maksadı ile evliliğin devamlı olanını tercih ederek, süreli olan geçici evliliği (mut’a nikahı) yasaklamıştır. Zira evlilik sadece insanın fıtratında ki cinsel güdelerin giderilmesi maksadına yönelik değildir. Eğer islâm, evliliği sadece cinselliğin tatmin edilmesi olarak görseydi o zaman cinselliğin  geçici evlilik (mut’a nikahı)  ile giderilmesine  izin verirdi.

İslâm evlilik müessesine bir çok hikmetten dolayı izin vermiştir. Bu hikmetlerin arasında cinselliğin tatmin edilmesi de sayılmış, ancak ana gayelerin arasında sağlıklı bir toplumun oluşması ve yetişmesine imkân sağlamak maksadı ile evliliğe izin vermiştir. Zira maksat sadece cinsel duyguların bastırılması olarak görürseydi, bu duyguların giderilmesine ya zinaya veya gecici evliliğe (mut’a nikahı) izin verilmesi ile imkan sağlanırdı. Ancak bu iki yol ile de sağlıklı bir toplumun oluşma imkanının olmadığını aklı başında herkes kabul eder.

Bununla beraber özellikle islâmın ilk başlarda belli dönemlerde geçici evliliğe (mut’a nikahı) ruhsat verdiği de sabittir. İslâmın ilk dönemlerin de geçici nikaha (mut’a nikahı) izin verilmesinin bir çok hikmeti olabilir. Mesela İbn-i Mace’nin Sebre b. Ma’bed’ten (radıyallahu anh) rivayet ettiği bir hadiste şöyle izah edilmektedir.

خَرَجْنَا مَعَ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي حَجَّةِ الْوَدَاعِ فَقَالُوا يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنَّ الْعُزْبَةَ قَدْ اشْتَدَّتْ عَلَيْنَا قَالَ فَاسْتَمْتِعُوا مِنْ هَذِهِ النِّسَاءِ فَأَتَيْنَاهُنَّ فَأَبَيْنَ أَنْ يَنْكِحْنَنَا إِلَّا أَنْ نَجْعَلَ بَيْنَنَا وَبَيْنَهُنَّ أَجَلًا فَذَكَرُوا ذَلِكَ لِلنَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ اجْعَلُوا بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُنَّ أَجَلًا

  Biz resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ile beraber veda haccı yolculuğuna çıktık. Bir müddet sonra sahabe-i kiram (radıyallahu anhum) ‘’ Ya resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) bekarlık (kadınlardan uzak olmak) cidden zor gelmeye başladı’’ dediler. Bunun üzerine resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘’ Evlenilmelerin de bir mahzur olmayan şu kadınlar (mut’a nikahı yapmak suretiyle) ile faydalanın.’’ buyurdu. Bunun üzerine biz kadınların yanına gittik. Ancak kadınlar onlarla aralarında belli bir müddet olduğu takdir de evlenebileceklerini söylediler. Bunun üzerine biz resulullah’a (Sallallahu aleyhi ve sellem) gelerek durumu anlattık. Resulullah da (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘’onlarla aranıza belli bir süre koyun’’ dedi……… (İbn-i mace, 1962)

 

Tirmizi İbn-i Abbas’tan (radıyallahu anhuma) rivayet ettiği eser de mut’a nikahına izin verilme hikmetini şöyle izah etmektedir.

 إِنَّمَا كَانَتْ الْمُتْعَةُ فِي أَوَّلِ الْإِسْلَامِ كَانَ الرَّجُلُ يَقْدَمُ الْبَلْدَةَ لَيْسَ لَهُ بِهَا مَعْرِفَةٌ فَيَتَزَوَّجُ الْمَرْأَةَ بِقَدْرِ مَا يَرَى أَنَّهُ يُقِيمُ فَتَحْفَظُ لَهُ مَتَاعَهُ وَتُصْلِحُ لَهُ شَيْئَهُ حَتَّى إِذَا نَزَلَتْ الْآيَةُ

{ إِلَّا عَلَى أَزْوَاجِهِمْ أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ }

قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ فَكُلُّ فَرْجٍ سِوَى هَذَيْنِ فَهُوَ حَرَامٌ

 

 Mut’a islâmın ilk dönemlerindeydi. Adam bir şehre gelir, orasını bilmez, tanımazdı. Orada kalacağı müddet için bir kadınla evlenir ki, kadın eşyasını korusun, işlerini görsün.  Ancak eşleri, ve mülkiyetlerinde ki cariyeleri ile ilişkilerinden dolayı kınanmazlar’’ ayeti kerimesi inzal edilinceye kadar bu böyle devam etti. Bu ikisinden başkası haramdır.’’ (Tirmizi, 1041)

 Müslim’de Abdullah ibn-i Mesud’tan (radıyallahu anh) şu şekilde rivayet etmektedir.

 كُنَّا نَغْزُو مَعَ رَسُولِ اللَّهِ -صلى الله عليه وسلم- لَيْسَ لَنَا نِسَاءٌ فَقُلْنَا أَلاَ نَسْتَخْصِى فَنَهَانَا عَنْ ذَلِكَ ثُمَّ رَخَّصَ لَنَا أَنْ نَنْكِحَ الْمَرْأَةَ بِالثَّوْبِ إِلَى أَجَلٍ ثُمَّ قَرَأَ عَبْدُ اللَّهِ ( يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لاَ تُحَرِّمُوا طَيِّبَاتِ مَا أَحَلَّ اللَّهُ لَكُمْ وَلاَ تَعْتَدُوا إِنَّ اللَّهَ لاَ يُحِبُّ الْمُعْتَدِينَ

 

Yanımızda kadınlar olmadığı halde resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ile savaşlar yapıyorduk. Bu savaşlar esnasında bir kere resulullah’a (Sallallahu aleyhi ve sellem)  Kendimizi iğdiş (cinsel duygularımızı yok) edelim mi? diye sorduk. Bunun üzerine resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) bizi bundan men ederek, elbise mukabilinde kadınlarla belli bir zamana kadar evlenmemize ruhsat verdi. İbn-i Mesud (radıyallahu anh) bunları söyledikten sonra:  Ey iman edenler! ALLAH’ın size  helal kıldığı temiz şeyleri kendinize haram kılmayın, ve haddi aşmayın. Şüphesiz ALLAH haddi aşanları sevmez.’’ ayetini okudu.’’ (Müslim, 3476)

 Görüldüğü üzere Müslim’in rivayetin de mut’a nikahına savaş esnasında, Tirmizi ve İbn-i Mace’nin rivayetlerin de yolculuk esnasın da kadınlardan uzak kalmaları sebeb olarak gösterilmiştir. O zamanın şartları göz önüne alındığında ister savaş için, isterse yolculuk için sefere çıkıldığın da aylarca evlerinden ve eşlerinden uzak kalmaktaydılar. Dolayısıyla bu durum onlar için bir handikap olmaktaydı.

 İslâmın ilk zamanlarında, özellikle savaşlar da dönem dönem izin verilen ( Şevkani, neylu’l evtar, c: 6 sh: 136,137) mut’a nikahı, her seferin de şartlar normale döndüğün de yasaklanmıştır. İslâm uleması mut’a nikahının kesin olarak ne zaman yasaklandığı hususunda ihtilaf etmiştir. Zira bir takım hadisler mut’a nikahının

 أَمَرَنَا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِالْمُتْعَةِ عَامَ الْفَتْحِ حِينَ دَخَلْنَا مَكَّةَ ثُمَّ لَمْ نَخْرُجْ مِنْهَا حَتَّى نَهَانَا عَنْهَا

 

Mekke’nin feth edildiği sene, Mekke’ye girerken resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) kadınlarla mut’a yapmamızı emretti. Daha sonra Mekke’den çıkmadan mut’a yı bize yasakladı.’’ (Müslim, 2503)    Mekke’nin fethedildiğinde yasaklandığını bildirirken, bazı rivayetler de

 أَيُّهَا النَّاسُ إِنِّي قَدْ كُنْتُ أَذِنْتُ لَكُمْ فِي الِاسْتِمْتَاعِ أَلَا وَإِنَّ اللَّهَ قَدْ حَرَّمَهَا إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ فَمَنْ كَانَ عِنْدَهُ مِنْهُنَّ شَيْءٌ فَلْيُخْلِ سَبِيلَهَا وَلَا تَأْخُذُوا مِمَّا آتَيْتُمُوهُنَّ شَيْئًا

‘’Ey insanlar! şüphesiz ben kadınlardan faydalanmanız (mut’a nikahı) için size izin vermiştim. Dikkat edin, muhakkak ki ALLAH (Celle celalühü) kıyamet gününe kadar onu haram kıldı. Kimin yanın da böyle bir kadın varsa onu serbest bıraksın. Ve onlara mehir olarak verdiğiniz den bir şeyi geri almayın.’’ (İbn-i Mace, 1962) Veda haccı esnasında haram kılındığını bildirmektedir. Bir takım rivayetler ise

 أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ نَهَى عَنْ مُتْعَةِ النِّسَاءِ يَوْمَ خَيْبَرَ وَعَنْ أَكْلِ لُحُومِ الْحُمُرِ الْإِنْسِيَّةِ

  Muhakkak ki resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) Hayberin fethinde kadınlarla mut’a yapmaktan ve ehil eşek etlerinin yenmesinden bizi neyh etti.’’ (Müslim, 2510) Hayberin fethinde yasaklandığını bildirmektedir. Yine bazı rivayetler ise

 كُنَّا نَسْتَمْتِعُ بِالْقَبْضَةِ مِنْ التَّمْرِ وَالدَّقِيقِ الْأَيَّامَ عَلَى عَهْدِ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَأَبِي بَكْرٍ حَتَّى نَهَى عَنْهُ عُمَرُ فِي شَأْنِ عَمْرِو بْنِ حُرَيْثٍ

 

 Biz resulullah (Sallallahualeyhi ve sellem) ve Ebu Bekir (radıyallahu anh) dönemlerin de bir avuç hurma ve un karşılığında birkaç günlüğüne mut’a yapardık. Nihayet Ömer (radıyallahu anh), Amr b. Hureys’e mut’a’yı yasakladı.’’ (Müslim, 2497)

 

 Mut’a nikahının Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’in (radıyallahu anhuma) dönemlerinde de devam ettiğini, Nihayet Hz. Ömer’in (radıyallahu anh) yasaklandığını bildirmektedirler. Rivayetlerde ki, bu ihtilaflardan dolayı resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) mut’a nikahına şartlar gerektiği zaman belli dönemlerde izin verdiği görülmektedir. Son olarak Hz. Ömer (radıyallahu anh) dönemin de toplum büyüyüp geliştikçe, bir takım insanlar mut’a nikahını bir zaruret olmaktan çıkararak istismar etmelerinden dolayı yasaklanmıştır.

 Zaruret halinde izin verilen bu uygulamanın bir takım insanlar tarafından istismar edilmesi,  toplum arasında huzursuzluk çıkarması, bir takım sorunların baş göstermesi sebebiyle, islâm’ın ruhunu iyi bilen Hz. Ömer (radıyallahu anh) tarafından uygun görülmüş ve kendisini destekleyen sahabe-i kiram’ın (radıyallahu anhum) görüşleri çercevesinde kesin olarak yasaklanmıştır.

 Rivayetlerde ki bu farklılıkları gören İmam-ı Şevkani (rahmetullahi aleyh), hadislerle yasaklanan bir uygulamanın Hz. Ömer (radıyallahu anh) dönemine kadar devam etmesini büyük bir sorun olarak gördükten sonra şöyle bir yorum yapmaktadır.

 

 Öyle anlaşılıyor ki, bir takım sahabiler, resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) bu nikahı haram kıldığını duymamış ve mut’a nikahına devam etmişlerdir. Hz. Ömer (radıyallahu anh) bu durumu görünce yasağı tekrarlatmış ve kesin olarak son vermiştir. Her ne kadar bu yorum da bir takım zorlamalar bulunsa dahi, mut’a nikahını yasaklayan hadisler karşısında bu yorumun yapıması gerekliydi.’’ ( Şevkani, Neylu’l evtar, c:6 sh:147)

 Ehl-i Sünnet uleması Mut’a nikahının kesin olarak yasaklandığı hususunda müttefiktirler. Nitekim şemsu’l eimme imam-ı Serahsi (rahmetullahi aleyh) ‘’ Mut’a nikahının resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından üç gün serbest bırakıldığını, ve sonra yasaklandığını ifade etmektedir. Savaş esnasın da sahabe’nin hanımlarından uzak kalmasından dolayı resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından kendilerine izin verilmiş, Bu serbestliği üç gün sonra kaldırmıştır. İmam-ı Serahsi (rahmetullahi aleyh) bundandolayı mut’a nikahının Hanefi mezhebince batıl olduğunu söylemektedir.’’ (Mebsud, c:5 sh:152)

 İmam-ı Şafii’de (rahmetullahi aleyh) belli bir süre olarak sınırlandırılan bütün nikahların mut’a nikahına dahil olduğunu ve geçersiz olduğunu ifade ederken, insanların üç talakla boşanan kadınlar ile evlenmede bir hile olarak yaptıkları hülle’yi de mut’a nikahı olarak değerlendirmektedir. (el-Umm, c:3 sh: 184)

BİSMİHİ TEALA 

 

İslâm hukukunun Kur’an-ı kerim’den sonra ikinci delili olan hadislerin üzerinde ilk devirlerden beri sahihliği üzerinde tartışmalar olmuştur. Hadislerin peygambere (Sallallahu aleyhi ve sellem) ait olmadığını savunanların çeşitli iddialarının başında gelen itirazlarından birisi de hadislerin peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından yazılmasının engellendiği şeklindedir. Nitekim bu konuda ki rivayetlerin birisi şu şekildedir:

 

عن أبي سعيد الخدري

أن رسول الله صلى الله عليه وسلم قال لا تكتبوا عني ومن كتب عني غير القرآن فليمحه

 

‘’ Ebu saidi’l hudri’den (radıyallahu anh) rivayet edildiğine göre peygamber (Sallallahu aleyhi ve selem) şöyle buyurmuştur:

 

‘’ Benden kur’andan başka bir şey yazmayın. Kim benden kur’an dan başka bir şey yazdıysa imha etsin.’’

 

İmam-ı Nevevi (rahmetullahi aleyh) bu hadisin şerhin de:

 

‘’ Selef ve tabiun (rıdvanullahi aleyhim ecmain) hadislerin yazılması hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bir kısmı hadislerin yazılmasını uygun görmemişken, diğer kısmı da uygun görmüşlerdir. Daha sonra Müslümanların hadislerin yazılmasının cevazına dair icmalarından sonra bu ihtilaf ortadan kalkmıştır. Yine hadisi şerifte ki nehyin sebebi hakkında da ihtilaf etmişlerdir. Bir kısmı bu nehyin sebebi hakkında ‘’hafızalarına güvenilmeyen kişilerin bu hadisleri yazmaları sebebiyle insanların birbirlerine düşeceklerinden korkulmasından dolayı’’ derken. Bir kısmı da ‘’ O zaman Kur’an ayetleri ile hadislerin yazılmaları aynı sahife de olmasından dolayı karıştırılabilirdi. Zira sahifeyi okuyan kişi kur’an ayetleri ile hadislerin bir birine benzemesin den dolayı tefrik edemeyebilirdi. Ancak daha sonra artık insanların bunları karıştırma endişeleri ortadan kalkınca peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) Enes b. Malik, Ebu hureyre, ve ömer b. As (radıyalalhu anhum ecmain) yazmalarına izin vermesi sebebiyle bu yasak nesh olmuştur.  ’’

 

Hadislerin daha sonraki kuşak ve nesillere aktarılması hususunda yazmak elbette önemli olabilir ancak sadece yazmak yeterlimidir? Yazmanın yanın da hadisleri nakleden (ravinin) kişilerin hadisleri koruması yani ravinin adil ve güvenilir olmasının ve ravinin hafızasının kuvvetli olması daha emniyetli ve güven verici değil midir?

 

 Hadis hangi yolla nakledilirse nakledilsin hadisin korunmasın da önemli olan ravinin adaleti olduğu için yazmak hadisin delil olmasının şartlarından olmadığı gibi, hadisi korumanın da tek yolu değildir.

 

Zira peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) islâm’ın yayılma politikasını takip ederken uygulamış olduğu metod bizim için yeterli bir örnektir.

 

Bilindiği gibi peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) gönderdiği her elçi ile birlikte onun elçiliğini ispatlayan ve bazen içerisin de ayetlerin olmayıp sünnet ile tespit edilen hükümlerin olduğu geniş bir mektup yazardı. Bu da bize ravinin adil ve kur’an ve sünnetten bildiklerini tebliğ etmesinin yeterli olduğunu göstermektedir.

 

Ayrıca hepimizin malumudur ki kur’an birçok emrin izahatının yapılmasını peygambere (Sallallahu aleyhi ve sellem) bırakmıştır. Mesela namazın keyfiyeti hususunda kur’an da bir hüküm bulunması mümkün değildir. Bir insan kalkıp ta ‘’Ben kur’an’a göre namaz kılacağım derse’’ bunun mümkün olamayacağı gayet açık ve nettir. Bilakis bu konuda başvuracağı tek merci peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) ve onun sünnetidir. Ve bu konuda yani namazın keyfiyetinin peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından yazıldığına veya yazılması gerektiğine dair bir delil olmadığı gibi peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve selem) bunu emrettiğine dair bir delil dahi bulunmamaktadır. Eğer hadislerin yazılması şart olsaydı gerek peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem), gerek onun ashabı (rıdvanullahi aleyhim ecmain), gerekse daha sonra gelen müçtehidler sadece içtihad ile namazın keyfiyetini ortaya koyamayacaklarından dolayı bunların yazılması gerektiğini söylerlerdi.

 

Hadislerin yazılmasının şart olmadığını gösteren başka bir hususta şudur ki, peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) kendisinin yaptığı her şeyin yazılması gerektiğini hiçbir zaman söylememiştir. Eğer hadislerin yazılması şart olsaydı peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) bunu unutması veya yapmaması caiz olmazdı.

 

Eğer hadisleri bize kadar ulaştıran kişi adalet sahibi olmasaydı onun yazılı bir biçim de bize ulaştırdığı hadislere de güven olmazdı. Zira bu tür yazmalar ne kat’iyyet ne de zan ifade etmez. Keza adil bir ravinin yazdığı hadisi, adil olmayan bir ravi yazılı olarak bize nakletse bu hadiste kat’iyyet ve zan ifade etmez. Eğer adalet sahibi bir ravinin yazdıklarını aynı değerde ki bir ravi bize ulaştıracak olursa bu da kat’iyyet değil sadece zan ifade eder. Zira her ne kadar ravi adil dahi olsa bir ihtimal onda hata veya tahribat söz konusu olabilir. Sadece bu tür ravilerin hepsi tevatür mertebesine ulaşırlarsa o zaman bu tür hadisler delil ve kat’iyyet ifade ederler.

 

Usül uleması hadislerin kabul edilmesi meselesini izah ederlerken ezberden dinleme yolu ile, yazılı olarak alınan hadis çeliştiği zaman dinleme yolu ile gelen hadisin tercih edileceğini söylemektedirler. Nitekim El- Âmidi (rahmetullahi aleyh) bunu şu şekilde izah etmektedir:

 

‘’ Haberlerden birisinin ravisi, onu peygamber’den (Sallallahu aleyhi ve selem) bizzat işiterek, diğeri de yazı yoluyla aldığında, işitme yoluyla alınan rivayete, hata ve tahrif vuku bulma ihtimali daha nadir olduğundan dolayı bu rivayetin kabul edilmesi daha evladır.’’

 

İbn-i Hacer (rahmetullahi aleyh) de bu meseleyi şöyle değerlendirmektedir:

‘’ Hadisin yazı yoluyla delil olabilmesi için mektubun mühürlü ve onu taşıyanın güvenilir olması şarttır. Bununla birlikte, mektubu gönderen şeyhin yazısını, kendisine mektub gönderilen zâtın tanıması gerekmektedir.’’

 

Ayrıca peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) zamanında Arapların ümmi bir topluluk oldukları da bilinen bir gerçektir. İçlerinde ender olarak yazmayı bilenler bulunmaktaysa da onların da yazılarının düzgün ve güzel oldukları söylenemezdi. İçlerinde yazanlar olmasına rağmen okur durumda olanlar da yazılan metinleri doğru dürüst okuyamazlardı. Öyle ki noktalama işaretleri tespit edilmediği dönem de özellikle haberleşme, tarihi vak’aların tespitinde, hatalar olduğundan dolayı hafızaları kuvvetli olanlara büyük güven duyulmaktaydı.

 

İmam-ı Nevevi’nin de (rahmetullahi aleyh) işaret ettiği gibi güven ortamı sağlandıktan ve kur’an-ı kerim ayetleri ile hadislerin karıştırılma ihtimali ortadan kalktıktan sonra peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) bazı sahabelere hadislerin yazılması için bazı sahabeye (rıdavanullahi aleyhim ecmain) izin vermiştir.

 

 

عن عبد الله بن عمرو قال

: كنت أكتب كل شىء أسمعه من رسول الله صلى الله عليه وسلم أريد حفظه فنهتني قريش وقالوا أتكتب كل شىء تسمعه ورسول الله صلى الله عليه وسلم بشر يتكلم في الغضب والرضا فأمسكت عن الكتاب فذكرت ذلك لرسول الله صلى الله عليه وسلم فأومأ باصبعه إلى فيه فقال ” اكتب فوالذي نفسي بيده ما يخرج منه إلا حق

 

Abdullah b. Amr (radıyallahu anh) şöyle rivayet etmektedir:

 

‘’ Ben ezberlemek amacıyla resulullah’tan (Sallallahu aleyhi ve sellem) işittiğim her şeyi yazıyordum. Kureyş’den bazıları (sahabiler): ‘’Rasulullah’tan (Sallallahu aleyhi ve sellem) dinlediğin her şeyi yazıyor musun? Hâlbuki oda bir insandır, bazen kızgın, bazen neşeli halinde konuşur.’’ diyerek beni yazmaktan alıkoydular. Bunun üzerine ben yazmayı bıraktım ve rasulullaha (Sallallahu aleyhi ve selem) bu durumu anlattım. Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) parmağı ile ağzını işaret ederek:

 

‘’ Yaz, nefsim elinde olan ALLAH’a (Celle celalühü) yemin ederim ki; buradan haktan başkası çıkmaz.’’ buyurdu.’’

 

 

أبو هريرة قال

: لما فتحت مكة قام النبي صلى الله عليه وسلم فذكر الخطبة خطبة النبي صلى الله عليه وسلم قال فقام رجل من أهل اليمن يقال له أبو شاه فقال يارسول الله اكتبوا لي فقال ” اكتبوا لأبي شاه

 

 ‘’ Mekke feth edildiğin de peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) bir hutbe okudu. Bu sırada yemen den Ebu şah (radıyallahu anh) isimli bir kişi: ‘’ Ya resulullah (Sallallahu aleyhi ve selem) (bu hutbeyi) benim için yazdırırmısınız?’’ diye sordu. Bunun üzerine resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem): ‘’Ebu şah için onu yazın.’’ buyurdu.

 

Görüldüğü gibi peygamber (Sallallahu aleyhi ve selem) islâm’ın ilk dönemlerin de hadislerin yazılmasını yasakladıysa da daha sonra bu yasağı kaldırmıştır. Ulema bu tearuz eden hadisler hakkında birkaç görüş ileri sürmüşlerdir:

 

1) Hadislerin yazılması kur’an-ı kerim’in indirildiği dönem de karıştırılmasından korktuğu için peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından yasaklanmış. Daha sonra bu tehlike ortadan kalkınca izin verilmiştir.

 

2) Hadislerin yazılması kur’an ayetleri ile hadislerin aynı sayfa ya yazılmasıyla alakalıdır. Zira sahabeyi kiram (rıdvanullahi aleyhim ecmain) hadisleri ayetlerin kenarına yazmaktaydılar. Bunların karıştırılması endişesi dolayısıyla hadis yazımı yasaklanmıştır. Sadece hadislerin yazıldığı müstakil sayfalar hakkın da bu yasaklama söz konusu değildir.

 

3) Hadislerin yazılmasının yasaklanması umumi bir yasak olmayıp, sadece peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) odalarında ki vahiy kâtipleri hakkındadır. Zira onlara hadislerin yazılması için izin verilseydi kur’an la hadisi karıştırılmadığından emin olunamazdı.

 

4) Yazma yasağı, unutma endişesi olmayan, hafızasına güvenerek yazdığına dayanarak gevşek davranacağından korkulan kimseler içindir. Unutma korkusu olan veya onlara güvenmeyip gevşeklik göstermesinden korkulmayan kişiler içindir.

 

5) Bu izin Süryanice ve Arapçayı okuyup yazabilen Abdullah b.Amr’a (radıyallahu anh) aittir. Zira sadece o eski kitapları okuyabiliyor ve yazabiliyordu.

 

6) Burada nesh bulunmaktadır. Zira peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) önce hadislerin yazılmasını yasakladı, daha sonra bazı sebeblerden dolayı bu yasağı kaldırdı. Nitekim buna benzer (tıpkı oruçlunun kan aldırması ilk önce yasaklanmışken daha sonra fiili sünnet ile nesh edilmesi gibi) neshlerde oldu gibi.

Nitekim Hattabi (rahmetullahi aleyh) şöyle demektedir:

 

‘’ Öyle görülüyor ki yasaklama önceleri olmuş, fakat daha sonra yazmaya müsaade edilmiştir.’’

 

Kaynaklar:

1) Nevevi, şerhi müslim, c: 18 sh: 129,130

2) Hattabi, meâlimü’s-sünen, c: 4, sh: 150

3) Suyuti, tedribu’r-râvi sh: 150,151

4) Süneni ebu davud, k, ilm,3

5) İbn-i hacer, fethu’l bâri, c:1 sh:115,150

6) Suyuti, miftahu’s-sünne, sh: 17

7) Abdulgani abdulhâlık, hücciyyetü’s-sünne

8 ) Nesefi, serhu’l akaid, c:1, sh:54

9) Amidi, el-ihkam, c: 4, sh:334

10) Sahihi Müslim, k,zühd,16

BİSMİHİ TEALA

Sahabe peygamber’i (Sallallahu aleyhi ve sellem) gören ve onun sohbetinde bulunan Müslümanlara verilen bir vasıftır. Temyiz yaşındaki çocuğun Müslüman olması ve bazı ibadetleri ( yedi yaşında namaz, on yaşında oruç vs) eda etmesi sahihtir. Bunu esas alan usûl âlimleri, ‘’ Bir kimsenin sahabi olabilmesi için buluğa ermiş olması şart değildir. Temyiz kabiliyetine sahip olan çocuklarda sahabi sayılırlar.’’ Demişlerdir. (Suyuti, tedribu’r-ravi, c:2, sh: 129)

 

Peygamber’i (Sallallahu aleyhi ve sellem) doğuştan veya ârizi sebeplerden dolayı göremeyen, fakat onun sohbetinde bulunanlarda sahabi olarak vasıflandırıllar. Mesela Ümmü Mektum (radıyallahu anh) ama olduğu için peygamber’i (Sallallahu aleyhi ve sellem) görememiştir. Ancak sahabe-i kiram’dan olduğu sabittir. (Suyuti, tedribu’r-ravi, c:2, sh:129)

 

Muhaddisler sahabe-i kiramı derece, itibar ve fazilet bakımından muhtelif tabakalara ayırmışlardır. Bunların en meşhur olanı Nisaburi’nin (rahmetullahi aleyh) yapmış olduğu tasniftir. Bu tasnife göre sahabe fazilet bakımından oniki tabakaya ayrılırlar. Bunlar sırasıyla şöyledir:

 

Birinci tabaka: Mekke’de ilk defa Müslüman olanlar.

 

İkinci tabaka: Daru’n-nedve üyesi olanlar.

 

Üçüncü tabaka: Habeşistan’a hicret edenler.

 

Dördüncü tabaka: Birinci Akabe bey’atında hazır olanlar.

 

Beşinci tabaka: İkinci Akabe’de peygamber’e (Sallallahu aleyhi ve sellem) bey’at edenler ki bunların çoğu ensardandır.

 

Altıncı tabaka: Hicret esnasında Kuba’da Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) Medine’ye girmeden önce mescidin inşası esnasında katılanlar.

 

Yedinci tabaka: Peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘’ İstediğinizi yapın muhakkak bağışlanacaksınız’’ müjdesine mazhar olan Bedir ashabı.

 

Sekizinci tabaka: Bedir ve Hudeybiye (Hudeybiye savaşından önce) arasında hicret edenler.

 

Dokuzuncu tabaka: Hudeybiye’de Bey’atu’r-rıdvana katılanlar.

 

Onuncu tabaka: Hudeybiye ile Mekke’nin fethi arasında hicret edenler.

 

Onbirinci tabaka: Mekke’nin feth edildiği gün Müslüman olanlar.

 

Onikinci tabaka: Mekkenin fethi, Veda haccı ve diğer zamanlarda peygamber’i (Sallallahu aleyhi ve sellem) gören çocuklar ve diğerleri. (Nisaburi, Ma’rifetu ulumil hadis, sh: 14,15)

 

Muhaddislerin yaptıkları ikinci tasnif ise rivayet ettikleri hadis sayısına göredir. Bunlar da iki gruba ayrılırlar:

 

Birincisi: En çok hadis rivayet edenler. Bunlarda:

 

5374 hadis ile Ebu Hureyre, 2630 hadis ile Abdullah b. Ömer, 2286 hadis ile Enes b. Malik, 2210 hadis ile Hz. Aişe, 1660 hadis ile Abdullah b. Abbas, 1540 hadis ile Cabir b. Abdullah, 1170 hadis ile Ebu Said el Hudridir. (radıyallahu anhum ecmain) (Suyuti, tedribu’r-ravi) Bunlara ‘’Maksirun’’denilir.

 

İkincisi: Bunların dışında kalan ve daha az hadis rivayet eden sahabilerdir.