Medreseli

 Soru: Bazı kitablar da muhiddin arabinin ‘’fususul hikem’’i’ni resulullah tarafından yazılıp ona verildiği yazmakta. Halbuki ibn-i arabinin fususul hikem ve diğer kitablarında küfür sözleri bulunmaktadır. Bu kitabı peygamberin yazdığı doğru olabilir mi? Bu kitabların okunması caiz mi? İbn-i Arabi hakkında ne dersin?

BİSMİHİ TEÂLÂ

 Ulema arasında  en çok tartışılan kişilerden birisi de İbn-i Arabî’dir (kuddise sırruhu). Ulemanın bir kısmı onun veli olduğuna kabul etmektedir. Nitekim bunlardan biri olan İbn-i Haceri’l mekki, İbn-i Arabî (rahmetullahi aleyhima) hakkında şöyle demektedir.

 ‘’ İbn-i Arabî ( kuddise sırruhu) arifi billâh olan, ALLAH’ın (Celle celalühü) veli kullarından olup bildiği ile amil olan ulemadandır. İbn-i Arabî’nin ( kuddise sırruhu) zamanının âlimlerinden olduğu hususunda ittifak edilmiştir. Öyle ki kendisi her türlü ilimde kendisine tabi olunan olup, kendisi başkasına tabi olanlardan değildir…. Kendisi zamanının en takvalılarından olup sünneti seniyye’yi ihya etmiş ve mücahede hususunda zamanının en büyüklerindendir. Hatta kendisinin bir abdest ile üç ay durduğu rivayet edilmiştir. Diğer hallerini buna kıyas et.  Kendisinin ‘’Futuhatu’l mekkiyye’’ isimli eserini yazdıktan sonra sayfaları hiçbir koruyucu olmadan Kâbe’nin üzerine koymuş, bir sene orada kalmasına rağmen Mekke çok yağmur ve rüzgârlı bir yer olmasına rağmen ne sayfaları yağmurdan ıslanmış, ne de rüzgâr sayfalarından birisini uçurmuştur… Onun kitablarında ilk bakışta anlaşılması zor olan hakikatlerden yüz çevirmek gerekir. Zira o hakikatleri ancak o mertebeye gelen arifler, kitab ve sünnet hakikatlerine muttali olanlar anlayabilir. Bu hakikatleri anlayamayan bir takım cahil insanlar onun boynundan İslâm ipini çıkaranlar ve ondan şer’i teklifleri düşürerek onu en büyük şirklerden bir şirk ile suçlayanlar hem dünyada hem de ahirette açık bir hüsrana düştüler.  (İbn-i Haceri’l mekki, feteva-i hadisiyye, c:1 sh: 210)

 Osmanlı devletinin 9. şeyhulislam’ı olan İbn-i Kemal paşa’ da, İbn-i Arabi (rahmetullahi aleyhima) hakkında şöyle demektedir.

 ‘’ Ey İnsanlar iyi bilin ki İbn-i Arabî (kuddise sırruhu) kâmil bir müçtehid, fazıl bir mürşidtir. Kendisinin yüksek mertebelerine işaret eden birçok menkıbe ve harikulade halleri olan biri olup, ulema arasında makbul ve faziletli birisidir. Kim onun hakkında ileri geri konuşur, onun faziletini inkâr ederse hata eder. Eğer inkârında ısrarcı olursa delalete düşer ve zamanın sultanı onu bundan dolayı cezalandırır. Onun eserlerinden olan ‘’fususu’l hikem’’ ve ‘’ Futuhatu’l mekkiyye’’  isimli eserlerinde ki bazı meseleler emri ilahiye’ye ve şer’i muhammediyye’ye uygun olup ehl-i keşif ve ehl-i batın dışında ki zahir ehline gizli hususlardır. Kim bunlarda ki manayı ve anlatılmak isteneni anlamazsa ‘’ hakkında bilgin olmayan şeylerin arkasına düşme. Zira kulak, göz ve kalb bundan mes’uldür.’’ (İsra/36) ayeti kerimesi gereği susması gerekir.’’ (Tabakatu’l müçtehidin, c: 1 sh: 133)

 İbn-i Arabî’nin (kuddise sırruhu) özellikle ‘’fususu’l hikem’’ ve ‘’futuhatu’l mekkiyye’’ isimli eserlerinde ki görüş ve vahdet-i vucud hakkında ki görüşlerinden ötürü ulemanın büyük bölümü tarafından küfür ve zındıklıkla itham edilmiştir.  Mesela Hanefilerden Şehabeddin Hüseyin b. Süleyman  (rahmetullahi aleyh) ibn-i Arabî’nin (kuddise sırruhu) küfrüne hükmederek, kitablarının okunmaması gerektiğine hükmetmiştir. Takiyyiddin ibn-i teymiyye, Şerafeddin İsa zevavi, kadı kuzat bedreddin, Sadedin harisi, Zeyneddin Ömer b. ebi hazm, (rahmetullahi aleyhim ecmain)  gibi birçok âlim İbn-i Arabî’nin (kuddise sırruhu) kâfir ve zındık olduğuna hükmederek kitablarının okunmaması gerektiğini söylemişlerdir. (Abdurrahman sehavi, kavlu’l münbi an tercümeti ibn-i Arabî, c: 2 sh:365, 379)  

 İbn-i Arabi (kuddise sırruhu) hakkında leh’te ve aleyh’te Konuşanlar olduğu gibi onun hakkında konuşmayıp ‘’onun hakkında konuşmayıp susan kurtulmuştur.’’ (Suyuti, tenbihü’l gabi bi tebrieti ibn-i Arabî, sh:9) diyen Şerafeddin Münavi, Hafız zehebi (rahmetullahi aleyhima) gibi ulemada bulunmaktadır. İbn-i Teymiyye ise İbn-i Arabî (kuddise sırruhu) hakkında ‘’fetvalar’’ın da ‘’ onun kâfir olduğunu söyleyenler olmakla beraber onun öldüğünü zaman İslâm dinine yakın olduğunu zannediyorum….. ama nasıl öldüğünü en iyi ALLAH (Celle celalühü) bilir.’’ (Mecmau’l feteva, c: 2 sh: 143) derken, ‘’el Furkan beyne evliya-i’r-rahman ve evliya-i’ş-şeytan’’ isimli eserin de ‘’ İbn-i Arabî (kuddise sırruhu) kendisi hakkında söylenen şeylerden uzak olup ‘’Futuhatu mekkiyye’’ isimli eserinde ki sözleri tasavvuf erbabının bazı hallerinden dolayı söylediği sözler olduğundan bunlar hakkında mazur sayılır.’’ (c:1 sh:210, 215) demektedir.

 İbn-i Arabî’nin (kuddise sırruhu) hakkında ki olumsuz görüşler genellikle onun tasavvufi yönünden dolayıdır. İkinci bin’in müceddidi İmamı Rabbani (kuddise sırruhu) ‘’Mektubat’’ isimli eserin de onun hakkında özet olarak ‘’ …..Bize düşen onun şeriate uygun olan sözlerini kabul edip, şeriate uygun olmayan sözlerini kabul etmemektir. İbn-i Arabî’yi (kuddise sırruhu) kabul etmede veya etmeme de bu fakirin tercih ettiği orta yol budur. Onun halini en iyi bilen ALLAH’tır (Celle celalühü).’’ (Mektubat c: 2 mek: 77) demek suretiyle onun hakkında en uygun olanın orta yol olduğunu ifade etmiştir.

 İbn-i Arabî (kuddise sırruhu) hakkında en iyi yolun orta yol olduğunu beyan edenlerden birisi de Hanefi mezhebi’nin Osmanlı dönemin de yaşayan muhakkik âlimlerinden İbn-i Abidin’dir (rahmetullahi aleyh). İbn-i Abidin (rahmetullahi aleyh) babasının ”reddul muhtar”ına yaptığı ”dürrul muhtar” isimli haşiyede İbn-i Arabî’ye (kuddise sırruhu) bir bab ayırarak onun hakkında geniş malumat vermektedir.

 METİN

Eş-şeyhu’l-Ekber Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin halinin beyanındadır. – ALLAH‘u Teâlâ bizi onunla fâidelendirsin -

Ebussûud Efendi’nin Marûzât’ında zikredilmiştir ki, Ebussûud Efendi’ye “Şeyh Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin “Füsûsu’l-Hikem” isimli eserindeki bazı sözleri şeriata uymamaktadır. O eseri kendinden sonra gelenleri sapıtmak için yazmıştır. Onu okuyan mülhiddir, diyen kimsenin sözünün mânası nedir? Ve bu kimseye ne lâzım gelir?” diye sorulmuş.

Ebussûud Efendi de:

“Evet, o eserde şeriata uymayan bazı sözler vardır. Bazıları bu sözleri şeriata uydurmak için tevîl etmişlerdir. Fakat biz, bu şeriata uymayan sözlerin bazı Yahudiler tarafından Şeyh Muhyiddin İbnü’l-Arabî Hazretlerine iftira edilmiş olduğunu yakinen biliyoruz. Artık bu şeriata uymayan sözleri ihtiyaten okumamak vâcibdir. Sultan, bunların okunmasını yasaklayan bir de emir çıkarmıştır. Buna göre şeriata uymayanı eserleri okumaktan, ezberlemekten ve dinlemekten sakınmak vâcibdir.” diye cevap vermiştir.

İZAH

“Şeyh Muhyiddin İbnü’l-Arabi İlh…” Muhyiddin İbnü’l-Arabi (560 – 637) Muvahhidler Sultanı Ebû Yusuf Yakub devrinde (560) senesinde İspanya’daki Mürsiyye’de dünyaya gelmiştir.

Daha küçük yaşlarında ailesiyle birlikte İşbiliyye şehrine gitmiş, ilk tahsilini burada tamamlamıştır. O günün öğretim sistemine göre Kur’ân-ı Kerim’i ezberlemiş, tefsir, hadîs ve fıkıh okumuştur.

İbnü’l-Arabi, meşhur Arap Tayyî kabîlesine mensuptu. Yakın cedleri hakkında fazla bir şey bilinmiyorsa da, anne ve baba tarafından nüfuz ve itibar sahibi kimseler olduğu anlaşılmaktadır.

Akrabaları arasında tasavvufi bilgilere sahip kimseler mevcuttu. Kendisi de, ifadesine göre, Tasavvufda, kutupluk mertebelerine varmış bir zat idi.

Dayısı Ebû Müslim el-Havlâni de, kutupların büyüklerindendi. Diğer dayısı Yahya b. Yaan Telemsan şehrinin meliki bulunuyordu. İbnü’l-Arabî’nin rivâyetine göre Ebû Abdillah et-Tûsî adlı bir şeyhin tesiri ile hükümdarlığı bırakıp tasavvuf yoluna girmiştir.

Yine kendi ifadesine göre, babası Ali b. Muhammed’in devlet ileri gelenleriyle, bilhassa filozof İbn-i Rüşd ile dostluğu vardı.

İbnü’l-Arabî, bu tahsil sırasında bir aralık halvete çekilmiş. Her sahada ve bilhassa tasavvufî marifetler sahasında hiç bir şey bilmezken ve bu hususta hiç bir kitap da okumadan, mükâşefe tarikiyle bir çok şeylere muttali olarak halvetten çıkmıştır.

İbnü’l-Arabî, Endülüs’te bir müddet daha kaldıktan sonra seyahate çıkmış, Şam, Bağdat ve Mekke’ye giderek orada bulunan tanınmış âlim ve şeyhlerle görüşmüş, onlardan pek çok istifade ve istifaza etmiştir.

Bir aralık Konya’ya gelip Selçuk Meliki tarafından hürmet ve ikram görmüş, burada iken Sadrüddin Konevî’nin dul bulunan annesini de kendisine nikahlamıştır.

Bundan sonra tekrar Şam’a donmuş ve (637) tarihinde orada vefat etmiştir.

“Yakînen biliyoruz ilh…” Yani şeriata uymayan sözlerin bazı Yahudiler tarafından

Muhyiddin Arabî Hazretlerine iftira edilmiş olduğunu Ebussûud Efendinin yakînen bilmesi ya yanında sâbit olan bir delil iledir veya Şeyh-i Ekber’in bu sözler ile muradı anlaşılmayıp tevili de mümkün olmadığı için bu sözlerin Şeyh-i Ekber’e iftira olduğu taayyün etmekledir.

Nitekim İmam Şarânî’yi de çekemeyenler, bazı kitaplarına şeriata muhâlif sözler ilave edip İmam Şarânî’ye iftirada bulunmuşlardır.

Bunun üzerine İmam Şarânî asrındaki âlimleri toplayıp, bu kitabların müsveddelerini göstermiş. Bu müsveddelerde şeriata muhâlif sözlerin bulunmadığı görülmüştür.

Şeyh-i Ekber’in itiraz ettikleri sözlerinin açıklanmasını isteyenler Nablûsi Abdülganî’nin “Er-Reddü’l-metin alâ müntakısı’l-ârif Muhyiddin” isimli kitabına müracaat etsinler.

“İhtiyaten okumamak vâcibdir ilh…” Şeyh-i Ekber’in kitabında şeriata uymayan sözlerin iftira olduğu sâbit olursa zaten bunların okunmaması vâcibdir.

İftira olduğu sâbit olmazsa herkes bu sözler ile Şeyh-i Ekber’in ya muradını anlayamaz veya muradının hilâfını onlar da bu sözleri inkâr eder. Bu takdirde de bu sözlerin okunmaması vâcibdir.

İmam Suyûtî “Tenbihü’l-gabî bi-tebriet-i İbn-i Arabî” ismindeki risâlesinde:
“Muhyiddin İbnü’l-Arabî hakkında âlimler iki fırkaya ayrılıp birisi onun velî olduğuna, diğeri ise velî olmadığına inanmıştır. Bence iki fırkanın da razı olmayacağı bir yol vardır: Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin velî olduğuna inanılması, fakat kitablarının okunmasının haram olmasıdır.” demiştir.

Muhyiddin İbnü’l-Arabî’den “Biz öyle bir zümreyiz ki, bizden olmayanların kitablarımızı okumaları haramdır.” diye nakledilmiştir.

Çünkü Sufiler ıstılah olarak bir takım lâfızlar üzerine anlaşıp o lâfızlar ile fukahâ arasında bilinen mânaları murad etmemişlerdir. Kim o lâfızları fukahâ arasında bilinen mânâlara hamlederse kâfir olur.

İmam Gazâli bazı kitablarında; “Sufilerin bazı sözleri, Kur’ân-ı Kerim’de ve hadis-i şerifdeki yed, ayn, istivâ gibi müteşabih olan âyet ve hadîslere benzemektedir.” demiştir.

Bir kitabın Muhyiddin Arabî’ye aid olduğu sâbit olunca, o kitaba bir düşman veya bir mülhid veyahut bir zındık tarafından kelimeler sokulmuş olması ihtimali bulunabileceğinden o kitapta mevcud olan her kelimenin Şeyhin sözlerinden olduğunun sâbit olması veya o kelimeler ile sufiler arasında bilinen manânın kasdedilmiş olduğunun sâbit olması lazımdır. Bunu bilmek ise mümkün değildir. Bildiğini iddia eden insan kâfir olur. Çünkü bu kalbe aid olan işlerdendir ki, bunu ancak Allah Teâlâ bilir.

Büyük âlimlerden birisi sufilerin büyüklerinden birisine “Zâhiri inkârı gerektiren lâfızlar üzerine anlaşıp ıstılah yapmağa sizi sevk eden nedir?” diye sormuş. Sufi de: “Bu ıstılahları bilmeyen, tarikat dâvâsında bulunmasın ve ehil olmayan tarikata girmesin. Ehil olmayan kitaplarımızı okumasın. Bilhassa kitaplarımızı okuyan zâhiri ilimleri anlamaktan âciz ise hem kendisi sapar, hem de başkalarını sapıtır. Kitaplarımızı okuyan ârif ise müritlerine kitap okutmak tarikatlarından değildir ve ilmi de kitaplardan almazlar.” diye cevap vermiştir.

İmam Suyûtî’nin Risâlesinin başka bir yerinde “Fakîh, âlim İzzüddin b. Abdüsselâm “Muhyiddin İbnü’l-Arabî aleyhinde konuşur ve o, zındık dır.” derdi.

Bir gün arkadaşları kendisine “Bize kutubu göstermeni istiyoruz.” dediler. O da Muhyiddin İbnü’l-Arabi’yi gösterdi. Bunun üzerine arkadaşları: “Sen ona hem zındıkdır, hem de kutubdur diyorsun. Bu nasıl olur?” dediler.

İzzüddin b. Abdüsselâm: “Ben, ona zındık demekle şeriatı koruyorum. Kutub demekle hakikatı söylüyorum.” demiştir.” diye zikredilmiştir. İmam Suyûtî’nin sözü burada bitmiştir.

Muhakkık İbn-i Kemal Paşa Fetvasında “Muhyiddin İbnü’l-Arabi’yi medhetmiş, onun pek çok eserleri bulunduğunu söylemiş, “Füsusû’l-Hikem” ile “Fütuhât-ı Mekkiyye” onun eserlerindendir. Bu kitabların meselelerinin bazıları, Allah Teâlâ’nın emrine ve Peygamber Efendimizin sünnetine muvafıktır. Bu kitapların meselelerinin bazılarını, zahir ehil anlayamaz. Ancak keşif ve batın ehli anlar.

Bu meseleler ile murad edilen mânâyı anlayamayan kimsenin bu hususda sükût etmesi vâcibdir. Çünkü Hak Teâlâ Hazretleri:

“Senin için hakkında bir bilgi hasıl olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz, kalp: Bunların her biri bundan mesuldür.” (İsra Suresi: âyet : 36) buyurmuştur, diye zikretmiştir.

“Muhyiddin-i İbnü’l-Arabi hal ve ilim cihetinden tarikatın şeyhidir îlh…” Tarikat; Allah Teâlâ’ya ulaşmak arzusuyla menzillerden geçerek, makamlarda yükselerek giden kimselerin takib ettikleri hususi yoldan ibarettir.

Ehl-i Hakk’a göre hal: Sırf Hakk’ın lütfün dan kalbe gelen neşe, hüzün, sıkıntı, ferahlık gibi şeylerdir ki, bunlar insanın kendi kendine elde ettiği hallerden olmayıp, Hakk’tan kalbe gelen hallerdir.

Makam: Allah yolcusunun manevi menziline denir ki, çalışma neticesinde elde edilir.
İlim : Gerçeğe uygun olan kesin inanç dan ibarettir.

“Erbab-ı hakayık ilh…” Hakikat: Allah Teâlâ’nın sırlarını kalp ile müşahede etmekten ibarettir. Hakikat, manevi bir sırdır ki, onun sınırı ve ciheti yoktur. Şeriat, tarikat ve hakikat bir mânayadır. Allah Teâlâ’ya giden yolun bir zâhiri, bir de bâtını vardır. Zâhiri: şeriat ile tarikattır. Batını ise; hakikattir. Şeriat ile tarikattaki hakikatin gizli olması, sütte kaymağın gizli olması gibidir. Sütü yaymadan kaymağını elde etmek mümkün değildir. Şeriat, tarikat ve hakikatten maksat, kulun kendisinden istenilen şekilde kulluk vazifesini yerine getirmesinden ibarettir.‘‘ (İbn-i Abidin, dürrul muhtar, c: 4 sh: 238,239).

 Hulasa İbn-i Abidin’in (rahmetullahi aleyh) haşiyesinden  anlaşılan İbn-i Arabinin (kuddise sırruhu) şeriat’e uygun olmayan sözlerinin kendisine ait olmayıp İslâm düşmanı Yahudiler tarafından uydurularak onun eserlerine ilave edilmiş olmasıdır. Ancak bu sözlerin kendisi tarafından söylendiğini farz-ı muhal etsek dahi gerek İmam-ı Rabbani’nin (kuddise sırruhu), gerekse İbn-i Abidin’in (rahmetullahi aleyh) işaret ettiği gibi onun şeriate uygun olmayan sözlerini okumayıp (ki bu gibi sözleri okumak izah edildiği gibi caiz değildir) orta yol üzere olmaktır.   

 

BİSMİHİ TEALA

Ölülerin Tasarrufu ve Dirilere Faydası Var mıdır?

Abdurrahman GÜZEL

Günümüzdeki çokbilmiş Materyalist Mü’minler’e(!) sorarsanız yoktur. Ancak, mühim olan Eslâf’ımızı ve imâmlarımızı koyup geçen şu turfanda müctehidlerin nevzuhûr hezeyanları değil, Ehl-i Sünnet Mü’minlerin imâmlarına göre bunların var olup olmamasıdır. Evet, Ehl-i Sünnet Mü’minlerin imâmlarına göre ölülerin tasarrufu ve dirilere faydası vardır. Nitekim İmâm Kevserî, Fahruddîn-i Râzî, Sa’deddîn Teftâzânî ve Seyyid Şerîf Cürcânî’den bu mes’eleyle alakalı aşağıda okuyacağınız ifâdeleri naklediyor:

Fahruddîn-i Râzî, Bu Husûsta Tefsîr’inde Ne Dedi?

Fahruddîn-i Râzî Tefsîr-i Kebîrinde bu husûsta şöyle diyor:

Cismânî alâkalarından (bağlantılarından) kurtulan, cesedlerin karanlıklarından çıkmalarından sonra, ulvî (yüce) âleme kavuşmağa şiddetli arzulu olan beşeri rûhlar, melekler âlemine ve mukaddes yerlere giderler ve onlardan bu âlemde eserler/izler ortaya çıkar. O yüzden, işte onlardır işleri tedbîr edenler.” İnsan, rü’yâda üstadını görür de, O’na içinden zor çıkılabilecek bir şeyi sorar, o da kendisine halli/çözülmesi zor olan o mes’elenin nasıl çözüleceğini gösterir; öyle değil mi? İnsân bazen üstâdını rüyâda görür de, O’na, içinden çıkılması zor bir mes’ele sorar da üstadı kendisine o mes’eleden çıkışın yolunu gösterir; öyle değil mi? Oğul, bazen babasını rüyada görür de, babası ona gömülen bir defînenin yolunu gösterir; öyle değil mi? Câlinos (İsimli eski bir hekîm/doktor) “ben hastaydım; kendimi tedâvî etmekten âciz kaldım da, rüyâda tedâvînin nasıl olacağını bana öğreten birini gördüm,” dedi; öyle değil mi? (1) (Tefsîr’den nakil bitti.)

Râzî, El-Metâlibu’l-Âliyye’de Ne Dedi?:

 

Fahr-i Râzî el-Metâlibu’l-Âliyye’de, -ki bu kitâb, Akâid’e dâir yazılan en kıymetli kitâblardandır- Yedinci Kitâb’ından Üçüncü Makâle’nin Onuncu Faslı’nda şöyle diyor:

“İnsan bazen ölen babasını ve anasını rü’yâsında görür ve onlara bir takım şeyler sorar. Onlar da kendisine (doğru) cevâblar verir. Bazen de ona hiç kimsenin bilmediği bir defînenin yerini gösterirler.”

Râzî sonra şöyle dedi:

“Ben ilk ilim öğrenmeye başladığımda çocuktum ve “Başlangıcı Olamayan Hâdisler”/”Sonradan Olma Kadîm Şeyler” bahsini okuyordum. Rüyâmda babamı gördüm. Babam bana şöyle dedi: (Bu mes’elede), delîllerin en güzeli şöyle denilmesidir: Hareket bir hâlden bir hâle intikâldir. O da mâhiyyeti îcâbı başka şeyden sonra olmasını gerektirir. Ezel (kadîmlik/öncesi olmamak) ise başka şeyden sonra olmamayı gerektirir. O yüzden bu iki şeyin (başka şeyden sonra olmak ve başka şeyden sonra olmamanın) bir araya getirilmesinin imkânsız olması gerekir. (Babasından Yaptığı Nakil Bitti.) Açık olan o ki, bu tarz bir cevâb bu mes’elede söylenen her şeyden daha değerlidir.(2)

Gene işittim ki, Şâir Firdevsî, Sultan Mahmud İbn-i Sübüktek’in nâmına yazdığı Şâhnâmeisimli kitâbı tasnîf ettiği, (Sultân kendisine) gerektiği gibi hakkını vermediği ve bu kitâba yakışır şekilde O’nu gözetmediği zaman canı sıkıldı ve Rüstem’i rü’yâsında gördü. Rüstem, O’na, bu kitâbta beni çok övdün. Oysa ben ölüler arasındayım. Hakkını ödemeye gücüm yetmez. Ancak sen falanca yere git ve orayı kaz. Zîrâ, şübhen olmasın ki orada defîne bulacaksın; o defîneyi al, dedi. Bu yüzden Firdevsî,ölümünden sonraki Rüstem, yaşayan Mahmûd’dan daha cömerttir, derdi.”  (3) (Bitti.)

Râzî, bu Makâle’den On Beşinci Fasıl’da da delîlleri serdettikten sonra şöyle dedi:

“İşte bunlardan dolayı, bedenden ayrıldıktan sonra nefsin, cüz’îleri bilebileceğine kesin inanmak lâzım. Bu Âhiret mes’elelerinde kıymetli bir temel kâidedir.(4) (Bitti.)

Râzî, Bu husûsta Aynı Kitâbda Başka Ne Dedi?

“Ölüden ve Kabirlerin Ziyâretlerinden Nasıl Faydalanılacağının Açıklaması ve Îzâhı” Hakkında On Sekizinci Fasıl: Pâdişâhların büyüklerinden birisi -ki O, Melik Muhammed b. Sâm İbnü’l-Huseyn el-Ğavrî’dir- bu mes’ele hakkında bana süâl sordu. O, gidişâtı güzel, yolu makbûl, âlimlere meyli şiddetli, dîndâr ve akıllıların meclislerine rağbeti kuvvetli olan bir zât idi. Ben de bu husûsta bir risâle yazdım. Şimdi de burada o risâlenin hulâsasını anlatıyorum ve şöyle diyorum:

Bu husûsta konuşmak için bir takım mukaddimeler(e ihtiyâc) vardır:

Biz, insan nefislerinin bedenlerin ölümünden sonra bâkî olduğunu ve bedenlerinden ayrılan o nefislerin, bedenlerine bağlı olan nefislerden bazı yönleri ile daha güçlü olduğunu göstermiştik.

Bedenlerinden ayrılan nefislerin, ayrılmayanlardan bazı yanlardan daha güçlü olmaları şundandır: O nefisler bedenlerinden ayrılınca perde yok olup ğayb âlemi ve Âhiret konaklarının sırları onlara açılır. Bedenlerdeyken bürhânlarla/kesin delîllerle bilinen bilgiler, bedenlerden ayrıldıktan sonra, zarûrî (delîle muhtaç olmadan herkesin bilebileceği) hâle gelirler. Zîrâ, nefisler bedenlerde meşakkat ve örtü altında idiler. Bedenler yok olunca, kalmayınca o nefisler açıldı, ışığa çıktı ve parıldamağa başladı; bedenlerden ayrılan nefisler için bir nevi üstünlük hâsıl oldu. Bedenlerdeki nefislerin de başka bir yönden bedenlerden ayrılan nefislerden üstün oluşları ise şundandır: Çünkü kesb/kazanma ve taleb etme âletleri, birbirine eklenen fikirler, birbirine takip eden görüşler vâsıtasıyla kalıcıdırlar ve her bir gün yeni bir ilim elde etmektedirler. Bu hâl ise bedenlerden ayrılan nefislerde yoktur.

Nefislerin bedenlere bağlı oluşu şiddetli bir aşk ve tastamam bir sevgiye benzer. Bu sebeble bu dünyada elde etmeyi istedikleri her şeyi, hayır ve rahatı bu bedene ulaştırmak için isterler. O halde -Nefs-i Nâtıkaların olup biten teferruâtı bilebileceklerine ve ölümlerinden sonrada bu idrâk ile sıfatlanmış olarak kalacaklarına dâir görüşü müdâffa ettiğimizi göre- insan ölüp nefis bedenden ayrılınca bu meyil (gene de) kalır ve bu aşk yok olmaz. Bu nefisler o bedenlere büyük bir meyil ve büyük bir çekici (cezbedici) hâlde kalırlar.

Bu mukaddimelerden (anlatılmak isteneni) anladıysan, şöyle deriz: İnsan, nefsi kuvvetli, cevheri kâmil ve te’sîri şiddetli bir kişinin kabrine gider, orada bir zaman durur ve nefsi o türbeden te’sîrlenirse -ki, sen ölünün nefsinin o türbeyle bir bağlantısı olduğunu bilmiştin- işte o zaman diri ziyâretçinin nefsi ile ölünün nefsi için o türbe üzerinde bir araya gelme sebebi ile bir karşılaşma meydana gelir. Böylece o iki nefis, her birisinin şuası diğerine aksedecek şekilde yerleştirilen, net gösteren iki aynaya benzer hâle gelirler. Böylece o diri ziyâretçinin elde ettiği delîllerle kazanılan ma’rifetler, kazanmakla elde edilen ilimler, Allah celle celâlühû’nun önünde eğilmek ve Allah celle celâlühû’nun hükmüne razı olmak türünden olan üstün ahlaktan o ölünün rûhuna akseder. O ölen kimsenin de nefsine hâsıl olan, kâmil parlak ilimlerden bir nûrdan da o diri ziyâretçinin rûhuna akseder. Bu yolla da o ziyâret edilen ve edenin rûhu için en büyük fayda ve en yüce güzellik hâsıl olmasına sebeb olur.

Kabir ziyâretinin meşrû’ olmasındaki aslî sebeb(lerden biri) işte budur. Bu ziyârette, bahsettiğimizden daha ince ve gizli daha başka sırların da hâsıl olması ihtimâlden uzak değildir.(5) (Râzî’den nakıl bitti.)

Allâme Sa’deddîn Teftâzânî Ne Diyor?

Allâme Teftâzânî, Şerhu’l-Mekâsıd’da, -ki bu kitâb temel Usûlüddîn (akâid) kitâblarındandır- ikinci cüz otuz üçüncü sahîfede felsefecilere cevâb verirken şöyle diyor:

Felsefecilere göre, cüz’îlerin idrâk edilmesi (algılanması) sûretin âletlerde hâsıl olmasına bağlı bir şart olunca, nefsin (bedenden) ayrılması ve âletlerin kalmaması anında şartın yok olması ile meşrûtun (şarta bağlı olarak var olanın) yok olması zarûretinden (kaçınılmazlığından) dolayı cüz’îleri (6) idrâk ede(bile)cek şey de kalmaz.

Bize göre de âletler cüz’îlerin idrâkinde, ya bu (idrâkin) ne nefiste ne de histe sûretin hâsıl olması ile olmadığından veya cüz’înin sûretinin nefiste şekillenmesi imkânsız olmamasından dolayı şart olmaması, hattâ İslâmın kaidelerinden açık olanın bu olması sebebiyle, nefsin bedenden ayrıldıktan sonra cüz’î idrâkleri, diri olanların, bilhassa (onlardan) dünyada kendileri ile ölü arasında tanışıklık olanlarının hâllerinin cüz’îlerinden bazısını bilmesi sâbittir. Kabir ziyâreti ve hayırların inmesi, musibetlerin de savulması isteklerinde, ölülerden hayırlı nefislerle olan istiâne (yardım isteme) ile, işte bundan dolayı faydalanılır. Zîrâ nefsin (bedenden) ayrılmasından sonra beden ve bedenin gömüldüğü türbe (kabir) ile bir tür bağlantısı, alâkası vardır. O yüzden diri olan o kabri ziyâret ettiği vakit, iki nefis arasında buluşma ve feyz alıp vermeler olur…(7)

Kısacası velîlerin kerâmetleri az kalsın nebîlerin mu’cizelerinin ortaya çıkmasına katılıyordu. (8)

 Kerâmetlerin inkâr edilmesi bid’atçiler ve hevâların sâhibleri için şaşılacak bir şey değildir. Zîrâ bunu, ibâdet işlerinde çaba sarf etmeleri, kötülükler(in bazısın)den kaçmalarına rağmen, kendilerinde asla görmediler. Bir şey üzere olduklarını iddiâ eden önderlerinden de işitmediler. Bu yüzden, kerâmet sâhibi Ehlüllâhın derilerini parçalayarak ve etlerini ısırarak aleyhlerine düştüler. Onları ancak, mutasavvıf câhiller” diye isimlendirerek, meşhûr olan ben onlara bol bol söğdüm, sövmekten bir şey bırakmadım; ama onlar develeri aldılar götürdüler (malı götürdüler)” (9) atasözü altına oturdular. Onları ancak, bid’atçılar arasında olan kişiler sayıyorlar. Bilmediler ki, bu işin binası, akîde berraklığı, sır paklığı, tarîkat izince gitmek ve hakîkati seçmek üzerinde kuruludur.” (10)(Taftâzânî’nin sözü bitti)

İmâm Kevserî şöyle diyor: Bu büyük İmâmın, kerâmet sâhibi ehlüllâh hakkındaki sözü işte budur. Hâlbuki O’nun tasavvufla herhangi bir bağı ve bağlantısı da yoktur. Bunda, Ümmet’in seçkin kişilerinin kanını yalamayı âdet edinenler için bir ibret vardır…

 

 

Allâme Seyyid Şerîf Cürcânî Ne Diyor?

Allâme Seyyid Şerîf Cürcânî, el-Metâli’ üzerine yazdığı Haşiye’sinin başlarında, Kitabı şerheden (Kudbuddîn er-Râzî’n)in, kitâbın (11) (Metâli’ Şerhi Levâmi’u’l-Esrâr Şerhu Metâli’i’l-Envâr’ın) başlarında (12) Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem ve âline salât etmenin yönünü (ve îzâhını) ve feyz elde etmede onlarla tevessül etmeye olan ihtiyacın şeklini açıklarken şöyle dedi:

Eğer, bu tevessül, rûhlar bedenlere bağlı olduklarında tasavvur edilebilir, onlardan ayrıldıklarında ise düşünülemez. Zîrâ, artık bu durumda münâsebeti gerektiren hiçbir şey yoktur, dense, (Şöyle) deriz: O’na (bunu söyleyene cevâb olarak) şu yeterlidir: Onlar, (Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem ve âli’nin rûhları) yüksek bir himmetle nâkıs nefisleri kâmil hâle getirmeye yönelik kimseler olarak bedenlere bağlıydılar. Onun (bu özelliklerinin) eseri onlarda bâkidir. İşte bundan dolayı, kabirleri de ziyâret etmek, birçok nûrların onlardan ziyâretçilere akmasını hazırlayan(bir sebeb)dir. Nitekim bunu basîret sâhibleri müşâhede etmektedirler.(13)  (Cürcânî’nin sözü bitti.) (14)

Basîretsizler ise, İslâmî hassâ-siyyet iddiâsıyla, ölümle her şey biter düşüncesindeki müşriklerle nerdeyse aynı istikâmette ilerlerler.

İbnü’l-Kayyim el-Cevziyye Ne Diyor?

-

Ehl-i Sünnet akîdesi noktasında affedilmez şâzzları bulunan İbnu’l-Kayyim bu husûsta insâflı hareket ediyor; Ehl-i Sünnet’e muhâlefet etmeyip hakkı i’tirâf ediyor. Taraftarlarına lâzım olur düşüncesiyle O’nun ne dediğini de buraya alalım.

İbnu’l-Kayyim er-Rûh isimli kitâbında (15) şöyle diyor:

Bedenin esîrliğinden, bağlarından ve engellerinden kurtulan rûhun, zelîl bedenin bağlarında ve engellerinde hapsolunan rûhta olmayan, tasarruf güç, nüfuz, himmet, hızla Mevlâ’ya yükselmesi ve Allah’la alâkası vardır. Bedeninde mahbûs iken (rü’yâdayken) bu olursa, ya ondan sıyrılıp ayrılınca, güçleri kendinde bir araya toplanınca ve de (bedene girmeden evvel rûhlar âlemindeki) ilk vaziyetinde de yüce, pak, büyük ve yüksek himmet sâhibi olunca nasıl olur? İşte bu rûhların bedenden ayrılınca başka bir hâli başka bir işi vardır.

Rûhların, bedenlerindeyken ben-zerlerine güç yetiremeyecekleri şeyleri ölümlerinden sonra yaptıklarına dâir insanoğlunun çeşitli sınıflarında görülen rü’yâlar tevatür ede gelmiştir. Bir, iki, az bir sayı ve benzeri ile çok sayıda askerleri bozguna uğratmak gibi… Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem, Ebûbekir ve Ömer radı-yellahu anhumâ, nice kez rü’yâda görülmüştür ki, rûhları küfr ve zulüm ordularını hezîmete uğratmışlardır. Bir de bakılmıştır ki, küfür orduları -sayılarının çokluğuna ve mü’minlerin zayıflığına ve azlığına rağmen- mağlup olmuşlar ve kırılmışlardır. (İbn-i Kayyim’in sözü bitti.)

İbn-i Kayyım, ibâdet ve ittibâ’ ile yücelen ve bedenin esaretinden kurtulup Allaha yükselen rûhların tasarruf güçlerinin bedenin esîri sufli rûhların güçlerinden daha çok olacağını ifâde etti. Bundan hareketle, bedenin esâretinden tamamen kurtulan, bu arada, rûhlar âleminde de zâten ulvî olan rûhların çok daha güç ve nüfuz sâhibi olabileceğini de ortaya koydu. Sonra, Kur’an ve Sünnet’in ifâdeleriyle, “Husûsan onlar/Mü’minler içün dünya ve Âhiret’te büşrâ/müjde var” (16) olduğu haber verilen sâlih rü’yâlarla bunun müşâhede edildiğine dikkat çekti.

Bu kadarı mü’minler için yeterlidir. İnanmayacaklara bütün âyetler ve mu’cizeler de yetmez.

(1)  Fahruddîn-i Râzî, et-Tefsîru’l-Kebîr:11/31 (Nâziât:5. âyetin tefsîri)

       (2) Bazı felsefeciler ile İbn-i Teymiyye ve gölgeleri İbn-i Kayyım ve diğerleri, “bazı hâdislerin/sonradan yaratılan eşyânın/varlıkların aynı zamanda Kadîm/ezelî olduğunu”, yani onların hem yaratılmış” hem de kadîm ve ezelî olduğunu iddia etmişlerdir. Allah celle celâlühû’yu hâşâ hiçbir zaman koltuksuz bırakmamak için Arş’ın aynı zamanda hem mahlûk yani yaratılmış hem de kadîm olduğunu iddia etmişlerdir. Bir yandan felsefecilere karşı nasslardan yana mücâdele ettiklerini iddia edip mü’minleri yanıltırlarken diğer yanda felsefecilerin kuyruklarına takılmışlardır. Halbuki böyle bir iddia saçma bir iddiadır. Bir şeyin, hem “hâdis” olması hem de “evveli olmayan”/“Kadîm” olması İmkânsızdır. Geniş bilgi için, İmâm Sübkî’nin “es-Seyfu’s-Sakîl”ine ve ona İmâm Kevserî tarafından yazılan hâşiyesi “Tebdîdü’z-Zalâmi’l-Muhayyim”e bakılsın.

 

 (3) EL-Metâlibu’l-Âliyye:7/228

 (4) EL-Metâlibu’l-Âliyye: 7/261-262

(5) EL-Metâlibu’l-Âliyye: 7/275-277

(6) Âlemde var olan şeylerin ayrı ayrı olarak her birini

 

(7) Sa’düddîn et-Teftâzânî, Şerhu’l-Makâsıd: 3/338 Kitâbın tahkîkını yapan edebsiz câhil ise bu işin Allah Teâlâ tarafından yasaklanan bir şirk olduğunu söylerken Allah’dan korkmamanın yanında kullardan da utanmıyor. Öyle ya ona göre -hâşâ- bir müşrik olan Teftâzânî’nin kitâbını tahkîk edip neşretmekle maddî menfaati ön plâna çıkarıyor.

(8) Hattâ, “az kalsın”ı, “neredeyse”si yok, İmâm Nesefî ve bir çoklarına göre “velîlerin kerâmetleri bağlı oldukları nebilerin mu’cizeleridir”.

(9)  “Evsa’tühüm sebben ve evdev bî’l-ibili” “ben onlara bol bol sövdüm, sövmekten bir şey bıtrakmadım; ama onlar da develeri (malı) aldılar götürdüler” sözü, bir Arab darb-ı meseli/atasözü olup hikâyesi şöyledir: Arablardan adamın birinin develerine baskın yapılmış ve develer alınıp götürülmüş. Gözden kaybolduklarında bir tepeye çıkmış ve onlara sövmeye başlamış. Kavmine döndüğü zaman, ona malını sormuşlar.  O da bunun üzerine yukarıda geçen sözü söylemiş. (Meydânî, Mecma’u’l-Emsâl: 3/426, md.4360)

(10) Sa’düddîn et-Teftâzânî, Şerhu’l-Makâsıd: 5/75 (Âlemü’l-Kütüb)

(11) Makâlat’tâ, “kitâb” matbaa hatası olarak “kütüb”/kitablar şeklinde basılmıştır; hataya düşülmesin.

(12)  Levâmi’u’l-Esrâr Şerhu Metâli’i’l-Envâr: Bir baskısında:5, başka bir baskısında: 6-7

    Kudbuddîn er-Râzî, şu eserinde hem “tevessül”u hem de “isti’âne”yi zikredip müdâfaa ediyor.

(13) Seyyid Alâ Şerhi’l-Metâli’: Bir baskısında:17, başka bir baskısında:19

(14) Yukarıdaki üç büyük İmâm, Râzî, Teftâzânî ve Cürcânî’den aktarılan ifâdeler, önce İmâm Kevserî’nin Makâlât’ından (382) kısaltılarak nakledilmiştir. Daha sonra asıl me’hazlara varılmıştır. Onun verdiği me’hazların/kaynakların kimileri yazma, kimileri de eski baskı olduğu ve kimi yerleri rakamla vermediği için me’hazları zamânımızda basılan kitâblardan gösterdik.

 (15) İbnü’l-Kayyim, Er-Rûh: 237

(16) Yûnus: 64

http://www.gurabamecmuasi.com/guraba/index.php?option=com_content&task=view&id=124&Itemid=86

Gonderen Karasahin
Kategori : Tasavvuf
Tags: , , , ,

Yorumlar (0)

BİSMİHİ TEALA

”Güneş, peygamberler hariç, Ebû Bekir’den (radıyallahu anh) daha faziletli bir insan üzerine doğup batmamıştır.” ALLAH Rasülü (Sallallahu aleyhi ve sellem) buyurur:

“ALLAH’ın (Celle celalühü) benimle gönderdiği ilim ve hidayet, yeryüzüne sağnak halinde yağan yağmura benzer. Kara parçasının bir kısmı bu rahmet yağmurunu emer ve üzerinde yemyeşil çayırlar ve mahsuller yetiştirir. Diğer bir kısmı da bu suyu tutarak insanların içmesini , hayvanların, bitkilerin ve diğer canlıların istifadesini sağlar. Toprağın geri kalan ölü kısmı ise bu yağmurun suyunu tutmadığ gibi, ekin ve yeşillik de bitirmez. “( Buharî, ilim, 20) Bu hadis-i şeriften ALLAH Rasûlü’nün (Sallallahu aleyhi ve sellem) getirdiği hidayet ve rahmet yağmurlarından insanların kabiliyetleri nisbetinde istifade ettikleri anlaşılmaktadır.

Hz. Peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) Muhammedi mektebinden yetişen, O’nun hidayet ve ma’rifet yağmurundan kana kana içen ve “bu yağmuru tutarak başkalarına da içiren” yıldız şahsiyetlerden birisi ve birincisi Hz. Ebû Bekir’dir (radıyallahu anh). O, ALLAH Rasulü’ne (Sallallahu aleyhi ve sellem) inanan ilk müslüman ve O’nun ilk halifesi. Malının tamamını ALLAH (Celle celalühü) yolunda tasadduk eden ve ALLAH Rasülüne (Sallallahu aleyhi ve sellem) gelen zararı karşılayan ilk insan. ALLAH elçisinin (Sallallahu aleyhi ve sellem): “Güneş, peygamberler hariç, Ebû Bekir’den (radıyallahu anh) daha faziletli bir insan üzerine doğup batmamıştır. “diye övdüğü ve en çok sevdiği…

FAZiLETE ERMENİN BEŞ ESASI

Kendisine bu fazîlete nasıl erdiği sorulduğunda verdiği cevap, tasavvufî telakkîdeki ruhî yükseliş, ahlakî olgunluk ve manevî kemale erişin esaslarını oluşturmaktadır. Buyurur ki:

Bu fazîlete beş şeyle erdim:

1. İnsanları iki grup olarak gördüm. Bunlardan bir grubu talib-i dünyadır; dünyanın peşinden koşmaktadır. Bir grubu da talib-i ukbadır; ahiret endişesi taşımaktadır. Ben ise ne talib-i dünya, ne de talib-i ukba oldum. Talib-i Mevla olmayı tercih ettim. Rabbımın rızasına ermeyi herşeyin üstünde tuttum.

2. Müslüman olduğum günden beri ma’rifet-i ilahiyye ile meşguliyetin ve onun bana verdiği hazz sebebiyle dünya nimetlerine meyletmedim ve doyasıya yemek yemedim.

3. Yüce yaratıcımın muhabbetinin bana verdiği manevî zevk sebebiyle, aşk hararetini söndürmemek için kanasıya su içmedim.

4. Dünya ameliyle ahiret ameli karşılaştığında daima ahiret amelini dünya ameline tercih ettim.

5. Rasülullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) sohbetine çok sıkı bir şekilde devam ettim. Daima O’ nunla birlikte bulunmaya gayret ettim. Hicrette arkadaşı, mağarada yoldaşı ve daima sırdaşı oldum.

Hz. Ebû Bekir’in bu cevabında adeta tasavvufi eğitimin gayesi ve temel esasları anlatılıyor. Ki onlar da rıza-i Barîye ermek; zühd yani dünyaya değer vermemek; yemeyi, içmeyi uykuyu azaltıp Cenab-ı Hakk’ı unutmamak ve Allah rasûlü ile sohbet.

RASÛLULLAH’TAN (Sallallahu aleyhi ve sellem) İN’İKAS-I HÂL

Allah Rasûlü’nün (Sallallahu aleyhi ve sellem) sohbetleri, ashab-ı kirama ruhanî bir hayat yaşatır, sahabileri dînî his ve heyecana, aşk, vecd ve muhabbete gark ederdi. Sahabîler, O’nun konuşmalarını, başlarındaki kuşu uçurmaktan korkan kimsenin titizliği ile huşu içinde dinlerlerdi. Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh) ve diğer sahabîler, bu sohbetlerde aldıkları ve öğrendikleri aşk, vecd ve heyecanı kendilerinden sonrakilere nesil be-nesil aktararak yaşattılar, bu suretle ALLAH Rasûlü’nün (Sallallahu aleyhi ve sellem) ruhanî hayatı kaybolmadan “altın silsile”‘içinde günümüze ulaştı. Ancak bu ruhanî hayat yazılabilecek ve sözle anlatılabilecek bir husus olmadığı için sohbet ve beraberlik sayesinde gönülden gönüle aktarılarak “in’ikas-ı hâl”yoluyla intikal etmiştir. Allah Rasûlü’nün (Sallallahu aleyhi ve sellem)

“ALLAH (Celle celalühü) kalbime neyi ilka ettiyse ben de onu Ebû Bekir’in (radıyallahu anh) sadrına ilka ettim.” buyurması bu hal yansımasının ifadesidir. Kur’an’da mutlak bir ifadeyle:

 

وَاعْلَمُوا أَنَّ فِيكُمْ رَسُولَ اللَّهِ

”Bilesiniz ki ALLAH’ın Rasülü aranızdadır.’ (Hucürât /7) buyrulması, bu yolla Muhammedî hasletlere sahip insanların aramızda daima bulunacağına işaret olmalıdır.

Peygamber, ya da peygamber varisi arif ve mürşidlerle sohbet; ya da beraber bulunma, insanı erdirici, Hakk’a vardırıcı en önemli vesilelerden biridir. Çünkü sohbet ve birliktelik sayesinde insan, sohbetine devam ettiği şahsın haline bürünür, kabiliyet ve istidadına göre onun boyasına boyanır. Şahsiyeti onun şahsiyetiyle bütünleşir ve aynîleşir. Psikoloji’deki “idendi-fication”; aynîleşme ve kişilik transferi dedikleri budur.

KEMAL VE CEMAL AYNASI

ALLAH Rasûlü’nün (Sallallahu aaleyhi ve sellem) yanından hiç ayrılmayan, O’na gönülden bağlı ve canını her zaman O’na fedaya hazır olan Ebû Bekir (radıyallahu anh) O’nun kemalinin ve cemalinin aynası oldu. Bir bakıma önce ALLAH Rasulü’nde (Sallallahu aleyhi ve sellem), sonra da ALLAH’da (Celle celalühü)fenaya erdi, vuslatı buldu, marifet-i İlahiyye kaynağına ulaştı.

Nitekim Hz. Peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) vefatı sırasında bütün herkes şaşırmış, Hz. Ömer (radıyallahu anh) bile kılıcını çekerek: “Kim MUHAMMED (Sallallahu aleyhi ve sellem) öldü derse boynunu vururum.” şeklinde bir tepki göstermişti. Ama Ebû Bekir (radıyallahu anh)) fena fillah’a ermenin ve ALLAH (Celle celalühü) île bakayı bulmanın şuur aydınlığı içinde önce ALLAH Rasûlü’nün (Sallallahu aleyhi ve sellem)yüzündeki örtüyü kaldırıp baktıktan sonra:

“Ölümün de hayatın gibi güzel. Sen iki kere ölmeyeceksin, mukadder olan ölümü taddın.” demiş ve dışarı çıkarak şu konuşmayı yapmıştı:

“Ey insanlar! MUHAMMED’e (Sallallahu aleyhi ve sellem) tapanlar bilsin ki MUHAMMED (Sallallahu aleyhi ve sellem) ölmüştür. ALLAH’a (Celle celalühü) tapanlar ise ALLAH’ın (Celle celalühü) diri ve hiç ölmeyeceğini bilirler.” Sonra şu ayeti okudu:

 

وَمَا مُحَمَّدٌ إِلاَّ رَسُولٌ قَدْ خَلَتْ مِن قَبْلِهِ الرُّسُلُ أَفَإِن مَّاتَ أَوْ قُتِلَ انقَلَبْتُمْ عَلَى أَعْقَابِكُمْ

” MUHAMMED ancak bir peygamberdir. O’ndan önce nice peygamberler gelip geçti. O, ölür ve öldürülürse siz gerisin geri mi döneceksiniz?” (Âl-i İmran /144)

Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh), bu konuşmasıyla gönlü Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) sevgisiyle dopdolu olan Hz. Ömer (radıyallahu anh) gibi sahabîleri, uyardı.

Hakk’a vuslatın ve O’na ermenin adı olan “fena” kavramı, tasavvufi eğitimde fena fi’l-ihvan ile başlar, fenafi’ş-şeyh ve fena fi’r-Rasul ile devam eder, fena-fillah, ve baka billahta sona erer. İşin başında bulunan mübtedi bir salik, önce ihvana hizmette fani olur, sonra mürşidine muhabbet ve hizmetle fenaya erer. O’nun ardından Rasülullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) ahlakını ve hallerini benimseyerek o sıfatlarla muttasıl olmaya çalışır ve fenafi’r-Rasûlü bulur, bunu sağlayınca da ahlak-ı ilahiyyeye erer. Bu hâle eren kul, artık ALLAH (Celle celalühü) ile görmeye, duymaya, düşünmeye, konuşmaya başlar ki, böylece bir kudsî hadiste anlatılan özellikler tahakkuk etmiş olur. ( Buharı, Rikak, 38)

Hz. Ebü Bekir’in (radıyallahu anh) “altın silsile”deki yeri sıddîklığı, hizmeti, ibadeti, vera ve takvası, ahlakî olgunluk ve mahfî-meşreb oluşuyla alakalıdır.

SIDDÎKIYET SIFATI

ALLAH Rasulü’nü (Sallallahu aleyhi ve sellem) başından sonuna kadar destekleyen, yerine göre koruyup himaye eden Ebû Bekir’in (radıyalalhu anh) “Siddık” lakabı hem ilahî, hem de nebevi kaynaklıdır. Nitekim müşriklerin ALLAH Rasûlünü (Sallallahu aleyhi ve sellem) ve müslümanları iyice bunalttıkları bir sıra da O’nu teselli etmek için bir ikram-ı ilahi olan Mi’raç olayı gerçekleşti. Her doğruya sırt çevirmekte mahir olan Kureyş keferesi, hemen buna da karşı çıkıp inanmadılar. Bununla da kalmayıp inanan insanları bi bahane ile yoldan çevirmeye kalkıştılar. Hz. Ebû Bekir’e de (radıyallahu anh)) gelerek: “Arkadaşın neler söylüyor, duydun mu? Buna da inanacak mısın?” dediklerinde Ebû Bekir’den (radıyallahu anh) suratlarına şamar gibi patlayan şu cevabı aldılar: “Bunu o mu söylüyor, öyleyse doğrudur.”

İşte Ebû Bekir’in (radıyallahu anh) bu kesin tasdiki üzerine:

“Doğruyu getiren (MUHAMMED ) ve O’nu tasdik eden (Sıddîk) muttakilerdir.”(Zümer/ 3) ayeti nazil oldu. Siddîkiyet makamı peygamberlikler sonraki ilk manevi makam sayılmıştır.

Fedakarlık ve İsarı:

O’nun ALLAH (Celle celalühü) yolunda ve Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) uğrundaki fedakarlığı ile boy ölçüşebilecek bir başkasını tarih kitapları kaydetmiyor. Sahip olduğu 40.000 dirhemlik servetini işkence altında inim inim inleyen köleleri satın alıp azad etmeye harcamaktan başlayan maddi fedakarlığı, canını ortaya koyarak devam etmiştir. Nitekim Hz. Peygamber’e (Sallallahu aleyhi ve sellem) malıyla en çok destek olan sahabî o olduğu gibi, O’na işkence yapmaya kalkışanlara tek başına karşı koyar ve cesaretle O’nu koruyan da odur.

Hicrette tek başına O’na yoldaş ve arkadaş olmuş, muhafızlık etmişti. Bedir, Uhud ve diğer gazalarda ALLAH Rasûlüne (Sallallahu aleyhi ve sellem) gelebilecek ilk saldıralara o karşılık vermişti. ALLAH Rasûlü (Sallallahu aleyhi ve sellem), “orduya yardım ediniz” buyurduğu zaman malının tamamını getirmiş, “çoluk çocuğuna neyi bıraktın?” sorusuna “ALLAH’ı (Celle celalühü) ve Rasûlünü (Sallallahu aleyhi ve sellem)” cevabını vermişti.

Bu onun feragat ve fedakarlıkta abideleşen yönüdür. Yine bu anlayışın bir uzantısı olarak: “ALLAH’ım (Celle celalühü)ahirette vücûdumu o kadar büyüt ki cehennemi ben doldurayım de başkasına yer kalmasın; bütün kulların hesabına ben yanayım” diye dua etmişti. O’nun bu düşüncesinin bazı tasavvuf büyüklerine intikal ettiği ve bu silsilenin bir halkasını oluşturan Bayezîd’in de (kuddise sırruhu) benzer sözler sarfettiği bilinmektedir.

Hakk’a ve Halka Hizmeti:

Siyasi idarede iki yıl gibi kısa bir zamanda mühim işler başaran, mürtedleri tepeleyen, yalancı peygamber Müseylime’nin işini bitiren, Kur’an-ı cem’eden ve bir yıl süreyle hiç kimsenin haksızlık iddiasıyla başvurmaya gerek duymayacağı şekilde mahkemelerin ve hapishanelerin boş kalmasını sağlayan dünyada benzeri görülmemiş bir adelet dağıtıcısı olan Ebû Bekir (radıyallahu anh) ALLAH Rasûlü’nün (Sallallahu aleyhi ve sellem) sağlığında da halkın hizmetine koşan, genç-ihtiyar herkese yardım etmeye alışmış bir fazilet abidesiydi. Nitekim bir gün Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) soruyor:

“Bugün içinizde oruçlu olan var mı?” Bir tek Hz. Ebû Bekir’den (radıyallahu anh) “Evet” cevabı geliyor. ALLAH elçisinin (Sallallahu aleyhi ve sellem) peşpeşe sorduğu: “Bugün hiç cenaze teşyiine iştirak edeniniz oldu mu? Bugün bir yoksulu doyuranınız var mı? Bugün bir hasta ziyaretinde bulunanınız oldu mu?’ şeklindeki sorularda da sadece O’ndan müsbet cevap gelince Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor:

“Bütün bu faziletleri kendisinde toplayan kimsenin gideceği yer cennettir”

Müslim’in rivayet ettiği bu hadisten Hz. Ebû Bekir’in (radıyallahu anh) hem şahsî, hem de topluma hizmet açısından en mühim faziletler şahsında topladığı görülmektedir. Bu fazîletler O’nun üsve-i hasenesi; yani en güzel örneği olan ALLAH Rasûlü’nden (Sallallahu aleyhi ve sellem) öğrendiği ve ümmete örnekler halinde sunduğu faziletlerdir.

İbadet ve Ruhî Hayatı

Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh) huşu ve takva üzere ibadet ederdi. Namaza kalktığında havf ve haşyetinden dolayı kesilmiş bir ağaç gibi titrer, fakat kalbindeki huzur hali sebebiyle huşûunu korurdu. Gözü yaşlıydı. Yanık sesiyle Kur’an okurken ağlar, dinleyenleri de ağlatırdı. ALLAH (Celle celalühü) aşkı ile ciğeri püryan olduğundan yanında duranlar onun ağzından yanık ciğer kokusuna benzer bir koku duyduklarını anlatırlardı. “biz keremi takvada, zenginliği yakin elde etmede, şerefi engin gönüllülükte bulduk.” derdi. Takvada, şefkatde çok ileri, yufka yüreklilikte ve yumuşak başlılıkta en öndeydi. Daima yüreği yanık bir şekilde ah vah ettiği için kendisine “Evvah”derlerdi. Nitekim Hz. İbrahim’e de (aleyhi’s-selam) “Evvah”denildiğini Kur’an’dan öğreniyoruz. (Tevbe /214; Hûd /75)

O’nun coşkulu ibadeti, yanık ve ağlamaklı bir sesle Kur’an okuyuşu pekçok Mekkeli’nin dikkatini çekerek müslüman olmasını sağladığı için müşrikler O’nu açıktan namaz kılmaktan ve Kur’an okumaktan menetmeye çalışmışlardır.

Zeka ve sezgi yönünden son derece güçlüydü. Bu yüzden rüya tabirinde de mahirdi. Hz. Peygamber’in(Sallallahu aleyhi ve sellem) en yakîni olmasına rağmen sözlü rivayet ve nakillerinin azlığı sebebiyle müşahede erbabının ve hal ehlinin öncüsü sayılırdı. Çünkü hal, kal ile anlatılamaz, ancak yaşanarak anlaşılırdı.

Zühd, Vera’ ve Takvası:

Maldan ve dünyaya aid şeylerin sevgisinden geçmiş, tevhid gerçeğine ermek için mihnet, çile ve sıkıntı yolunu seçmiş, bu yüzden kendi iradesiyle fakrı ihtiyar etmişti. “ilahi, dünyayı bana genişlet ve beni ona karşı zahid yap” diye dua ederdi. Yani bana önce dünyamı ver, sonra onun afetlerinden korunmak için sevgisini gönlümden al ve ben ihtiyarî fakr içinde olayım, demek isterdi.

Varlığa sevinmez, yokluğa yerinmezdi. Zaman olurdu ki, altı gün üstüste hiç yatak açmadan sabahladığı olurdu, rahatını aramazdı.

Kızı Aişe (radıyallahu anha) validemizin, giydiği bir elbisesinden hoşlandığını hissedince onu:

“Bilmez misin ki, bir kimse dünya zineti sebebiyle kendini beğenirse onu çıkarıncaya kadar Rabbının gazabına uğrar” diye uyarmıştı. Çünkü o, katıksız marifet duygusundan bir tad almış, bu tadın onu tadanları Yüce ALLAH’ın (Celle celalühü) zatından başka her şeyden alıkoyacağını anlamıştı.

Takva ve vera duygusunun bir gereği olarak zaman zaman parmağıyla dilini tutup: “Başıma ne geldiyse hep bunun yüzünden” derdi. Bazen da diline sahip olmak için ağzına çakıl taşları koyduğu rivayet edilirdi.

Ağza giren ve ondan çıkanın ALLAH (Celle celalühü) ve Rasûlünün (Sallallahu aleyhi ve sellem) istediği istikamette olmasının vera olduğunu bildiği için haram ve şüphelilerden son derece sakınırdı. Nitekim bir kölesinin sihir karşılığı aldığı sütten bilmeden içmiş, durumu öğrenince parmağını boğazına sokarak bu sütü midesinden çıkarmıştı.

HAFÎ ZİKİR TELKİNİ:

Hz. Ebû Bekr’in (radıyallahu anh) tasavvuftaki ve altın silsile’deki en önemli yeri hafî zikrin onun vasıtasıyla öğrenilmiş ve yaşanmış olmasıdır. Tabakat kitapları ve hakkında yapılan araştırmalar, onun hafî meşrebliğinde birleşiyor. Hz. Ömer (radıyallahu anh) sadakasını açıkça halkın arasında getirip teslim ettiği halde Ebû Bekir (radıyallahu anh), gizlice veriyor. Hz. Ömer (radıyallahu anh), gece kıldığı namazlarda Kur’an’ı yüksek sesle okuduğu halde o, alçak sesle okumayı tercih ediyor. Niçin öyle yaptığı sorulduğunda da:

“Kendisine münâcâttâ bulunduğum zatı dinliyorum. O’ndan anlıyorum ki, O, bana uzak değildir, O’nun işitmesi açısından alçak sesle, yüksek ses, birdir.” karşılığını verirdi.

“Ashabımın seçkinleri yıldızlar gibidir hangisine uyarsanız doğru yolu bulursunuz” buyuran ALLAH Rasülü (Sallallahu aleyhi ve sellem) insanların karakter yapılarının farklılığına ve farklı yapılardaki insanların kendilerine benzeyen bir sahabîye uymak suretiyle doğru yolu bulacağına işaret etmektedir. Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer (radıyallahu anhuma) ve diğer büyük sahabîler tek tek ele alındığında hepsi büyük örnek şahsiyetler, ama karakterleri ayrı ayrı.

Biri son derece dışa dönük, teklifsiz ve rahat yapıya sahip. Diğeri temkinli, teennili ve kısmen içe dönük bir kimlik taşıyor. Bu bakımdan hoşlandıkları şeyler ve ruhî hayatları da farklılıklar arz edebiliyor. Nitekim Hz. Ebû Bekir’de (radıyallahu anh) “hafî zikir” sırrı tecelli ederken, Hz. Ali ve Hz. Ömer’de (radıyallahu anhuma) “cehrî zikir” sırrı tecelli ediyor. ALLAH (Celle celalühü) Kur’an’da zikrin hafîsini de, cehrîsini de; yani gizlisini de açıktan olanını da emrediyor. ( A’raf /205; Hacc /36)

Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem), her iki zikrin de öğreticisi ve icracısıdır. Bu bakımdan tasavvufî telakkîye göre Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) Hz. Ebû Bekir’e (radıyallahu anh) Sevr mağarasında gizli zikri telkîn ve ta’lîm buyurmuştur. Hadis kaynaklarında geçmediği için, bazılarının karşı çıktığı bu rivayeti Kur’an doğrulamakta ve:

 

إِذْ هُمَا فِي الْغَارِ إِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِهِ لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللّهَ مَعَنَا

“ikisi mağarada iken O, arkadaşına: “Üzülme ALLAH bizimle beraberdir.” diyordu. (Tevbe /40) buyurmaktadır.

Maiyyeti; yani ALLAH (Celle celalühü) ile olmak O’nu unutmamak ve hiçbir an hatırdan çıkarmamaktır. Hafi zikir de bu değil midir? Kalpdeki ALLAH (Celle celalühü) bağını sürdürmek değil midir? Kur’an’daki zikirle ilgili emirlere bakacak olursak onlar da iki türlüdür: Biri mutlak zikir, diğeri isim zikri. Doğrudan ALLAH’ı (Celle celalühü) anmayı, unutunca hatırlamayı emreden ayetler (mesela: Ahzab /41 ;Kehf /23) mutlak zikre; “sabah akşam rabbının ismini an!” (İnsan /25) şeklindeki ayetler isim zikrine işarettir. Mutlak zikir, bir bakıma hafi zikir sayılabilir. Bu ayetler muvacehesinde Hz. Ebû Bekr’in (radıyallahu anh) karakter yapısına en uygun hafî zikirle meşgul olması ve tamamen ruhî bir hal olan bu zikre aid yazılı ve sözlü rivayetlerden çok, silsile ile gönülden gönüle intikal eden bir in’i'kasın bulunması gayet tabiîdir.

HZ. EBÛ BEKR’İN (radıyallahu anh) HİLYESİ

Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh), orta boylu, hafif sarıya meyyal beyaz tenli, gür saçlı, seyrek sakallıydı. Sakalına kına yakardı. Açık alınlı çukurca gözlü, keskin bakışlı idi. Yüzü ve bedeni zayıf olmakla birlikte omuzları genişçeydi. Bacakları ince kemikli, çekik uyluklu, ince ve narîn vücutlu idi. Buna rağmen kuvvetli ve şecaatliydi. Gençliğinde vücûdu dümdüzdü. Yaşlandığında hafifçe öne doğru eğilmişti. İlahî aşk ve haşyetle dopdolu olduğundan duruşu hüzünlüydü. Peygamber sevgisiyle dolu gönlü sebebiyle yüzü güleç ve sevimliydi.

Gonderen Karasahin
Kategori : Silsile-i zeheb
Tags: , , , ,

Yorumlar (0)