Sever uzeyir

merhabalar bir arkadaş nikah hakkında bir soru sordu kızdım çok sinir lendim eşim çok üstüme geldim ancak direk söylemedim sinirli olduğum için kapı orda annenin evine git vesair kırıcı söz söylemiş daha sonra barışmışlar hanımıda diretiyormuş beni istemiyormusun ayrıldıkmı boşadınmı şeklinde bu olay farklı zamanlarda bir kaç defada gerçekleşmiş barışmışlar ben de araştırıyorum ibni teymiyeye göre bir hoca arkadaş talakı rici olur dedi hanefiye görede söz önemli niyet manasında kafam karıştı ne cevap vereyim bir kaç kaynak ve bilgi verirmisiniz teşekkürler

BİSMİHİ TEALA

Muhterem kardeşim;

Boşama ifade eden sözler sarih (açık) ve kinayeli olmak üzere iki türlüdür. Sarih olan yani seni boşadım gibi erkeğin eşini boşadığını ifade eden sözler ağızdan çıktığı andan hiç bir izahata ihtiyaç duyulmadan boşanma gerçekleşir.

Kinayeli sözlerden olan kapı orada, gözümün önünden defol, babanın evine git v.s gibi sözler ise izahata ve bu sözleri söyleme esnasında hangi niyet ile söylendiğine bakılır. Eğer erkek bu sözleri söyleme esnasın da (hangi şart altında olursa olsun) boşanmayı/boşamayı kast ediyorsa bir kere boşama gerçekleşir.

 Ancak soruda açık olarak belirtilmediği için sinirlilik esnasında bu gibi ifadelerin kullanılmasında sinirliliğin ölcüsü önemlidir. Yani eğer kişi sinirlilik esnasın da ne söylediğini bilemeyecek bir durumda (ki bu durum bir nevi delirme haline benzer) ise bu durumda boşanma gerçekleşmez. Nitekim İbn-i Mace’nin Hz. Aişe’den (radıyallahu anha) rivayet ettiği hadis-i şerifte

 لا طلاق ولا عتاق فى إغلاق

‘‘ (gazablık halinde ki) Kızgınlık  esnasında boşama da  köle azad etmede yoktur (itibar edilmez).‘‘ (İbn-i Mace, 2036)

Zira bu esnada kişinin iradesi elinden gitmiş, sağlıklı ve mantıklı bir düşünme yeteneğini kaybetttiği için bu esnada kullandığı ifadeler boşanmaya yönelik olarak kabul edilmez.  (İbn-i Abidin, Reddul muhtar, c: 3 sh:244)

İbn-i teymiyye’nin söylediği üç talak bir mecliste verilirse bu ric’i mi, yoksa üç talak mı olur? Sorusuna ric’i olur demektir. Yoksa farklı zamanlarda verilen tek talak ric’i talak olur demek değildir.

Bir mecliste verilen üç talakın, bir talak mı, yoksa üç talak mı sayılacağı meselesi hususunda  ihtilaf edilmiştir.

Bir mecliste verilen üç talak’ın bir talak sayılacağını kabul edenler ve delilleri:

1) طَلَّقَ رُكَانَةُ امْرَأَتَهُ ثَلاَثًا فِى مَجْلِسٍ وَاحِدٍ فَحَزِنَ عَلَيْهَا حُزْنًا شَدِيدًا فَسَأَلَهُ رَسُولُ اللَّهِ -صلى الله عليه وسلم- :« كَيْفَ طَلَّقْتَهَا؟ ». قَالَ : طَلَّقْتُهَا ثَلاَثًا فَقَالَ :« فِى مَجْلِسٍ وَاحِدٍ ». قَالَ : نَعَمْ قَالَ :« فَإِنَّمَا تِلْكَ وَاحِدَةٌ فَأَرْجِعْهَا إِنْ شِئْتَ ». فَرَاجَعَهَا

 

 

 

‘‘Rukane (radıyallahu anh) karısını bir mecliste üç talak ile boşamıştı. Daha sonra bu yaptığına pişman olup çok üzüldü. Ve resulullah’a (Sallallahu aleyhi ve sellem) gelerek  durumu anlattı. Bunun üzerine resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘‘ karını nasıl boşadın?‘‘ diye sordu. Onun ‘‘ üç talak ile boşadım‘‘ cevabı üzerine resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem)  ‘‘ bir mecliste mi boşadın?‘‘ diye sorar o da ‘‘ evet bir mecliste‘‘ diye tasdik edince resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘‘ bu bir (ric’i) talaktır. İstersen karına geri  dönebilirsin‘‘ deyince  oda karısına geri döndü.‘‘  (Beyheki, sünenü kübra, 15382)

 

2) كَانَ الطَّلَاقُ عَلَى عَهْدِ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَأَبِي بَكْرٍ وَسَنَتَيْنِ مِنْ خِلَافَةِ عُمَرَ طَلَاقُ الثَّلَاثِ وَاحِدَةً

 

İbn-i Abbas’tan (radıyallahu anh) rivayet edildiğine göre kendisi şöyle demiştir:

 Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) dönemi ile Ebu Bekir’in (radıyallahu anh) hilafeti zamanında ve Ömer’in (radıyallahu anh) hilafetinin iki senesinde üç talak bir talak sayılıyordu. (Müslim, 2689)

 

3)أَنَّ أَبَا الصَّهْبَاءِ قَالَ لِابْنِ عَبَّاسٍ أَتَعْلَمُ أَنَّمَا كَانَتْ الثَّلَاثُ تُجْعَلُ وَاحِدَةً عَلَى عَهْدِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَأَبِي بَكْرٍ وَثَلَاثًا مِنْ إِمَارَةِ عُمَرَ قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ نَعَمْ

 

Ebu‘s-Sahbâ, İbn-iAbbas’a (radıyallahu anhuma) ‘‘ Sen resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) zamanında ve Ebu Bekir ile Ömer’in (radıyallahu anhuma) iki senesinde üç talakın bir talak sayıldığını bilmiyor musun? diye sorması üzerine İbn-i Abbas (radıyallahu anh) ‘‘evet biliyorum‘‘ demiştir. (Ebu Davud, 1881)

Sahabe-i kiram’dan (radıyallahu anhum) Zübeyr ibn-i Avvam, Abdurrahman ibn-i Avf, Hz. Ali ve İbn-i Mes’ud (radıyallahu anhum), Tabii’den Tâvus, İkrime, Muhammed ibn-i İshak, Haccac ibn-i ertat, Nehai,  Süleyman ibn-i Mukatil (rahmetullahi aleyhim) ile Zahiriler, Şii’lerden İmamiye kolu ve ibn-i Teymiyye bu hadisleri delil kabul ederek bir meclisten verilen üç talakın  bir talak sayılacağını kabul etmişlerdir.

 İbn-i Teymiyye resulullah’tan (Sallallahu aleyhi ve sellem) bu konu hakkında bunlardan başka hiç bir sahih hadis’in rivayet edilmediği rivayet edilenlerin ise mevzu olduğu iddiasında da bulunmuştur.  (Feteva-i kübra, c: 3 sh: 224 ve 253)

 Bu görüşte olanların kıyas’tan delilleri ise şu şekildedir:

Zina isnadın sonucu yapılan lânetleşme esnasında liân şehadetinin dördünü birden bir kelime ile getiren kimsenin bu toplu şehadeti dört şehadet sayılamıyacağı, bir şehadet sayılacağı hususunda icma vardır. Ayrıca Hacc esnasın da Cemre’de yedi taş birden atılırsa bunun da bir sayılacağı, toptan atılmasının caiz olmayacağı hususunda da icma bulunmaktadır. Aynı şekil de bir kişi resulullah’a (Sallallahu aleyhi ve sellem) bin kere salavat getireceğine dair yemin etse ve ‘‘ ALLAH’ım (Celle celalühü) peygambere (Sallallahu aleyhi ve sellem) bin kere salat eyle‘‘ dese, yeminini yerine getirmiş olmaz. Birer birer bin tane salavat getirmesi vacip olur. (İbn-i Teymiyye, mecmuu Feteva, c:33 sh:13,14,15)

 Bir mecliste verilen üç talak’ın geçerli olduğunu kabul edenler ve delilleri:

1) Acluni Uveymir‘in (radıyallahu anh) karısının zina yaptığına dair iddiası sonucu yapılan mulâane (lânetleşme) hadisi uzun olduğundan sadece gerekli olan kısmı tercüme olarak aldım.

 Sehl İbn-i sa’d’ın (radıyallahu anh) rivayetine göre Aclâni uveymir (radıyallahu anh) karısına zina suçu isnad etmesi üzerine Liân âyeti kerimesi nazil oldu ve Uveymir (radıyallahu anh) ile karısı arasın da mülâane (lânetleşme) yapılmıştı. Mülâane’den sonra  Uveymir (radıyallahu anh): ‘‘ Ya resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem), şimdi ben karımı nikâhım altın da tutacak olursam ona zulmetmiş olurum. Kendim de ona karşı yalancı durumuna düşer töhmet altında kalırım‘‘ diyerek resulullah‘ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) bir şey demesine fırsat vermeden karısını üç talak ile boşar. Resullullah‘ta (Sallallahu aleyhi ve sellem) bu üç talağı geçerli olarak kabul etti. (Buhari, 4376)

 

2) أَنَّ امْرَأَةَ رِفَاعَةَ الْقُرَظِيِّ جَاءَتْ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَتْ يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنَّ رِفَاعَةَ طَلَّقَنِي فَبَتَّ طَلَاقِي

 

Hz. Aişe’nin (radıyallahu anha) haber verdiğine göre

Rıfâa kurazi’nin (radıyallahu anh) karısı resulullah’a (Sallallahu aleyhi ve sellem) gelerek ‘‘ Ya resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) rıfâa (radıyallahu anh) beni boşadı ve boşamayı kesinleştirdi‘‘ dedi. (Buhari, 4856)

 

3) أَنَّ رَجُلًا طَلَّقَ امْرَأَتَهُ ثَلَاثًا فَتَزَوَّجَتْ فَطَلَّقَ فَسُئِلَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَتَحِلُّ لِلْأَوَّلِ قَالَ لَا حَتَّى يَذُوقَ عُسَيْلَتَهَا كَمَا ذَاقَ الْأَوَّلُ

 

Hz. Aişe’den (radıyallahu anha) rivayet edildiğine göre

 Adamın biri karısını üç talak ile boşadı, kadın da başka biri ile evlendi bir müddet sonra bu kocası da onu boşayınca resulullah’a (Sallallahu aleyhi ve sellem) ilk kocama dönebilir miyim? Diye sordu. Resulullah‘da (Sallallahu aleyhi ve sellem) İlk kocanın senin balından tattığı gibi tatmadan (cinsi münasebette bulunmadan) dönemezsin.‘‘ buyurdu. (Buhari, 4857)

 

4) أُخْبِرَ رَسُولُ اَللَّهِ – صلى الله عليه وسلم – عَنْ رَجُلٍ طَلَّقَ اِمْرَأَتَهُ ثَلَاثَ تَطْلِيقَاتٍ جَمِيعًا , فَقَامَ غَضْبَانَ ثُمَّ قَالَ : ” أَيُلْعَبُ بِكِتَابِ اَللَّهِ تَعَالَى , وَأَنَا بَيْنَ أَظْهُرِكُمْ” . حَتَّى قَامَ رَجُلٌ , فَقَالَ : يَا رَسُولَ اَللَّهِ ! أَلَا أَقْتُلُهُ ?

 

 

 

‘‘ Resulullah’a (Sallallahu aleyhi ve sellem) bir adamın karısını üç talak ile boşadığı haber verilince hiddetli bir şekilde ayağa kalktı ve ‘‘ Ben aranızdayken ALLAH’ın (Celle celalühü) kitabıyla  oyun mu oynuyor sunuz?‘‘ dedi.‘‘ (Buluğul meram, 1072)

 Sahabe-i kiram’dan (radıyallahu anhum) bir çoğunun ve Tabii’nden Evzaî, Sevri, İshak İbn-i Râhuye ve Ebu Sevr’in (rahmetullahi aleyhim) ve dört mezhebin genelinin hulasa Cumhur ulemanın görüşü bu yöndedir.

 Cumhur ulema’nın görüşünü destekleyen delilleri kısaca şu şekilde özetleyebiliriz.

 1) ALLAH (Celle celalühü) boşanmayı hudud olarak ifade etti ve erkekleri gerektiği zaman bu yola başvurmaları gerektiğini beyan etmiştir. Erkekelerin bu ruhsatı kullanmaları halinde teker teker kullanabilecekleri gibi toptan veya ayırarak kullanabilmeleri de caizdir.

 2) Resulullah‘ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) zamanın da, Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer’in (radıyallahu anhuma) iki senesinde üç talak bir talak sayılırdı. Sonra Hz. Ömer (radıyallahu anh) İnsanlar kocanın boşanma için başvurmaların da haklarını kullanmaya izin varken, teenni ile hareket edecekleri yerde suistimal ederek üç talak vermede aceleci davrandılar. Artık bunların aleyhinde üç talakı kabul etme zamanı geldiğinden onlar aleyhinde bir ceza olarak bunu kabul ettik. Sözü karşısında hiç bir sahabe-i kiram itiraz etmemiştir. Bu da üç talakın caiz olduğuna dair sahabenin icmasıdır.

 3) Tavus’un rivayetinde (tek talak kabul edenlerin delillerinden ikinci rivayet) vehim ve galat vardır. Ve doğudan batıya, hicaz, Şam ve Irak şehirlerinden hiç bir alim bu rivayete meyletmemişlerdir.

 4) Said İbn-i Cübeyr (rahmetullahi aleyh) ve tabii’nden bir çok alim İbn-i Abbas’ın (radıyallahu anh) rivayet ettiği Rükane  hadisine zıt olarak karısını üç talak ile boşayan bir adamın fetva istemesinde İbn-i Abbas (radıyallahu anh) ‘‘ Sen rabbine isyan etmişsin, karın senden talak-ı bain ile boş olmuştur.‘‘ şeklinde fetva verdiğini rivayet etmişleridir.

 5) Rukane (radıyallahu anh) hadisi muzdarib ve munkatidir. Dolayısıyla hiç bir yönden delil olarak kabul edilemez. Evet Rukane (radıyallahu anh) karısını boşamıştır. Ancak resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) bu boşamadan neyi kastettiğine dair yemin etmesini isteyince, Rukane (radıyallahu anh) sadece bir talak’ı kastettiğine dair yemiş etmiş ve resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) bunun üzerine karısına dönmesine izin vermiştir. Bu da izdirabtır, ve hiç bir yönden delil olamaz. ( İbn-i Hacer, Tuhfetü’l mutac/ İbn-i Hümam, Fethu’l kadir/ İbn-i Abidin, Reddul muhtar/ Muhammed Ali Sabuni, Tefsiru’l Ayati’l Âhkam v.s)

 Cumhur Ulema bir mecliste verilen üç talak’ın tek talak sayılacağını kabul edenlerin kıyaslarına da kısaca şu şekilde cevap vermiştir:

 Kitab ve sünnet’te bulunan bir mesele, kıyas ve ictihada konu olamaz. Sonra bu kıyas’lar farklı birer kıyastır.

 Birincisi: Liân meselesin de bir aile’nin namusu söz konusu olduğundan kocanın zina suçlamasında geri dönmesi ümidi ile dört şehadetin ayrı ayrı yerine getirilmesi meşru kılınmıştır.

 İkincisi: Cemre’de atılan taşlar ve bunların yedi tane olması teabbudi (hikmeti bilinemeyen) bir emirdir.

 Üçüncüsü: Salavatı şerifenin sayısını kast ve irade etmek örf  ve adetle alakalı bir husustur.

 Netice:

 1) Kızgınlık esnasın da söylenilen kinayeli sözler ile bir talak meydana gelir. Ancak bu kızgınlık hali, aşırı derece bir kızgınlık, ne söylediğini bilemeyecek bir durum olursa bu durum bir nevi delilik gibi değerlendirildiğinden dolayı bu halde söylenen sözlerin kıymeti harbiyesi yoktur.

 2) Resulullah‘ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) tek mecliste verilen üç talakı bir talak olarak kabul ettiği gibi, bir mecliste verilen üç talakı de geçerli kabul ettiğine dair rivayetler bulunmaktadır.

 İbn-i Teymiyye’nin bu konuda başka sahih hadis bulunmamaktadır iddia’sı mesnedsiz bir iddia’dır.

 Cumhur ulemanın delilleri diğer görüş sahiplerine nazaran daha kuvvetli olduğundan, ehl-i sünnet ve’l cemaat bir mecliste verilen üç talak geçerlidir görüşündedir.

 

Şub-6-11

sahabe mezhebi

BİSMİHİ TEALA

Hz. Peygamber’e (Sallallahu aleyhi ve sellem) yetişerek ona iman etmiş ve örfen ‘’arkadaş’’ denilebilecek bir süre onunla birlikte bulunmuş kimselerden (sahabe )(1) bazıları fıkhi bilgileri ile meşhur olmuşlardır. Onların Hz. Peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) ölümünden sonra müslümanların karşılaştıkları çeşitli hukuki ve sosyal problemlere getirdikleri çözümler, ilk devir alimleri tarafından bize intikal ettirilmekle kalmayıp hukuki faaliyet ve görüşlerinin teşri değeri de İslam hukuk metodolojisinde genişce tartışılmıştır.(2)

Ancak sahabenin söz ve davranışlarının amm bir nass‘la karşılaşması halinde, onun ‘’tashih’’ etme güçünün bulunup bulunmadığı konusu ihlilaflı bir konudur. Ancak burada öncelikle bir kavram farklılığına işaret edilmelidir: Hadis usulcüleri sahabi sözlerine, haberin isnadının sahabe de son bulması, ve peygamber’e (Sallallahu aleyhi ve sellem) ulaşmaması sebebi ile ‘’mevkuf hadis’’ adını verirken (3) ulema bunları ‘’sahabe kavli, sahabe reyi, sahabe içtihadı, sahabe fetvası, sahabe mezhebi, sahabe fiili, ravinin kavli’’(4) gibi çeşitli isimlerle anmaları, onların Hz. Peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) söz, fiil ve takrirleri ile onu dışındaki şahısların söz ve davranışlarının teş’ri deki yerini tespit konusunda gösterdikleri hassasiyetin bir ifadesidir.

Sahabe görüş ve uygulamalarının ‘’tahsis’’ delili olması konusundaki görüşleri iki ana gruba ayırmak mümkündür. İmam-ı Şafii’den (rahmetullahi aleyh) rivayet edilen bir görüşe ve Gazali, Razi, İbn’ü-l hacib gibi Şafii ve Maliki usulcülerle, Hanefiler’den Ebu’l-Hasan el-kerhi ve Zahiriler’den İbn-i Hazm’a (rahmetullahi aleyhim ecmain) göre, bir sahabe’nin sözü diğer sahabiler arasında yaygınlık kazanmamış ise, muhalefet ettiği amm haberi bizzat kendisi rivayet etse dahi amm‘ı tahsis edemez.(5) Diğer taraftan Şirazi (rahmetullahi aleyh) ise, kendi mezheplerin de sahabe sözünün tahsis delili olarak kabul edildiğini söylemiştir.(6) Her ne kadar İmam-ı Şafii’nin (rahmetullahi aleyh) sahabe sözünün ilam ifade ettiğine dair sözleri (7) bu tespiti destekler görünüyorsa da, gerek Gazzali’nin (rahmetullahi aleyh) değerlendirmeleri(8) gerekse İbnü’l-Kayyim el- Cevziyye‘nin (rahmetullahi aleyh) sahabe sözü hakkında İmam Şafii’nin (rahmetullahi aleyh) son görüşünde (kavl-i cedid) tek bir harfin dahi muhafaza edilmediğine dair tespitleri (9) Şirazi’nin (rahmetullahi aleyh) bu iddiasının aksine unsurlar taşımaktadır. Hatta bu konuda İmam Şafii’nin (rahmetullahi aleyh) ‘’aynı asırda yaşasaydım, mutlaka kendisini reddedecek olduğum bir kişinin görüşü sebebiyle, hadisi nasıl terk ederdim?’’ (10) cümlesi, bu konuda ki görüşlerini açık bir şekilde ifade etmektedir.

 Sahabe görüş ve uygulamalarının tahsis delili olmadığını savunan bu ulemaya göre, amm haberin şer’i bir delil olduğunda ittifak edilmiştir. Sahabe söz ve davranışları ise şer’i bir hüccet değildir. Kaynak değeri bulunmayan bir görüş veya fiil ile şer’i bir hücceti terketmek doğru bir davranış olamaz.(11) Üstelik bizzat sahabe,umumi haberler karşısında kendi içtihadlarını terk etmenin yanında, birbirlerinin görüş ve davranışlarına da muhalefet etmişlerdir. Eğer onların söz ve davranışları şer’i bir delil olsaydı bizzat kendi muhalefetleri caiz olmazdı. Bu realite, ravinin (sahabi) muhalefet veya tahsisinin sadece kendi içtihad ve araştırmalarının bir sonucu olduğunu göstermektedir.(12) Eğer o, bir haberin muhtemel manalarından birini almışsa ve bu mananın tevkifi olma ihtimali bulunuyorsa, onun tevkifi bir mana olduğunu başka bir delil ile öğrendiğini belirtmedikçe, ona uymak gerekmez.(13)

Hanefi ve Hanbeli usulcüleri ise, bazı ayrıntılar bulunmakla birlikte genel olarak sahabe mezhebinin ‘’tahsis’’ delili olacağını kabul etmişlerdir.(14) Onlar, sahabe mezhebinin kıyastan daha üstün bir delil olduğunu, has olan bir sahabe sözünün delalet bakımından amm‘dan daha kuvvetli olduğunu savunmuşlardır. Bu durumda, onunla amel edilmezse, sahabenin delilsiz bir şekilde amm haberi terk ettiği vehmi ortaya çıkacaktır. Bu ise sahabe’yi fısk ile itham etmek anlamına gelir. Halbuki onların adeleti konusunda icma bulunmaktadır.(15) Diğer yandan,ravinin amm bir habere aykırı görüşü ya bir habere ya da bir zanna dayanmış olabilir. Hz. peygamber’den (Sallallahu aleyhi ve selem) gelen bir habere dayanıyor ise ona dönmek gerekir. Şayet onu,kendi akli muhakemesinin sonucu olarak söylemişse, bu takdirde onun Hz. Peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) terbiyesinde yetişmesi, nass‘ların nuzül ve vürud sebeblerini daha iyi bilmesi ve bunun sonucu olarak şari’in amaçlarını (makasıd) kavrama imkanına daha fazla sahip olması sebebiyle, onun grüşleri bizim görüşlerimizden daha üstündür. Kaldı ki, onların görüşleri kendi içtihadları olsa dahi bu, sahabe olmayanların içtihadlarından amel edilmeye daha layıktır.(16)

Bu iddialara rağmen, sahabenin bir delile dayalı olarak görüş belirtmiş olması sadece bir ihtimaldir. Halbuki, ihtimallerde asl olan onun mevcud olmamasıdır. Ayrıca Hz. Peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) terbiyesinde yetişmelerine rağmen, onların görüşlerinin bizimkinden üstün olması da bir ihtimaldir. Burada, bazen bizim görüşlerimizin de onların görüşlerinden üstün olma ihtimali bulunmaktadır. Öte taraftan, sahabenin kuvvetli zannederek kendisiyle amm‘ı terk ettiği delil gerçekte zayıf olabileceği gibi, sahabe bu zannında yanılmışta olabilir. Bütün bu ihtimaller karşısında, apaçık bir delilin terk edilmesi isabetli bir görüş değildir.(17)

Tahsis taraftarlarından bazıları ise, sahabe söz ve davranışlarının tahsis delili olabilmesi için birtakım şartlar ileri sürmüşlerdir. Buna göre, amm nass‘a aykırı görüş bildiren sahabi veya ravinin söz konusu amm‘dan haberdar olması ve onu bilmesi gereklidir. O zaman, sanki hem amm‘ı hem de ona muhalif başka bir haberi rivayet etmiş gibi olur. Eğer burada amm habere aykırı olan hadisin ravisi bizzat kendisi ise bu takdirde onunla tahsis caiz olur.(18) Ancak Ebu Hamid el-isfirani, Süleym er-razi ve Şirazi (rahmetullahi aleyhim) gibi bazı usulcüler ise, bunun tam aksine olarak sahabinin söz ve davranışlarının, amm haberin ravisi olmaması ve söylediği sözün yaygınlık kazanması, fakat herhangi bir sahabinin de ona muhalefet etmemesi halinde tahsis delili olacağını söylemişlerdir.(19) Ne var ki, böyle bir durum en azından sukuti icma sayılmalıdır.O zaman da, onun tahsis delili olması bu konudan ziyade icma içerisinde incelenir.

Diğer yandan, Ebü’l-Hüseyin el-Basri sahabe söz ve davranışlarının tahsis delili olması konusunda, aslında umumun Hz. Peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetiyle tahsis edildiğini, ravinin mezhebinin ise Hz. Peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) tahsisine delil olarak kullanıldığını belirterek, sahabe mezhebini Hz. Peygamber’den (Sallallahu aleyhi ve sellem) rivayet edilen bir sünnet derecesinde kabul etmiştir.(20) Bu takdir de şu ihtimallerden biri bulunabilir: Ravi ya kendi arzu ve isteklerine dayalı olarak rivayette bulunmuştur ya da Hz. Peygamber’den (Sallallahu aleyhi ve sellem) aksine içtihad etmeye imkan bırakmayacak şekilde açık veya ihtimalli bir haber (nass) duymuştur. İlk iki şıkkı düşünmek, sahabenin dini hayatları açısından mümkün değildir. Son iki şıkka gelince onların her ikisi ile de tahsis yapılabilir.(21)

Sahabe görüş ve davranışlarının amm bir haberi tahsisine şu örnek verilebilir:

Hz.Ebu Hüreyre’den (radıyallahu anh) rivayet edilen bir hadiste,Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem): ‘’Birinizin kabını köpek yaladığı zaman onu yedi defa yıkasın’’ (22) başka bir rivayette ise ‘’ köpek yaladığı zaman, kabınız yedi defa yıkanmakla temizlenir. Birinci (bazı rivayetlerde sonuncu veya yedinci) sinde toprakla yıkanır’’(23) buyurmuştur. Bu hadiste, köpeğin yaladığı bir kabın yedi defa yıkanması emredilmektedir. Halbuki bu hadisin ravisi olan Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) böyle bir kabı üç defa yıkamıştır. (24) Onun bu hareketi, sahabe söz ve davranışlarının tahsis delili olduğunu savunanlara göre, yukarida ki hadislerin hükmünü tahsis etmektedir.(25) Gerçi hadiste geçen ‘’yedi’’ veya ‘’üç’’ rakamlarının has birer kelime oldukları ve hass‘ın tahsisinin ise mümkün olmadığı söylenmişse de,(26) bu rakamların çoğul olması ve cemilerin umumu bir yana, burada bizi ilğilendiren husus, ravinin amm bir hükmü rivayet etmesi ve daha sonra da rivayet ettiği bu habere aykırı davranış içine girmesidir.

 Sonuç olarak, bu konuyla ilgili tartışmaların sahabi mezhebinin hukuki değeri hakkındaki ihtilflardan kaynaklandığı görülmektedir. Ancak ‘’ehl-i hadis’’ olarak nitelenen Maliki ve şafii’lerin, sahabe sözlerini sahabilerin re’y ve içtihadları olarak değerlendirmeleri ve diğer müçtehidlerin içtihadları ile denk tutmaları, bu doktirinlerin sırf eser taraftarı olmadıkları, ayrıca re’y ve içtihada da itibar ettiklerini göstermekte ise de, bir tarafta amm‘ın delaletinin zanni olduğunu ve bu sebeple tahsis delilin de kati veya zanni ayırımına gerek olmadığını savunurken, diğer tarafta sahabe söz ve davranışlarının şer’i bir delil olmadıkları gerekçesi ile tahsis işlevinden alıkonulması bir çelişki olarak görülebilir. Hatta kıyas ve mefhumlara tahsisi kabul edenlerin, en azından sahabenin kendi içtihadları sayılan bu görüşleri de tahsis delili olarak kabul etmeleri daha tutarlı olurdu. Sahabe görüş ve uygulamalarını şer’i bir delil kabul ederek onların dışına çıkmayan Hanefi’ler ise(27) bu tavırlarıyla, İmam-ı Muhammmed’in (rahmetullahi aleyh) de işaret ettiği gibi(28) sünnet ve re’y arasında hassas bir denge kurmuş bulunmaktadırlar. Ancak onlar, amm‘ın delaletinin ve onu ilk defa tahsis edecek delilin kati ve amm‘a bitişik (mukarin) olmasını savunurken, zanni olduğunu(29) ve mukarin olmadığı, hatta daha sonra (müteahhir) geldiği apaçık olan bir sahabi söz veya fiili ile amm nass‘ı ilk olarak nasıl tahsis edecekleri problemi, doktirinlerin kendi sistemlerini test etmeleri bakımından önemli bir örnektir. Sahabe sözlerinin ancak amm‘ın ikinci, üçüncü defaki tahsislerinde veya zan ifade eden haber-i vahidlerin tahsisinde geçerli kabul edilmesi, her haldeHanefi’lerin sistemlerine daha uygun olmalıdır. Netice itibariyle, sahabe görüş ve uygulamaları –bizzat Hz. Peygamber’den (Sallallahu aleyhi ve sellem) bir rivayet olma ihtimalleri saklı kalmak kaydı ile- en azından onların re’y ve içtihadlarıdır. Bu durumda bir yorum çeşidi olan tahsis, herhangi bir devir de yaşayan bir müçtehidin yaptığı kıyasla olduğu gibi, sahabenin re’y ve içtihadlarıyla da yapılabilmektedir.

1) süyüti, tedribü’r ravi: 396,399/ hatib bağdadi,el- kifaye, 99,101/
2) sahabi mezhebi hk. Klasik usul kitapların daki ‘’sahabe kavli’’ veya ‘’sahabe mezhebi’’ ile ilğili bölümler yanın da ayrıca Alai, icmalü’l isabe fi akvali’s-sahabe/ Muhammed İsmail şaban, kavlü’s-sahabi ve eseruhü fi’l-fıkhı’l- İslami
3) İbnü’s-salah ulümü’l-hadis,208/ Talat koçyigit,hadis ıstılahları,224
4) Şirazi, şerhü’l-lüma 2, 105,114 /Gazzali,el-müstesfa,2 112/ Amidi,el-ihkam 1,533
5) Ebü’l Hüseyin, el-mu’temet, 2 671 / Amidi a.g.e 1,533
6) Şirazi,a.g.e ,1 382
7) İmam-ı Şafii,er-risale 596/ el-um 2, 166,167
8 ) Gazali a.g.e, 271,274
9) İbn kayyim el- cevziyye,İ’lamü’l muvakkı’in 4 120
10) Şemseddin Ebu’s-sena el-isfahani,beyanü’l muhtasar şerhü muhtasar-ı ibn-i hacib,1,750
11) Ebü’l hattab,et-temhid,2 120/ amidi,a.g.e 533/ Şevkani, irşadü’l-fuhül 162
12) İbn Abdüşşekür, müsellemetü’s sübüt 1 355
13) Gazali a.g.e 2 113
14) Ebü’l Hattab,a.g.e 2 119/ Alai,a.g.e 2 1518/ İbn abdüşşekür,a.g.e 1 355
15) Amidi a.g.e 1 353/ Şevkani,a.g.e 162
16) Şİrazi,a.g.e 1 382/ Ebü’l Hattab,a.g.e 2 120
17) Amidi,a.g.e. 1 353 /İci, muhtasarı’l-münteha 2 151/ Şevkani,a.g.e,162
18) Ebü’l Hattab, a.g.e,2 119,120/ razi el-Mahsül 1 191/ İbn Abdüşşekür a.g.e1 355
19) Şirazi, a.g.e 1 381/ Alai,a.g.e 86,87/ Şevkani, a.g.e,161/ Şaban Muhammed kavlü’s-sahabe 107
20) Ebü’l Hüseyin, el-Mu’temet 2 671
21) Ebü’l Hüseyin, a.g.e 2 671
22) Buhari, vudü,33 /Müslim, tahare 89/İbn-i Mace,tahare 31
23) Müslim, tahare,92,93 / Ebu Davud, tahare, 37 / İbn-i Mace, tahare 31
24) Darakutni, sünen 1 66
25) Bu hadisin hükümleri hk. bk. Şevkani,a.g.e 1 46,48
26) Hadari,el-am ve’l has 249
27) İmam-ı Şerahsi, usül 2 105,106 /Semerkandi,Mizan 447
28) İmam-ı Şerahsi a.g.e 113
29) Sahabi görüş ve uygulamaları zanni oluşu hk.bk. İci Şerhu muhtasarı’l munteha 2 152

BİSMİHİ TEALA

Soru: Yukarıdaki linkte (okuyucu burada bir internet adresi veriyor) şöyle bir iddia gündeme gelmiştir ve peşinden “İsterseniz Sifil Hoca’ya sorunuz” denmiştir. İddialar şunlardır:

“Önce hangi ehl-i Sünnet demek gerek… Sonra soru cevaplanabilsin… Maturidi mezhebi fesatta mutezileden daha aşağı değildir. (Mustafa Sabri Efendi, Tahte Sultanil Kader s.42) İmam Buhari, İmam-ı Azam Ebu Hanife’ye mürcie derken ne kadar ehl-i Sünnet??? (Buhari, et-Tarihu’l-Kebir, VIII, 81.) Muhaddis İbn Hibban “Kitabu’l-Mecrûhîn” de Ebu Hanife’ye mürcie derken ne kadar ehl-i sünnet??? İbn Kuteybe, Ebu Hanife’ye mürcie derken ne kadar ehl-i Sünnet??? (İbn Kuteybe,el-Maarif, 625.) İmam Pezdevi’den başka ehl-i sünnet mi olduğunu düşünüyorsunuz yoksa???!!! Pezdevi mücessime bahsinde hanbelileri ve yahudileri aynı safta değerlendirir. (Pezdevi s.348) Yine Pezdevi’ye göre İmam Eşari bidatçıdır. (Pezdevi, s.366)”

Hocam, bahsi geçen kaynakları tedkik etme imkânım yoktur. İsmi şerifi geçen zatların bu ifadeleri neden, nasıl ve ne zaman kullandıklarını; hatta kullanıp kullanmadıklarını da bilemiyorum. Bu iddiaların tarafınızdan cevaplanmasını ve mümkün ise ilgili kaynakların tarafınızca tedkik edilmesini rica ederim. Şimdiden Allah razı olsun. Selam ve saygılarımla…

 

Cevap: Bu soruya internet üzerinden özel bir cevap göndermiştim. Sorunun “kışkırtıcı” özelliği, verilen örneklerle daha da pekiştirilmiş. Gerek olgu olarak, gerekse günümüzün, Müslümanlığı konjonktürel hassasiyetler ekseninde değerlendirme alışkanlığı karşısında ne ifade ettiği noktasında Ehl-i Sünnet’e daha mütecessis bir nazarla yeniden bakmak zorunda olduğumuzu vurguluyor. Bu soruyu cevaplandırmak, bir bütün olarak geçmişi ve şimdiyi konuşmak demek. Onun için üzerinde hassasiyetle durulması gerektiğini düşünüyorum. Hatta soruda vurgulanan “Hangi Ehl-i Sünnet?” meselesinin net olarak aydınlatılmasının, zihnimizin durulmasına ve Ehl-i Sünnet olduğunu söyleyen ve fakat birbirine mesafeli duran kesimler arasında da buzların erimesine vesile olacağını söylemek abartı olmayacaktır.

Cevap olarak şunları yazmıştım:

Ehl-i Sünnet bir “genel çerçeve”, bir “şemsiye kavram”dır. Birtakım temel umdelerin kabulünde ittifak eden kitleler bu çerçevenin içine, bu şemsiyenin altına girer.

“Nedir bu “temel umdeler” diye soracak olursanız, “Kur’an’da ve meşhur-mütevatir hadislerde bildirilmiş, Sahabe tabakasında genel kabul görmüş hususlara iman” şeklinde genel bir cevap verebilirim.

Bir kimse veya kesim, kendisini bu genel cevabın çizdiği çerçeve içinde görüyorsa, o Ehl-i Sünnet’tir.

Ebu’l-Muzaffer el-İsferâynî, et-Tabsîr fi’d-Dîn’de (113-4) Ehl-i Sünnet’in itikad ilkelerini zikrettikten sonra Ebû Hanîfe, eş-Şâfi’î, Mâlik, el-Evzâ’î, Dâvud ez-Zâhirî, ez-Zührî, el-Leys b. Sa’d, Ahmed b. Hanbel, Süfyân es-Sevrî, Süfyân b. Uyeyne, Yahyâ b. Ma’în, İshâk b. Râhûye, Muhammed b. İshâk el-Hanzalî, Muhammed b. Eslem et-Tûsî, Yahyâ b. Yahyâ, Muhammed b. el-Fadl el-Becelî, Ebû Yusuf, Muhammed, Züfer, Ebû Sevr ile Ehl-i re’y ve Ehl-i Hadis olarak anılan diğer Hicaz, Şam, Irak, Horasan ve Maveraunnehir imamları ve onlardan önceki Sahabe, Tabiin ve Tebe-i Tabiin kuşaklarının bu itikad üzere olduklarını söyler ve ekler: “Ehl-i re’y ile Ehl-i Hadis arasında bu saydığımız hususlarda herhangi bir ihtilaf bulunmadığını tahkik etmek isteyen kimse, Ebû Hanîfe’nin Kelam konusunda kaleme aldığı el-Âlim ve’l-Müte’allim’e, el-Fıkhu’l-Ekber’e, el-Vasıyye’ye ve eş-Şâfi’î’nin eserlerine baksın. Onların eserlerinde (itikadî meseleler hakkında) asla bir farklılık bulamayacaktır…”

Dolayısıyla bu temel umdeler söz konusu olduğunda, Ehl-i Sünnet olduğunu söyleyen kimse ve kesimler arasında farklılık bulunmadığını ikrar etmek insaf gereğidir.

O halde “Hangi Ehl-i Sünnet?” sorusunun bu bağlamda hiçbir anlamı yoktur. Bu, bu bağlamda yanlış kurgulanmış bir sorudur.

Bu söylenenler, Ehl-i Sünnet olduğunu söyleyen kimse ve kesimler arasında hiçbir ihtilaf bulunmadığı anlamına gelir mi? Elbette gelmez.

Öyleyse “Hangi Ehl-i Sünnet?” sorusunun yerinde olduğu bir bağlam bulunduğunu kabul etmek gerekir. O bağlamın çerçevesini ise şöyle çizebiliriz: Delaleti ve sübutu konusunda ihtilaf bulunan nasslar ve esasen hakkında sarih delaletli herhangi bir nass bulunmayan konular.

“Delaleti ve sübutu konusunda ihtilaf bulunan nasslar” ifadesiyle kasdettiğim şudur: Ehl-i Sünnet’in farklı kesimleri, “İman nedir?” sorusuna farklı cevaplar vermiştir. Kimi sadece “Kalp ile tasdik ve dil ile ikrardır” demiş, kimi de bunlara “azalarla amel”i eklemiştir. “İman nedir?” sorusunun Kur’an ve Sünnet tarafından verildiğini bildiğimiz farklı cevapları vardır ve bu ihtilaf o cevaplardan hangisinin tercih edileceği sorusuna verilen cevaptan kaynaklanmaktadır.

Mesela meşhur “Cibril hadisi”nde iman, “Allah’a, meleklerine, kitaplarına, Allah’a kavuşacağına, peygamberlerine ve diriliş gününe iman etmendir” diye tarif buyurulduğu halde, başka rivayetlerde “namaz kılmak ve oruç tutmak” da imanın cüzlerinden olarak zikredilmiştir. Oysa Cibril hadisinde bu ibadetlerin “iman”dan değil, “İslam”dan sayıldığını görüyoruz.

Burada bir “delalet ihtilafı” söz konusudur. Elbette amellerin imandan olup olmadığı meselesi değindiğim rivayetlere münhasır olarak yapılmamıştır; başka pek çok ayet ve hadis bu çerçevede taraflarca dayanak olarak alınmıştır.

Keza “müteşabih” olarak ifade ettiğimiz “haberî sıfatlar”la ilgili ihtilaf da burada hatırlanmalıdır. Ehl-i Hadis genellikle tevile kapalı bir tutum sergileyerek bu sıfatları zahiri üzere anlama taraftarı olmuş, Ehl-i re’y ise bu nasslara geldiği gibi inanmakla birlikte, tevil kapısını da tamamen kapatmamıştır.

Ehl-i Sünnet bazı âlimlerin başka Ehl-i Sünnet âlimler hakkındaki isnatları bağlamında “Hangi Ehl-i Sünnet?” diyen okuyucu sorusunun cevabına devam ediyoruz. Satır ve paragrafların arasında yer alan parantez içi ifadeler, soru sahibi kardeşime internet üzerinden yazdığım cevaba burada yaptığım ilavelerdir.

Sübutla ilgili ihtilafa gelince, birtakım haberî sıfatlar konusunda senedi zayıf bulunmuş ya da mana ile nakledilmiş rivayetleri bu sadette zikredebiliriz. Ehl-i Hadis’in bir kısmı bu rivayetlerin kabulü istikametinde tavır belirlerken, Ehl-i re’y genellikle bu türlü rivayetleri Kur’an’a, mütevatir/meşhur hadislere ve Sahabe tavrına aykırı bulduğu için tevil etme ya da zaafları sebebiyle itikada konu etmeme yoluna gitmiştir. (“Ehl-i Hadis-Ehl-i rey” ayrımının mutlak bir ayrışmayı ifade etmediğini, göreceli olduğunu daha önce birçok vesileyle ifade etmiştim. Elbette burada da aynı durum söz konusudur.)

Hakkında sarih delaletli herhangi bir nassın bulunmadığı hususlara örnek olarak ise kesb, istitaat, ehl-i fetretin akıbeti, Kelamullah’ın mahiyeti… gibi meseleler zikredilebilir.

Bu genel girişten sonra soruda zikrettiğiniz meselelere gelecek olursak; aynı sırayla şunları söyleyebilirim:

1.  “Maturidi mezhebi fesatta Mu’tezile’den aşağı değildir” sözü: Hemen belirteyim, burada bir yanlış çeviri var. Doğrusu, “Matüridiyye mezhebi, mefsedette Mu’tezile’den az değildir” şeklinde olmalı. Mustafa Sabri Efendi merhum bu cümleyi, Muhammed Abduh’un Matüridî görüntüsü altında Eş’arîlere ağır sözler sarf etmesi üzerinde dururken kullanmıştır. Abduh, kulun fiilinin menşei ve mahiyeti ve fiilin meydana gelmesinde kulun kesbi ile Allah Teala’nın yaratması meselesi üzerinde durmaktadır. Mustafa Sabri Efendi de bu bağlamda Matüridiyye mezhebinin, Mu’tezile’den daha çürük olduğunu isbat edeceğini söylemekte ve ifadeyi bu bağlamda kullanmaktadır.

Bu ifadenin, yukarıda, “hakkında sarih delaletli herhangi bir nassın bulunmadığı hususlar” cümlesinden olarak zikrettiğim ve hakkında Ehl-i Sünnet arasında ihtilaf bulunduğunu belirttiğim meseleler cümlesinden olduğunu gözden kaçırmamalıyız.

Bu meselede Maturidiyye’nin veya Eş’ariyye’nin mezhebinin çürük/tutarsız olduğunu söylemek ne söyleyeni, ne de kastedilen mezhebi Ehl-i Sünnet’in dışına çıkarır.

2.  İmam Ebû Hanîfe’yi “mürcii” olmakla itham eden sadece İmam el-Buhârî değildir. Ehl-i Hadis’in genelinde bu tavır görülmektedir. Sebebi de İmam Ebû Hanîfe’nin, büyük günah işleyen kimsenin küfre girdiğini söylememesi ve mürtekib-i kebire’nin cennete mi, yoksa cehenneme mi gideceği tartışmasında, meseleyi Allah Teâlâ’nın meşietine havale etmesidir. Yani İmam’a göre tevbesiz olarak ölen mürtekib-i kebire’yi (büyük günah işleyen kimseyi) Allah Teâlâ dilerse bağışlar, cennetine koyar; dilerse bağışlamaz, cehennemde azaba duçar eder.

Ehl-i Hadis ise -yazının başında değindiğim “iman tarifi”ndeki ihtilafın bir neticesi olarak- amelin imandan bir cüz olduğunu, büyük günah işleyen veya amellerini aksatmış bulunan kimse tevbesiz öldüğü ve/veya bağışlanmadığı takdirde cehenneme gideceğini söylemiştir. (Ancak Ehl-i Hadis’ten hiç kimsenin, mürtekib-i kebire’ye “mürted” muamelesi yapılacağını, böyle kimselerin ebedi olarak cehennemde kalacağını söylemediğini burada hatırlamak gerekir. Dolayısıyla Ehl-i Hadis bu meselede sureta Mu’tezile ve Havaric ile paralel bir görüntü vermiş olsa da, meselenin aslında onlardan oldukça farklı düşünmüş, Ehl-i Sünnet çerçevenin dışına çıkmamıştır.)

Aslında kime “mürcii” deneceği konusunda ilk devirlerdeki belirsizlikten kaynaklanan bu ihtilaf, Ehl-i Hadis’in genel olarak Kûfe ekolü hakkında kullandığı bir itham malzemesi olarak işlev görmüştür.

Mürcie iki kısımdır

A. Mürcie-i halisa: Kul bir kere iman ettikten sonra hiçbir günah ona zarar vermez ve ahirette azap görmesine sebep olmaz diyenler.

B. Mürcie-i Sünne: Büyük günah işlese veya amelinde aksaklıklar olsa da mü’min kimsenin mutlaka cehennemlik olduğunu söylemeyip, Allah Teâlâ dilerse böyle kimseleri bağışlar, dilerse onlara azap eder diyenler.

Bu anlamda İmam Ebû Hanîfe, hocaları, talebeleri ve genel olarak Hanefî/Maturîdîler mürcii olarak isimlendirilmiştir. Bu isimlendirme, “Ehl-i Sünnet mürciesi” anlamında ise doğrudur; “Mürcie-i halisa” anlamında ise doğru değildir. Kaldı ki Ehl-i Hadis içinde de Kûfe ekolü gibi inananlar vardır. Bu mesele hakkında detaylı bilgi için el-Leknevî’nin er-Ref’ ve’t-Tekmîl’ine (81-83; 352 vd.) mutlaka bakılmalıdır.

Dolayısıyla İmam Ebû Hanîfe’yi mürcii olmakla itham edenler, İmam’ın o dönemde yaygın mürcie-i halisa’dan olduğu zannıyla bunu yapmışlardır. Daha İmam hayattayken bu ithamla karşılaşmış ve Osman el-Bettî’ye yazdığı mektupta (Risale) bu itham hakkındaki düşüncelerini dile getirmiştir.

İmam, yukarıda belirttiğim anlamda mürcii olduğunu (Mürcie-i Sünne’den olduğunu) kabul etmiş ve Sahabe’nin, hatta Peygamberler’in yolunun da aynı olduğunu söylemiştir. er-Risâle’nin okunmasını tavsiye ederim.

Mu’tezile, Mürcie gibi bid’at mezheplerin yaygın olduğu Irak coğrafyasında o dönemlerde kimin ne dediğinin herkes tarafından aynı netlikte anlaşılmadığını görmek şaşırtıcı değildir. Şu olay sadece bir örnektir: Abdullah b. el-Mübârek, İmam el-Evzâ’î’nin yanındayken o, “Ebû Hanîfe denen şu bid’atçiyi tanıyor musun?” diye sormuş, İbnu’l-Mübârek bir şey demeden oradan ayrılmış. O gece kaldığı yerde İmam Ebû Hanîfe’nin çözümlerinden derlediği küçük bir risale hazırlamış ve ertesi gün İmam el-Evzâ’î’ye götürüp göstermiş. O, risaleyi okudukça beğenisi artmış ve sonunda, “Meselelerin sonunda adını yazdığın şu en-Nu’man kim?” diye sormuş. O da “İşte o, senin dün “bid’atçi” dediğin Ebû Hanîfe’dir cevabını verince İmam el-Evzâ’î, “Ondan istifade etmeye bak. O sağlam görüşlü birisiymiş” dile mukabele etmiş.

Keza İmam Muhammed el-Bâkır ile İmam Ebû Hanîfe arasında meşhur konuşma da aynı durumu ispatlayan bir başka calib-i dikkat anekdottur. (Bu konuşma, İmam Muhammed el-Bâkır’ın, İmam Ebû Hanîfe’nin Sünnet-i Seniyye’ye muhalif davrandığı şeklindeki duyumları bizzat kaynağından sorarak tahkik etme ihtiyacıyla hareket ettiğini ve işin doğrusunu bizzat araştırdığını göstermesi bakımından önemlidir. İmam Ebû Hanîfe hakkındaki menfi kanaatlerin hiç biri, kendisiyle bizzat görüşmek suretiyle birinci ağızdan tahkik edilerek oluşmuş değildir. Ya ikinci-üçüncü ağızlardan ya da onun yaşadığı dönemden çok daha sonraları oluşmuş/yayılmış “duyum”lardır.)

Yukarıda kısaca söylediklerim İbn Hibbân ve İbn Kuteybe’nin (ve onların durumundaki daha başkalarının) İmam Ebû Hanîfe hakkındaki “irca” ithamı için de geçerlidir.

el-Pezdevî’nin “tecsim” bahsinde birtakım Hanbelîler’le Yahudiler arasında benzetme yapmasına gelince, bu, ona mahsus bir davranış değildir. Daha başkaları da aynı şeyi yapmıştır. Mesele şudur: Allah Teâlâ hakkındaki inançlarında Yahudiler’in tecsimci olduğunu biliyoruz. (Birtakım Yahudi mezheplerinin İslam Kelamı’nın etkisiyle tecsim inancını terk ederek onun yerine tenzihe dayalı bir itikadî çizgi geliştirdiğini biliyoruz. Müstakil yazıların konusu olacak kadar geniş ve önemli olan bu noktada şimdilik detaya girmiyorum.)

Yazının başında çizdiğim çerçeveyi hatırlayın. O paralelde birtakım haberî sıfatlar konusunda “geldiği gibi inanır, yorum yapmayız” noktasında durmayıp, yoruma dalan ve sonuçta “insan biçimli” ya da “cisimlere mahsus özellikler taşıyan” ilah inancına sapan birtakım Hanbelîler veya bir kısım “Ehl-i Hadis” el-Pezdevî’nin bu benzetmede çok da haksız olmadığını göstermektedir. Dediğim gibi, buradaki anlaşmazlık da yazının başında çizdiğim çerçevenin dışında değildir. (Bu mesele de, münhasıran “tecsim” ihtiva den tavır hakkındadır, bütünüyle “itikad” alanını kuşatacak mahiyette değildir.)

Yine el-Pezdevî’nin İmam el-Eş’arî’nin bazı görüşlerinde (yukarıda çerçevesini çizdiğim hususlara giren bazı meselelerde) Ehl-i Sünnet’e muhalif olduğunu söylemesinde de garipsenecek mir durum yoktur.

Hasılı

Temel itikadî umdelerde ayrılık-gayrılık içinde olmayan Ehl-i Sünnet kesimlerin, bunların dışındaki (bunların uzantısı kabilinden) birtakım hususlarda ihtilaf etmiş olması –bir birlerini bid’at ehli olarak suçlamış olsalar bile– bid’at ehli olmalarını gerektiren bir durum değildir.

es-Sübkî, Ehl-i Sünnet’in 3 kesimden oluştuğunu söyler:

A. Maturidi/Eş’ari kelam âlimleri ile onların görüşlerini benimseyenler (Fukaha ve Usulcüler de bu maddeye dâhildir),

B. Ehl-i Hadis ve

C. Ehl-i Tasavvuf.

Bu üç kesimi bir arada değerlendirmemizi ve tamamını Ehl-i Sünnet saymamızı mümkün/gerekli kılan, yazının başında değindiğim ve sıklıkla atıf yaptığım “temel itikadî umdeler”de aynı zemini paylaşıyor olmalarıdır. Mesela onların tamamı (“Selef”i referans olarak alma tavrının temeli olarak) Sahabe’yi tebcil eder, kabir azabı, şefaat, sırat, mizan… vb. hususlara inanır, Sünnet ve Hadis’i Din’de delil/kaynak olarak kabul eder. (İtikadî ve Fıkhî sahada –detayları ilgili kaynaklarda zikredilmiş olan– metot dâhilinde hadisleri bilgi kaynağı ve bağlayıcı deliller olarak görür.)

Bu ve benzeri hususlarda ortak inancı paylaşan Ehl-i Sünnet’in, –mesela– “Allah Teâlâ’nın “tekvin” sıfatı ile “halk” sıfatı arasındaki fark konusunda ihtilaf etmiş olması ve hatta birbirlerini bid’ata düşmüş olmakla itham etmesi onların hiçbirisini Ehl-i Sünnet olmaktan çıkarmaz. Bu gibi ihtilafları ileri sürerek, “Ehl-i Sünnet Ehl-i Sünnet diyorsunuz; aslında ortada Ehl-i Sünnet diye birşey yoktur” demeye getirenler ya meseleyi hiç bilmiyor, ya da bile bile demagoji yapıp kafa bulandırmaya çalışıyor…

Günümüzde “Hangi Ehl-i Sünnet?” sorusu daha ziyade şu bağlamlarda gündeme geliyor:

A. Kendisini “Selefî” olarak niteleyen kardeşlerimizin bir kısmının, münhasıran “haberî sıfatlar” konusundaki kabulün belirlenmesinde öne çıkardığı tutum

B. Yine aynı çevrelerle Ehl-i Tasavvuf arasında rabıta, tevessül gibi konularda yaşanan ayrışma.

Tarihte yaşananları tarihe bırakarak konuşursak, ağırlıklı olarak bu iki başlık altına giren meselelerde yaşanan ihtilaf, günümüzde “gerçek Ehl-i Sünnet”in kim olduğu sorusunun cevabını da şekillendiriyor. Herkes/im bu soruya, bu ihtilaflarda yer aldığı cepheye göre cevap veriyor.

Oysa meseleye şöyle bakmak, bu ihtilafın ortadan kaldırılmasında ya da en azından asgariye indirilmesinde sonuç getirici olabilir:

Madem ki Kur’an ve Sünnet’i dinin iki temel kaynağı olarak kabul ediyoruz; madem ki Kur’an ve Sünnet nasslarının anlaşılmasında aynı Usul-i Fıkıh sistemini benimsiyoruz; madem ki Mu’tezile, Şia, Modernistler gibi ehl-i bid’at karşısında aynı mevkide konumlanıyoruz; madem ki temel itikadî umdeler üzerinde  ittifak halindeyiz; madem ki aramızdaki ittifak konuları ihtilaf konularından daha fazla, öyleyse bir araya gelip konuşmamız için hayli önemli sebep ve hayli elverişli bir zemin var.

Birbirimizle uzaktan atışmayı bırakıp, bir araya gelmeyi deneyelim. Bir araya geldiğimizde önce ittifaklarımızı konuşup, kalplerimiz arasında ülfet oluşmasını temin edelim. Bunun ilk adımı, kim kimi tekfir ediyorsa önce bundan vazgeçmesidir. Bu ilk adımı atabilirsek şunu göreceğiz: Her şeyden önce niyetlerimiz halis. İkinci olarak “karşı taraf”ın her söylediğini yanlış/batıl olarak kabul etmek zorunda değiliz. Hatta üzerinde tartıştığımız meselelerde bile her noktada farklı düşünüyor değiliz. Rabıta’nın “örnek alma” maksatlı bir iç disiplin sağlama aracı olarak kullanıldığını/kullanılması gerektiğini ve Kur’an ve Sünnet’le sabit kat’î farzlar derecesinde bir uygulama olmadığını, yahut tevessülün bazı çeşitlerine İbn Teymiyye’nin veya bağlılarının da itiraz etmediğini, haberî sıfatları tevil edenlerin onların aslını inkâr etmediğini, tevil etmeyenlerin de Kur’an ve Sünnet’e aykırı hareket etmeme hassasiyetiyle davrandığını niçin görmezden gelelim ki! Bunları düşünerek birbirimiz hakkındaki düşünce ve ithamları pekâlâ nefsimizde gözden geçirebilir ve “karşı taraf”ın da tamamen haksız veya batılda olmadığını fark edebiliriz. Böyle bakmak, bir araya gelmemizi de kolaylaştıracaktır.

Biz ne yapıyoruz? Ya hiç bir araya gelmiyoruz, ya da bir araya geldiğimizde tartışmak için, karşımızdakinin “putunu kırmak” için silahlarımızı kuşanmış olarak hareket ediyoruz.

Şuna karar verelim: Karşımızdaki kitle kâfir mi, mü’min mi? Kâfir deniyorsa bu bizzat Ehl-i Sünnet’in genel kabullerine aykırı düşer. Ehl-i Sünnet’e göre kimlerin hangi durumlarda tekfir edileceği konusunu bu köşede daha önce pek çok kere ele aldığım için burada bunları tekrar etmeyeceğim.

Ama “mü’min” deniyorsa, o zaman yukarıdan beri yazdıklarım üzerinde tekrar düşünülmelidir. En başta da aramızda mevcut olan “iman kardeşliği” dışında, bir de Ehl-i Sünnet’e dâhil olmanın oluşturduğu bağ var demektir. Bu bağın somut yansımalarını görmek için İmam Ebû Hanîfe’nin eserlerini, o eserlerdeki tavrı mutlaka çok iyi görmek ve içselleştirmek durumundayız.

Bu elbette kolay değil. Yılların, hatta yüzyılların biriktirdiği önyargılar, yaşanmış müessif hadiseler ve nesilden nesile nakledilegelen bir birikim var. Bunları aşmak ve bir zeminde buluşmak elbette zor. Ama yine de herkes kabul eder ki, ortak hassasiyetlerimiz, kabullerimiz, problemlerimiz ihtilaflarımızdan fazla.

Bir araya geldiğimizde ne yapacağız, nereden başlayacağız?

İttifaklarımızı, mesela üzerinde ittifak ettiğimiz âlimleri, eserleri, olayları konuşarak başlayabiliriz. Bunların konuşulduğu, müzakere edildiği etkinlikler düzenleyip birbirimizi davet edebiliriz. Hatta birbirimize sadece selam verip çay içmek üzere gidip gelebiliriz. En az bunun kadar önemlisi, hediyeleşebiliriz…

Samimi olarak hayata geçirildiğinde bütün bunların aramızdaki buzların erimesine vesile olduğunu, kalplerimizde birbirimize karşı sıcak bir muhabbetin oluşmasına katkı sağladığını rahatlıkla görebiliriz. Yeter ki kendimize ve “karşıdakine” bu imkânı tanıyalım.

Aramızdaki ihtilaflar ne olacak? diye sorulacak olursa şöyle derim: Birbirine düşman olanların konuşarak problem çözmesi imkânsızdır; ama birbiriyle mü’minane ilişki içinde bulunanların konuşarak pek çok problemi çözmesi mümkündür. Yeter ki birbirimizden emin olalım ve aramızda bir “kardeşlik hukuku” tesis edebilelim.

Belki bu, aramızdaki ihtilaf konularının tamamının çözülmesi sonucunu doğurmayacak. Ama önemli olan bizim kardeş olduğumuzu yeniden hatırlamamız, hissetmemiz ve yaşamamız değil mi? Varsın bazı meseleler muhtelefun fih kalsın!…

İnşaallah bu kadar açıklama yeterli olur.

Vesselamu alâ men ittebea’l-hüdâ.

 

Ebubekir Sifil