BİSMİHİ TEALA

İslâm dini insanın fıtratında bulunan şehvet hissinin köreltilmesine, yok edilmesine razı gelmediği için, insanda ki bu güçlü dürtünün meşru yollar ile giderilmesini teşvik etmiştir. Bunun için evlilik müessesini kolaylaştırmış, hatta bazı zaruri haller de dörde kadar evliliğe ruhsat vermiştir. Ancak islâm evlilik müessesinin istismar edilmesinin önüne geçmek maksadı ile evliliğin devamlı olanını tercih ederek, süreli olan geçici evliliği (mut’a nikahı) yasaklamıştır. Zira evlilik sadece insanın fıtratında ki cinsel güdelerin giderilmesi maksadına yönelik değildir. Eğer islâm, evliliği sadece cinselliğin tatmin edilmesi olarak görseydi o zaman cinselliğin  geçici evlilik (mut’a nikahı)  ile giderilmesine  izin verirdi.

İslâm evlilik müessesine bir çok hikmetten dolayı izin vermiştir. Bu hikmetlerin arasında cinselliğin tatmin edilmesi de sayılmış, ancak ana gayelerin arasında sağlıklı bir toplumun oluşması ve yetişmesine imkân sağlamak maksadı ile evliliğe izin vermiştir. Zira maksat sadece cinsel duyguların bastırılması olarak görürseydi, bu duyguların giderilmesine ya zinaya veya gecici evliliğe (mut’a nikahı) izin verilmesi ile imkan sağlanırdı. Ancak bu iki yol ile de sağlıklı bir toplumun oluşma imkanının olmadığını aklı başında herkes kabul eder.

Bununla beraber özellikle islâmın ilk başlarda belli dönemlerde geçici evliliğe (mut’a nikahı) ruhsat verdiği de sabittir. İslâmın ilk dönemlerin de geçici nikaha (mut’a nikahı) izin verilmesinin bir çok hikmeti olabilir. Mesela İbn-i Mace’nin Sebre b. Ma’bed’ten (radıyallahu anh) rivayet ettiği bir hadiste şöyle izah edilmektedir.

خَرَجْنَا مَعَ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي حَجَّةِ الْوَدَاعِ فَقَالُوا يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنَّ الْعُزْبَةَ قَدْ اشْتَدَّتْ عَلَيْنَا قَالَ فَاسْتَمْتِعُوا مِنْ هَذِهِ النِّسَاءِ فَأَتَيْنَاهُنَّ فَأَبَيْنَ أَنْ يَنْكِحْنَنَا إِلَّا أَنْ نَجْعَلَ بَيْنَنَا وَبَيْنَهُنَّ أَجَلًا فَذَكَرُوا ذَلِكَ لِلنَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ اجْعَلُوا بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُنَّ أَجَلًا

  Biz resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ile beraber veda haccı yolculuğuna çıktık. Bir müddet sonra sahabe-i kiram (radıyallahu anhum) ‘’ Ya resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) bekarlık (kadınlardan uzak olmak) cidden zor gelmeye başladı’’ dediler. Bunun üzerine resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘’ Evlenilmelerin de bir mahzur olmayan şu kadınlar (mut’a nikahı yapmak suretiyle) ile faydalanın.’’ buyurdu. Bunun üzerine biz kadınların yanına gittik. Ancak kadınlar onlarla aralarında belli bir müddet olduğu takdir de evlenebileceklerini söylediler. Bunun üzerine biz resulullah’a (Sallallahu aleyhi ve sellem) gelerek durumu anlattık. Resulullah da (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘’onlarla aranıza belli bir süre koyun’’ dedi……… (İbn-i mace, 1962)

 

Tirmizi İbn-i Abbas’tan (radıyallahu anhuma) rivayet ettiği eser de mut’a nikahına izin verilme hikmetini şöyle izah etmektedir.

 إِنَّمَا كَانَتْ الْمُتْعَةُ فِي أَوَّلِ الْإِسْلَامِ كَانَ الرَّجُلُ يَقْدَمُ الْبَلْدَةَ لَيْسَ لَهُ بِهَا مَعْرِفَةٌ فَيَتَزَوَّجُ الْمَرْأَةَ بِقَدْرِ مَا يَرَى أَنَّهُ يُقِيمُ فَتَحْفَظُ لَهُ مَتَاعَهُ وَتُصْلِحُ لَهُ شَيْئَهُ حَتَّى إِذَا نَزَلَتْ الْآيَةُ

{ إِلَّا عَلَى أَزْوَاجِهِمْ أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ }

قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ فَكُلُّ فَرْجٍ سِوَى هَذَيْنِ فَهُوَ حَرَامٌ

 

 Mut’a islâmın ilk dönemlerindeydi. Adam bir şehre gelir, orasını bilmez, tanımazdı. Orada kalacağı müddet için bir kadınla evlenir ki, kadın eşyasını korusun, işlerini görsün.  Ancak eşleri, ve mülkiyetlerinde ki cariyeleri ile ilişkilerinden dolayı kınanmazlar’’ ayeti kerimesi inzal edilinceye kadar bu böyle devam etti. Bu ikisinden başkası haramdır.’’ (Tirmizi, 1041)

 Müslim’de Abdullah ibn-i Mesud’tan (radıyallahu anh) şu şekilde rivayet etmektedir.

 كُنَّا نَغْزُو مَعَ رَسُولِ اللَّهِ -صلى الله عليه وسلم- لَيْسَ لَنَا نِسَاءٌ فَقُلْنَا أَلاَ نَسْتَخْصِى فَنَهَانَا عَنْ ذَلِكَ ثُمَّ رَخَّصَ لَنَا أَنْ نَنْكِحَ الْمَرْأَةَ بِالثَّوْبِ إِلَى أَجَلٍ ثُمَّ قَرَأَ عَبْدُ اللَّهِ ( يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لاَ تُحَرِّمُوا طَيِّبَاتِ مَا أَحَلَّ اللَّهُ لَكُمْ وَلاَ تَعْتَدُوا إِنَّ اللَّهَ لاَ يُحِبُّ الْمُعْتَدِينَ

 

Yanımızda kadınlar olmadığı halde resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ile savaşlar yapıyorduk. Bu savaşlar esnasında bir kere resulullah’a (Sallallahu aleyhi ve sellem)  Kendimizi iğdiş (cinsel duygularımızı yok) edelim mi? diye sorduk. Bunun üzerine resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) bizi bundan men ederek, elbise mukabilinde kadınlarla belli bir zamana kadar evlenmemize ruhsat verdi. İbn-i Mesud (radıyallahu anh) bunları söyledikten sonra:  Ey iman edenler! ALLAH’ın size  helal kıldığı temiz şeyleri kendinize haram kılmayın, ve haddi aşmayın. Şüphesiz ALLAH haddi aşanları sevmez.’’ ayetini okudu.’’ (Müslim, 3476)

 Görüldüğü üzere Müslim’in rivayetin de mut’a nikahına savaş esnasında, Tirmizi ve İbn-i Mace’nin rivayetlerin de yolculuk esnasın da kadınlardan uzak kalmaları sebeb olarak gösterilmiştir. O zamanın şartları göz önüne alındığında ister savaş için, isterse yolculuk için sefere çıkıldığın da aylarca evlerinden ve eşlerinden uzak kalmaktaydılar. Dolayısıyla bu durum onlar için bir handikap olmaktaydı.

 İslâmın ilk zamanlarında, özellikle savaşlar da dönem dönem izin verilen ( Şevkani, neylu’l evtar, c: 6 sh: 136,137) mut’a nikahı, her seferin de şartlar normale döndüğün de yasaklanmıştır. İslâm uleması mut’a nikahının kesin olarak ne zaman yasaklandığı hususunda ihtilaf etmiştir. Zira bir takım hadisler mut’a nikahının

 أَمَرَنَا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِالْمُتْعَةِ عَامَ الْفَتْحِ حِينَ دَخَلْنَا مَكَّةَ ثُمَّ لَمْ نَخْرُجْ مِنْهَا حَتَّى نَهَانَا عَنْهَا

 

Mekke’nin feth edildiği sene, Mekke’ye girerken resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) kadınlarla mut’a yapmamızı emretti. Daha sonra Mekke’den çıkmadan mut’a yı bize yasakladı.’’ (Müslim, 2503)    Mekke’nin fethedildiğinde yasaklandığını bildirirken, bazı rivayetler de

 أَيُّهَا النَّاسُ إِنِّي قَدْ كُنْتُ أَذِنْتُ لَكُمْ فِي الِاسْتِمْتَاعِ أَلَا وَإِنَّ اللَّهَ قَدْ حَرَّمَهَا إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ فَمَنْ كَانَ عِنْدَهُ مِنْهُنَّ شَيْءٌ فَلْيُخْلِ سَبِيلَهَا وَلَا تَأْخُذُوا مِمَّا آتَيْتُمُوهُنَّ شَيْئًا

‘’Ey insanlar! şüphesiz ben kadınlardan faydalanmanız (mut’a nikahı) için size izin vermiştim. Dikkat edin, muhakkak ki ALLAH (Celle celalühü) kıyamet gününe kadar onu haram kıldı. Kimin yanın da böyle bir kadın varsa onu serbest bıraksın. Ve onlara mehir olarak verdiğiniz den bir şeyi geri almayın.’’ (İbn-i Mace, 1962) Veda haccı esnasında haram kılındığını bildirmektedir. Bir takım rivayetler ise

 أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ نَهَى عَنْ مُتْعَةِ النِّسَاءِ يَوْمَ خَيْبَرَ وَعَنْ أَكْلِ لُحُومِ الْحُمُرِ الْإِنْسِيَّةِ

  Muhakkak ki resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) Hayberin fethinde kadınlarla mut’a yapmaktan ve ehil eşek etlerinin yenmesinden bizi neyh etti.’’ (Müslim, 2510) Hayberin fethinde yasaklandığını bildirmektedir. Yine bazı rivayetler ise

 كُنَّا نَسْتَمْتِعُ بِالْقَبْضَةِ مِنْ التَّمْرِ وَالدَّقِيقِ الْأَيَّامَ عَلَى عَهْدِ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَأَبِي بَكْرٍ حَتَّى نَهَى عَنْهُ عُمَرُ فِي شَأْنِ عَمْرِو بْنِ حُرَيْثٍ

 

 Biz resulullah (Sallallahualeyhi ve sellem) ve Ebu Bekir (radıyallahu anh) dönemlerin de bir avuç hurma ve un karşılığında birkaç günlüğüne mut’a yapardık. Nihayet Ömer (radıyallahu anh), Amr b. Hureys’e mut’a’yı yasakladı.’’ (Müslim, 2497)

 

 Mut’a nikahının Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’in (radıyallahu anhuma) dönemlerinde de devam ettiğini, Nihayet Hz. Ömer’in (radıyallahu anh) yasaklandığını bildirmektedirler. Rivayetlerde ki, bu ihtilaflardan dolayı resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) mut’a nikahına şartlar gerektiği zaman belli dönemlerde izin verdiği görülmektedir. Son olarak Hz. Ömer (radıyallahu anh) dönemin de toplum büyüyüp geliştikçe, bir takım insanlar mut’a nikahını bir zaruret olmaktan çıkararak istismar etmelerinden dolayı yasaklanmıştır.

 Zaruret halinde izin verilen bu uygulamanın bir takım insanlar tarafından istismar edilmesi,  toplum arasında huzursuzluk çıkarması, bir takım sorunların baş göstermesi sebebiyle, islâm’ın ruhunu iyi bilen Hz. Ömer (radıyallahu anh) tarafından uygun görülmüş ve kendisini destekleyen sahabe-i kiram’ın (radıyallahu anhum) görüşleri çercevesinde kesin olarak yasaklanmıştır.

 Rivayetlerde ki bu farklılıkları gören İmam-ı Şevkani (rahmetullahi aleyh), hadislerle yasaklanan bir uygulamanın Hz. Ömer (radıyallahu anh) dönemine kadar devam etmesini büyük bir sorun olarak gördükten sonra şöyle bir yorum yapmaktadır.

 

 Öyle anlaşılıyor ki, bir takım sahabiler, resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) bu nikahı haram kıldığını duymamış ve mut’a nikahına devam etmişlerdir. Hz. Ömer (radıyallahu anh) bu durumu görünce yasağı tekrarlatmış ve kesin olarak son vermiştir. Her ne kadar bu yorum da bir takım zorlamalar bulunsa dahi, mut’a nikahını yasaklayan hadisler karşısında bu yorumun yapıması gerekliydi.’’ ( Şevkani, Neylu’l evtar, c:6 sh:147)

 Ehl-i Sünnet uleması Mut’a nikahının kesin olarak yasaklandığı hususunda müttefiktirler. Nitekim şemsu’l eimme imam-ı Serahsi (rahmetullahi aleyh) ‘’ Mut’a nikahının resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından üç gün serbest bırakıldığını, ve sonra yasaklandığını ifade etmektedir. Savaş esnasın da sahabe’nin hanımlarından uzak kalmasından dolayı resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından kendilerine izin verilmiş, Bu serbestliği üç gün sonra kaldırmıştır. İmam-ı Serahsi (rahmetullahi aleyh) bundandolayı mut’a nikahının Hanefi mezhebince batıl olduğunu söylemektedir.’’ (Mebsud, c:5 sh:152)

 İmam-ı Şafii’de (rahmetullahi aleyh) belli bir süre olarak sınırlandırılan bütün nikahların mut’a nikahına dahil olduğunu ve geçersiz olduğunu ifade ederken, insanların üç talakla boşanan kadınlar ile evlenmede bir hile olarak yaptıkları hülle’yi de mut’a nikahı olarak değerlendirmektedir. (el-Umm, c:3 sh: 184)

BİSMİHİ TEALA

 1) Zekatın verilmesi caiz olan sınıflar hangileridir?

 Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) zekatın her isteyene verilmemesi gerektiği hususunda dikkat çekmiştir. Nitekim Ebu davud’un Ziyad b. Haris’ten (radıyallahu anh) bir hadiste

 فَأَتَاهُ رَجُلٌ فَقَالَ أَعْطِنِى مِنَ الصَّدَقَةِ. فَقَالَ لَهُ رَسُولُ اللَّهِ -صلى الله عليه وسلم- « إِنَّ اللَّهَ تَعَالَى لَمْ يَرْضَ بِحُكْمِ نَبِىٍّ وَلاَ غَيْرِهِ فِى الصَّدَقَاتِ حَتَّى حَكَمَ فِيهَا هُوَ فَجَزَّأَهَا ثَمَانِيَةَ أَجْزَاءٍ فَإِنْ كُنْتَ مِنْ تِلْكَ الأَجْزَاءِ أَعْطَيْتُكَ حَقَّكَ

 Adamın biri resulullah’a (Sallallahu aleyhi ve sellem) gelerek ‘’ Bana zekat ver’’ dedi. Bunun üzerine resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem)

 ‘’ Şüphesiz ALLAH (Celle celalühü) zekatın verileceği yerler hususunda ne bir peygamberin, ne de başka birinin hükmüne razı olmayarak zekatın nerelere verileceğine dair hükmü kendisi verdi. ALLAH (Celle celalühü) zekatın sekiz kısma taksim etti. Eğer sende onlardan birisiysen hakkını sana veririm.’’ (Ebu davud, 1632) buyurmak suretiyle bu hususa dikkat çekmiştir.

 Nitekim zekatın verilebileceği yerleri ALLAH (Celle celalühü) tevbe suresinde şöyle beyan etmektedir.

 إِنَّمَا ٱلصَّدَقَـٰتُ لِلۡفُقَرَآءِ وَٱلۡمَسَـٰكِينِ وَٱلۡعَـٰمِلِينَ عَلَيۡہَا وَٱلۡمُؤَلَّفَةِ قُلُوبُہُمۡ وَفِى ٱلرِّقَابِ وَٱلۡغَـٰرِمِينَ وَفِى سَبِيلِ ٱللَّهِ وَٱبۡنِ ٱلسَّبِيلِ‌ۖ فَرِيضَةً۬ مِّنَ ٱللَّهِ‌ۗ وَٱللَّهُ عَلِيمٌ حَڪِيمٌ۬

 ‘’ Sadakalar (zekatlar) ALLAH’tan bir farz olarak ancak, yoksullara,miskinlere, (zekat toplayan) memurlara, kalpleri (islâma) ısındıralacak olanlara, (hürriyetlerini satın almaya çalışan) kölelere, borçlulara, ALLAH yolunda cihad edene ve yolcuya mahsustur. ALLAH en iyi bilen ve hikmet sahibidir.’’ (Tevbe/60)   

 2) Ayeti kerimede ki fakir ve miskin den murad kimdir?

 Hanefi mezhebine göre fakir, nisap miktarı mala sahip olamayan kişi, miskin ise, hiçbir şeyi olmayan kişidir. Bu tarife göre miskin fakirden daha ihtiyaç sahibidir. Şafii mezhebine göre, fakir hiç bir malı ve kazancı olmayan kişi, miskin ise, malı ve kazancı olan ancak yeterli gelmeyen kişidir. Bu tarife göre ise fakir miskinden daha ihtiyaç sahibi kişidir.

 Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ise miskinin tarifini şöyle yapmaktadır.

 لَيْسَ الْمِسْكِينُ الَّذِى تَرُدُّهُ التَّمْرَةُ وَالتَّمْرَتَانِ وَالأُكْلَةُ وَالأُكْلَتَانِ وَلَكِنَّ الْمِسْكِينَ الَّذِى لاَ يَسْأَلُ النَّاسَ شَيْئًا وَلاَ يَفْطِنُونَ بِهِ فَيُعْطُونَهُ

 ‘’ Miskin, bir iki hurma veya bir iki lokma ile geri çevrilen kişi değildir. Asıl miskin, insanlardan bir şey istemediği için onlar tarafından durumu bilinmeyen ve bu suretle kendisine bir şey verilmeyen kişidir.’’ (Ebu davud, 1633)

 3) Zekat toplamakla memur olan kişiden murad kimdir?

 Zekat toplamakla memur olan, devlet başkanın ALLAH’ın (Celle celalühü) farz kıldığı zekatı müslüman zenginlerden toplaması için görevlendirdiği kişidir. Bu memurlar bütün zamanlarını zenginlere giderek zekatı onlardan tahsil etmeye harçadıkları için, devlet başkanı onlara bu işlerinin karşılığı olarak zekat mallarından verir.

 4) Köleden murad kimdir?

 Köleden murad, köle statüsüne sahip olup, sahibi ile belli bir para karşılığında hürriyetine kavuşmak için antlaşma yapan kişidir.

 Ancak günümüzde bilinen anlamı ile köle statüsü bulunmadığından zamanımızda köle sınıfı zekat verilebilecekler arasından çıkarılmıştır. Daha sonra eğer bu sınıf tekrar ortaya çıkarsa bu sınıf tekrar zekat verilebilecekler arasına katılır.

 5) Borçludan murad kimdir?

 Hanefi mezhebine göre borçlu, borçu olupta elindeki mal  borçunu ödemeye kafi gelmeyen kişidir.

 6) ALLAH (Celle celalühü) yolunda cihad edenlerden murad kimdir?

 Dince mukaddes sayılan yer ve mekanları korumak ve ALLAH’ın (Celle celalühü) dinini yüceltmek maksadı ile savaşa çıkıp memleketlerinden ve herşeyden uzaktan olan kişidir. Bunlar nafakaya muhtaç durumdadırlar.

 7) Yolcudan murad kimdir?

 Yolcudan murad, herhangi bir sebepten dolayı vatanlarından uzaklaşıp yolda parasızlıktan dolayı mahzur kalanlardır. Bunların vatanlarında malları bulunsa, zengin olsalar dahi o an parasızlıktan sebeb muhtaç durumda olduklarında zekat verilir

 8) Müellefe-i kulub (kalplari islâma ısındırılacak olanlar) dan murad kimdir?

 Bunlardan murad, resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) müslüman olmaları için zekat mallarından verdiği bazı kabilelerin liderleridir.

İbn-i Hümam (rahmetullahi aleyh) ‘’fethu’l kadir’’ isimli eserinde  buların hakkında şunları demektedir.’’ Bunlar üç kısım insanlardır. 1) Bunlar kafir olup resululah (Sallallahu aleyhi ve sellem) kalplerini islâma ısındırmak gayesi ile zekat verdiği kişilerdir. 2) Şerlerinden emin olmak maksadı ile zekat verilen kişilerdir. 3) Müslüman olup gerek fakir ve zayıf olmaları sebebiyle, gerekse farklı sebeblerden dolayı kalplerinin islâma tam manası ile ısındırılıp müslümanlıkta sepat edilmesi murad edilen kişilerdir.

  O  zamanın adeti kabileler liderlerini takıp ettiklerinden, bir kabilenin lideri bir dine girdiğinde kabilenin diğer insanları da o dine giriyorlardı. O zamanlar islâm yeteri kadar güçlü olmadığından bu gibi kişilere kalplerini islâma ısındırmak için zekat verilmekteydi. Ancak daha sonra islâm kuvvetlenip izzet sahibi olunca resulullah’tan (Sallallahu aleyhi ve sellem)  sonra bunlar zekat verilecekler sınıfından çıkarılarak,zekat verilmediler.

 Dolayısıyla günümüzde müellefe-i kulub sınıfıda köle sınıfı gibi bulunmadığından zekat verilecekler arasından çıkarılmıştır.

 9) Zekat verecek kişi bu sınıflardan hepsine zekatını verebilir mi? Yoksa sınıflar dan bazılarına mı verebilir?

 Zekat verecek kişi bu sınıflar içinden sadece bir kişiye zekat verebileceği gibi, birden fazla kişiye veya birden fazla sınıflara vermesi caizdir.

 10) Müslüman olmayan miskin ve fakire zekat verilmesi caiz midir?

 Zekat malının islâm dininden olmayan kişilere verilmesi caiz değildir. Bu kişi ister zimmi olsun, isterse farklı olsun farketmez.

 11) Zekat parası ile bir ölüyü kefenlemek, mescid veya medrese yapmak, köprü veya insanların yürümesi için yo yapmak caiz midir?

 Zekat demek, ihtiyaç sahibi birinin zekat ile temlik olunması demektir. Yani ihtiyaç sahibi eline zekatı alacak ve harcayacak durumda olması demektir. Dolayısıyla zekat parası ile ölünün kefenlenmesi, mescid, köprü ve yol gibi şeylerin yapılması, zekatın bu yerlere harcanması caiz değildir. Buna rağmen zekat bu gibi yerlere, derneklere v.s yerlere verilirse zekatın tekrar verilmesi gerekir.

 12) Zekatı bir medreseye veya medresenin hocasına vermek caiz midir?

 Eğer zekat verilirken hoca, medresede bulunan muhtac sahibi talebelere vermek için vekil tayin edilir, ve hoca bu zekat mallarını muhtaç durumdaki talebelere verirse bu caizdir. Ancak insanların verdiği zekat malı ile talebelere yemek yapılması, medresenin tamir ve tadilatında kullanılması, hoca ve görevlilerin maaşlarının ödenmesi v.s gibi yerlere  harcanması caiz değildir.

 13) Zekat parası verilmesi caiz olanlar dışında farklı yerde kullanılsa (mesela bir köle satın alıp azad etse) bu durumda zekat verilmiş olur mu?

 Zekat parası verilmesi caiz olan yerler haricinde, farklı yerlerde kullanıldığında o zekatın yeniden verilmesi gerekir.

 14) Zekatı fakir olan akrabalara vermek caiz midir?

 Akrabalar iki kısımdır. 1) Zekat verecek kişi ile doğuma bağlı akraba olanlar. Ki, bunlar anne, baba, dede,nine, çocuk ve torunlardır. 2) zekat verecek kişi ile doğuma bağlı akraba olmayanlar. Bunlar da erkek ve kız kardeşler, Hala, Teyze, Amca v.s ve bunların çocuklarıdır.

 Eğer zekat birinci sınıftan bir akrabaya, yani kız ve erkek çocuğa, veya toruna, veya anne babasından birine, veya dedesi ve nenesinden birine (bunlar istediği kadar üste çıksın veya alta insin fark etmez) verildiğinde zekat verilmiş olmaz.

 İkinci sınıftan herhangi birine zekatın verilmesi caiz, hatta bunda hem zekat hem de sıla-i rahim sevabı vardır.

 15) Eğer zekatı akrabalara verirken ‘’ bu benim zekatım’’ denildiğinde akraba zekatı almazsa ne yapmak gerekir?

 Zekatı verirken zekat olduğunu söylemeye gerek yoktur. Zekat verilirken zekatı veren niyet ederek verirse yeterlidir. Eğer zekat verilecek akraba muhtac durumdaysa, zekatı verirken hediye diyerek verilmesi caizdir.

 16) Koca karısına veya kadın kocasına zekat verebilir mi?

 İmam-ı Azam’a (rahmetullahi aleyh) göre koca karısına veya kadın kocasına zekat verdiğin de verilen zekattan eşlerinde faydalanması olduğundan bu durumda zekat verilmiş sayılmaz. İmameyn’ne (rahmetullahi aleyhima) göre ise, kadın kocasına zekat verebilir.

 17) Zekatın zengin birine veya zengin birinin oğluna verilmesi caiz midir?

 Zekatın nisab miktarı mala sahip olan, veya havace-i asliyesinden başka artıcı özelliği bulunan mal sahibine yani zengine verilmesi caiz değildir. Yine aynı şekilde zengin birinin akıl baliğ olmamış küçük çocuğuna da zekat verilmesi caiz değildir. Ancak bu zengin kişinin oğlu büyük akıl baliğ olmuş ve ihtiyaç sahibi nisap miktarı mala sahip değil ise bu durumda buna zekat verilir.

 18) Fakir ve miskin oldukları halde kendilerine zekatın verilmesinin caiz olmadığı kimseler var mı?

 Evet fakir ve miskin oldukları halde beni Haşim çocuklarına zekat verilemez.

 Beni Haşim çocukları ihtiyaç sahibi iseler, o zaman onlara zekat ve vacip sadakalar dışında başka mallar vererek yardımda bulunulabilinir.

 19) Bir adam zekatını, zekat verilecek sınıflardan birisi zannıyla birisine verdikten sonra zekatını verdiği kişinin kafir, zengin, veya Beni haşim oğullarından veya fakirlere zulmeden biri olduğunu öğrenirse ne olur?

 Bu durumda imam-ı Azam ve imam-ı Muhammed’e (rahmetullahi aleyhima) zekatını vermiş sayılır, yeniden zekat vermesine gerek yoktur. İmam-ı Yusuf’a (rahmetullahi aleyh) göre ise bu durum da  zekatın yeniden verilmesi gerekir.

 20) Sağlık ve sıhhatı yerinde olup çalışıp kazanmaya güçü yeten ancak nisap miktarı malı olmayan birisine zekat verilebilir mi?

 Sıhhat durumunda bir sorunu olmayan, güçü kuvveti yerinde, çalışabilecek ama nisap mıktarı malı olmayan birisine zekat verilmesi caizdir.

 21) Zekatın kişinin bulunduğu şehirden başka yerlerde ki ihtiyaç sahiplerine gönderilmesi caiz midir?

 Zekatta asıl olması gereken, her beldenin kendi zekat sistemine sahip olup, kendi beldesinde ki ihtiyaç sahiplerini gözetlemesidir. Dolayısıyla zekat verecek kişinin başka şehirlere zekat göndermesi Hanefi mezhebinde mekruhtur. Ancak gönderilecek şehirde ki insanlar kendi şehrindekilerden daha muhtaç bir durumdaysa o zaman gönderilebilir.

BİSMİHİ TEALA

İslâm tarihinde müslümanların mağlup oldukları ilk savaş olan uhud savaşının mağlubiyet ile neticelenmesinin sebebleri hakkında çeşitli şeyler söylenmektedir.  Ancak Buhari’nin Cabir’den (radıyallahu anh) rivayet ettiği bir hadiste ‚‘ عَنْ جَابِرٍ قَالَ صَبَّحَ أُنَاسٌ غَدَاةَ أُحُدٍ الْخَمْرَ فَقُتِلُوا مِنْ يَوْمِهِمْ جَمِيعًا شُهَدَاءَ ، وَذَلِكَ قَبْلَ تَحْرِيمِهَا ‚‘  ‚‘Bir takım insanlar uhud harbinin gecesi sabaha kadar içki içmişlerdi.  O gün bunların hepsi şehid olarak öldürüldüler.  Bu, şarabın haram kılınmasından önceydi.‘‘ (Buhari, tefsir, 4618) denilmektedir.  Buna göre uhud savaşının mağlub olarak bitmesinin  esas sebebi müslümanların savaşa sarhoş çıkmalarıdır.

 Uhud harbi’nin mağlubiyet ile neticelenmesi müslümanların sarhoş olmasından dolayı mıdır?

 Uhud savaşı miladi 625 yılında meydana geldiği zaman islâm dinin de şarap henüz haram kılınmamıştı. Her ne kadar bir kısım şii tefsirleri içki’nin Mekke dönemin de A’raf suresi 33. ayeti kerimesi ile haram kılındığını ( el’ mizan fi tefsiri’l kur’an,c: 6 sh: 182) söylemekteyse de, ehl-i sünnet uleması içkinin uhud savaşından sonra haram kılındığın da müttefiktirler. Nitekim şarab haram kılınmadan önce müslümanların namaz kılmaya sarhoş olarak gelmelerinden ötürü resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‚‘sarhoş olarak namaza yaklaşmayın‘‘ şeklinde ilan ettirdiği de bilinmektedir. Dolayısıyla o zaman helal olan bir şeyin içilmesi de yadırganacak bir husus olamaz. Şarab haram kılınmadan önce başta Hz. Hamza (radıyallahu anh) olmak üzere ( hatta bazı tefsirlerde Hz. Hamza’nın (radıyallahu anh) içki içtiği bir zaman sarhoşken Hz. Ali’nin (radıyallahu anh) bir devesini keserek cigerini meze yaptığı rivayet edilmektedir)  bir çok sahabe-i kiram (radıyallahu anhum) şarab içiyorlardı. Ancak şarab haram kılındıktan sonra bir iki istisna ( henüz haberi olmayanlar) haricinde bütün sahabe’nin (radıyallahu anhum) içkiyi bıraktıkları sabittir.

 Buhari’nin rivayetine göre uhud harbinin  sabahı müslümanların en azından bir kısmının (Buharinin bazı şarihleri özellikle ayneny tepelerine yerleştirilen okçuların bir kısmının şarap içenler arasında olduğunu ve galibiyet sonrası ganimet sevdasından ötürü yerlerini terk ettiklerini zikreder) şarap içtikleri ve savaşa şarhoş olarak çıktukları da sabittir. Buhari’nin ”umdetü’l kari” şerhinin müellifi İmam-ı Kastalani (rahmetullahi aleyh) kitabu’l cihad’ta bu hadisi zikrettikten sonra şu yorumu yapmaktadır: ” O gün şarap içerek savaşa çıkan ve şehid olanların şarap içmeleri sebebiyle şehidliklerine bir zarar gelmez  Zira onların şarabı içtikleri gün şarabı içme vaktinde şarab mübah bir içecekti. Bundan dolayı ALLAH (Celle celalühü) onların öldürülmelerinden sonra ayeti kerime de (Al-i imran /179) onların faziletini zikrederek, onların üzerinden korku ve mahzuniyeti kaldırdığını beyan etmiştir.” (umdetü’l kari, c: 21, sh:236).

  Ancak bunun uhud harbinin kaybedilmesinde tek sebeb olarak görülmesi ve kabul edilmesi de mümkün değildir. Ama diğer sebeblerle beraber, sebeblerden bir tanesidir.  Dolayısıyla diğer sebebleri görmezden gelerek savaşın kaybedilmesini sadece bir kısım sahabe’nin (radıyallahu anhum) sarhoş olmasına bağlamak ve ‚‘ uhud savaşı müslümanların sarhoş olmasından dolayı kaybedildi‘‘ demek doğru bir anlayışın ürünü de değildir. Nitekim Kur’an-ı kerim Uhud savaşının safhalarından bahsederken savaşın kaybedilme sebeblerine de değinmektedir.

 وَلَقَدۡ صَدَقَڪُمُ ٱللَّهُ وَعۡدَهُ ۥۤ إِذۡ تَحُسُّونَهُم بِإِذۡنِهِۦ‌ۖ حَتَّىٰٓ إِذَا فَشِلۡتُمۡ وَتَنَـٰزَعۡتُمۡ فِى ٱلۡأَمۡرِ وَعَصَيۡتُم مِّنۢ بَعۡدِ مَآ أَرَٮٰكُم مَّا تُحِبُّونَ‌ۚ مِنڪُم مَّن يُرِيدُ ٱلدُّنۡيَا وَمِنڪُم مَّن يُرِيدُ ٱلۡأَخِرَةَ‌ۚ ثُمَّ صَرَفَڪُمۡ عَنۡہُمۡ لِيَبۡتَلِيَكُمۡ‌ۖ وَلَقَدۡ عَفَا عَنڪُمۡ‌ۗ وَٱللَّهُ ذُو فَضۡلٍ عَلَى ٱلۡمُؤۡمِنِينَ

 Siz ALLAH‘ın izni ile düşmanlarınızı öldürürken, ALLAH, size olan vaadini yerine getirmiştir. Nihayet, öyle bir an geldi ki, ALLAH arzuladığınızı (galibiyeti) size gösterdikten sonra zaafa düştünüz; (Peygamberin verdiği) emir konusunda tartışmaya kalkıştınız ve âsi oldunuz. Dünyayı isteyeniniz de vardı, ahireti isteyeniniz de vardı. Sonra ALLAH, denemek için sizi onlardan (onları mağlup etmekten) alıkoydu. Ve andolsun sizi bağışladı. Zaten ALLAH, müminlere karşı çok lütufkârdır.

 إِذۡ تُصۡعِدُونَ وَلَا تَلۡوُ ۥنَ عَلَىٰٓ أَحَدٍ۬ وَٱلرَّسُولُ يَدۡعُوڪُمۡ فِىٓ أُخۡرَٮٰكُمۡ فَأَثَـٰبَڪُمۡ غَمَّۢا بِغَمٍّ۬ لِّڪَيۡلَا تَحۡزَنُواْ عَلَىٰ مَا فَاتَڪُمۡ وَلَا مَآ أَصَـٰبَڪُمۡ‌ۗ وَٱللَّهُ خَبِيرُۢ بِمَا تَعۡمَلُونَ

 O zaman Peygamber arkanızdan sizi çağırdığı halde siz, durmadan (savaş alanından) uzaklaşıyor, hiç kimseye dönüp bakmıyordunuz. (ALLAH) size keder üstüne keder verdi ki, bundan dolayı gerek elinizden gidene, gerekse başınıza gelenlere üzülmeyesiniz. ALLAH yaptıklarınızdan haberdardır.

 ثُمَّ أَنزَلَ عَلَيۡكُم مِّنۢ بَعۡدِ ٱلۡغَمِّ أَمَنَةً۬ نُّعَاسً۬ا يَغۡشَىٰ طَآٮِٕفَةً۬ مِّنكُمۡ‌ۖ وَطَآٮِٕفَةٌ۬ قَدۡ أَهَمَّتۡہُمۡ أَنفُسُہُمۡ يَظُنُّونَ بِٱللَّهِ غَيۡرَ ٱلۡحَقِّ ظَنَّ ٱلۡجَـٰهِلِيَّةِ‌ۖ يَقُولُونَ هَل لَّنَا مِنَ ٱلۡأَمۡرِ مِن شَىۡءٍ۬‌ۗ قُلۡ إِنَّ ٱلۡأَمۡرَ كُلَّهُ ۥ لِلَّهِ‌ۗ يُخۡفُونَ فِىٓ أَنفُسِہِم مَّا لَا يُبۡدُونَ لَكَ‌ۖ يَقُولُونَ لَوۡ كَانَ لَنَا مِنَ ٱلۡأَمۡرِ شَىۡءٌ۬ مَّا قُتِلۡنَا هَـٰهُنَا‌ۗ قُل لَّوۡ كُنتُمۡ فِى بُيُوتِكُمۡ لَبَرَزَ ٱلَّذِينَ كُتِبَ عَلَيۡهِمُ ٱلۡقَتۡلُ إِلَىٰ مَضَاجِعِهِمۡ‌ۖ وَلِيَبۡتَلِىَ ٱللَّهُ مَا فِى صُدُورِڪُمۡ وَلِيُمَحِّصَ مَا فِى قُلُوبِكُمۡ‌ۗ وَٱللَّهُ عَلِيمُۢ بِذَاتِ ٱل

 Sonra o kederin arkasından ALLAH size bir sekine (güven) indirdi ki, (bu güvenin yol açtığı) uyuklama hali bir kısmınızı kaplıyordu. Kendi canlarının kaygısına düşmüş bir gurup da, ALLAH‘a karşı haksız yere cahiliye devrindekine benzer düşüncelere kapılıyorlar, “Bu işten bize ne!” diyorlardı. De ki: İş (zafer, yardım, herşeyin karar ve buyruğu) tamamen ALLAH‘a aittir. Onlar, sana açıklayamadıklarını içlerinde gizliyorlar. “Bu işten bize bir şey olsaydı, burada öldürülmezdik” diyorlar. Şöyle de: Evlerinizde kalmış olsaydınız bile, öldürülmesi takdir edilmiş olanlar, öldürülüp düşecekleri yerlere kendiliklerinden çıkıp giderlerdi. ALLAH, içinizdekileri yoklamak ve kalplerinizdekileri temizlemek için (böyle yaptı). ALLAH içinizde ne varsa hepsini bilir.

 إِنَّ ٱلَّذِينَ تَوَلَّوۡاْ مِنكُمۡ يَوۡمَ ٱلۡتَقَى ٱلۡجَمۡعَانِ إِنَّمَا ٱسۡتَزَلَّهُمُ ٱلشَّيۡطَـٰنُ بِبَعۡضِ مَا كَسَبُواْ‌ۖ وَلَقَدۡ عَفَا ٱللَّهُ عَنۡہُمۡ‌ۗ إِنَّ ٱللَّهَ غَفُورٌ حَلِيمٌ۬

 (Uhud`da) iki ordu karşılaştığı gün, sizi bırakıp gidenleri, sırf işledikleri bazı hatalar yüzünden şeytan (yerlerinden) kaydırmıştı. Yine de ALLAH onları affetti. Çünkü ALLAH, çok bağışlayıcıdır, halîmdir. (Al-i imran /152,155)

 Ayeti kerimelere göre uhud savaşında mağlub olunma sebebleri arasında galibiyetten sonra aşırı güven, ve üstün olmanın vermiş olduğu zaafiyet belirtisi,  resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) emrine muhalefet,  aşırı derece de dünya hayatına ve zinetlerine düşkünlük, öldürülme korkusu ile savaştan kaçma gibi sebeblerin ön plana çıktıkları görülmektedir. Dolayısıyla uhud mağlubiyetini sadece bir kısım müslümanların sarhoş olmalarına bağlamak ne aklın nede vicdanın kabul edebileceği bir husus değildir.

 Nitekim Kamil miras  bu hadisin izahın da şunları söylemektedir.

 ‚‘ Uhud harbi gecesi bir kısım ashab sabaha kadar içki içmişlerdi. O gün içki henüz haram kılınmamıştı. Uhud hezimetinin (diğer sebebleri ile beraber) sebeblerinden birisi de bu işret iptilasıdır.  Ve uhud’u müteakkib kesin olarak haram kılınmıştır.‘‘ (Tecrid-i sarih, c:11, sh: 96)