BİSMİHİ TEALA
Ölülerin Tasarrufu ve Dirilere Faydası Var mıdır?
Abdurrahman GÜZEL
BİSMİHİ TEALA
Ölülerin Tasarrufu ve Dirilere Faydası Var mıdır?
Abdurrahman GÜZEL
BİSMİHİ TEALA
”Güneş, peygamberler hariç, Ebû Bekir’den (radıyallahu anh) daha faziletli bir insan üzerine doğup batmamıştır.” ALLAH Rasülü (Sallallahu aleyhi ve sellem) buyurur:
“ALLAH’ın (Celle celalühü) benimle gönderdiği ilim ve hidayet, yeryüzüne sağnak halinde yağan yağmura benzer. Kara parçasının bir kısmı bu rahmet yağmurunu emer ve üzerinde yemyeşil çayırlar ve mahsuller yetiştirir. Diğer bir kısmı da bu suyu tutarak insanların içmesini , hayvanların, bitkilerin ve diğer canlıların istifadesini sağlar. Toprağın geri kalan ölü kısmı ise bu yağmurun suyunu tutmadığ gibi, ekin ve yeşillik de bitirmez. “( Buharî, ilim, 20) Bu hadis-i şeriften ALLAH Rasûlü’nün (Sallallahu aleyhi ve sellem) getirdiği hidayet ve rahmet yağmurlarından insanların kabiliyetleri nisbetinde istifade ettikleri anlaşılmaktadır.
Hz. Peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) Muhammedi mektebinden yetişen, O’nun hidayet ve ma’rifet yağmurundan kana kana içen ve “bu yağmuru tutarak başkalarına da içiren” yıldız şahsiyetlerden birisi ve birincisi Hz. Ebû Bekir’dir (radıyallahu anh). O, ALLAH Rasulü’ne (Sallallahu aleyhi ve sellem) inanan ilk müslüman ve O’nun ilk halifesi. Malının tamamını ALLAH (Celle celalühü) yolunda tasadduk eden ve ALLAH Rasülüne (Sallallahu aleyhi ve sellem) gelen zararı karşılayan ilk insan. ALLAH elçisinin (Sallallahu aleyhi ve sellem): “Güneş, peygamberler hariç, Ebû Bekir’den (radıyallahu anh) daha faziletli bir insan üzerine doğup batmamıştır. “diye övdüğü ve en çok sevdiği…
FAZiLETE ERMENİN BEŞ ESASI
Kendisine bu fazîlete nasıl erdiği sorulduğunda verdiği cevap, tasavvufî telakkîdeki ruhî yükseliş, ahlakî olgunluk ve manevî kemale erişin esaslarını oluşturmaktadır. Buyurur ki:
Bu fazîlete beş şeyle erdim:
1. İnsanları iki grup olarak gördüm. Bunlardan bir grubu talib-i dünyadır; dünyanın peşinden koşmaktadır. Bir grubu da talib-i ukbadır; ahiret endişesi taşımaktadır. Ben ise ne talib-i dünya, ne de talib-i ukba oldum. Talib-i Mevla olmayı tercih ettim. Rabbımın rızasına ermeyi herşeyin üstünde tuttum.
2. Müslüman olduğum günden beri ma’rifet-i ilahiyye ile meşguliyetin ve onun bana verdiği hazz sebebiyle dünya nimetlerine meyletmedim ve doyasıya yemek yemedim.
3. Yüce yaratıcımın muhabbetinin bana verdiği manevî zevk sebebiyle, aşk hararetini söndürmemek için kanasıya su içmedim.
4. Dünya ameliyle ahiret ameli karşılaştığında daima ahiret amelini dünya ameline tercih ettim.
5. Rasülullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) sohbetine çok sıkı bir şekilde devam ettim. Daima O’ nunla birlikte bulunmaya gayret ettim. Hicrette arkadaşı, mağarada yoldaşı ve daima sırdaşı oldum.
Hz. Ebû Bekir’in bu cevabında adeta tasavvufi eğitimin gayesi ve temel esasları anlatılıyor. Ki onlar da rıza-i Barîye ermek; zühd yani dünyaya değer vermemek; yemeyi, içmeyi uykuyu azaltıp Cenab-ı Hakk’ı unutmamak ve Allah rasûlü ile sohbet.
RASÛLULLAH’TAN (Sallallahu aleyhi ve sellem) İN’İKAS-I HÂL
Allah Rasûlü’nün (Sallallahu aleyhi ve sellem) sohbetleri, ashab-ı kirama ruhanî bir hayat yaşatır, sahabileri dînî his ve heyecana, aşk, vecd ve muhabbete gark ederdi. Sahabîler, O’nun konuşmalarını, başlarındaki kuşu uçurmaktan korkan kimsenin titizliği ile huşu içinde dinlerlerdi. Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh) ve diğer sahabîler, bu sohbetlerde aldıkları ve öğrendikleri aşk, vecd ve heyecanı kendilerinden sonrakilere nesil be-nesil aktararak yaşattılar, bu suretle ALLAH Rasûlü’nün (Sallallahu aleyhi ve sellem) ruhanî hayatı kaybolmadan “altın silsile”‘içinde günümüze ulaştı. Ancak bu ruhanî hayat yazılabilecek ve sözle anlatılabilecek bir husus olmadığı için sohbet ve beraberlik sayesinde gönülden gönüle aktarılarak “in’ikas-ı hâl”yoluyla intikal etmiştir. Allah Rasûlü’nün (Sallallahu aleyhi ve sellem)
“ALLAH (Celle celalühü) kalbime neyi ilka ettiyse ben de onu Ebû Bekir’in (radıyallahu anh) sadrına ilka ettim.” buyurması bu hal yansımasının ifadesidir. Kur’an’da mutlak bir ifadeyle:
وَاعْلَمُوا أَنَّ فِيكُمْ رَسُولَ اللَّهِ
”Bilesiniz ki ALLAH’ın Rasülü aranızdadır.’ (Hucürât /7) buyrulması, bu yolla Muhammedî hasletlere sahip insanların aramızda daima bulunacağına işaret olmalıdır.
Peygamber, ya da peygamber varisi arif ve mürşidlerle sohbet; ya da beraber bulunma, insanı erdirici, Hakk’a vardırıcı en önemli vesilelerden biridir. Çünkü sohbet ve birliktelik sayesinde insan, sohbetine devam ettiği şahsın haline bürünür, kabiliyet ve istidadına göre onun boyasına boyanır. Şahsiyeti onun şahsiyetiyle bütünleşir ve aynîleşir. Psikoloji’deki “idendi-fication”; aynîleşme ve kişilik transferi dedikleri budur.
KEMAL VE CEMAL AYNASI
ALLAH Rasûlü’nün (Sallallahu aaleyhi ve sellem) yanından hiç ayrılmayan, O’na gönülden bağlı ve canını her zaman O’na fedaya hazır olan Ebû Bekir (radıyallahu anh) O’nun kemalinin ve cemalinin aynası oldu. Bir bakıma önce ALLAH Rasulü’nde (Sallallahu aleyhi ve sellem), sonra da ALLAH’da (Celle celalühü)fenaya erdi, vuslatı buldu, marifet-i İlahiyye kaynağına ulaştı.
Nitekim Hz. Peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) vefatı sırasında bütün herkes şaşırmış, Hz. Ömer (radıyallahu anh) bile kılıcını çekerek: “Kim MUHAMMED (Sallallahu aleyhi ve sellem) öldü derse boynunu vururum.” şeklinde bir tepki göstermişti. Ama Ebû Bekir (radıyallahu anh)) fena fillah’a ermenin ve ALLAH (Celle celalühü) île bakayı bulmanın şuur aydınlığı içinde önce ALLAH Rasûlü’nün (Sallallahu aleyhi ve sellem)yüzündeki örtüyü kaldırıp baktıktan sonra:
“Ölümün de hayatın gibi güzel. Sen iki kere ölmeyeceksin, mukadder olan ölümü taddın.” demiş ve dışarı çıkarak şu konuşmayı yapmıştı:
“Ey insanlar! MUHAMMED’e (Sallallahu aleyhi ve sellem) tapanlar bilsin ki MUHAMMED (Sallallahu aleyhi ve sellem) ölmüştür. ALLAH’a (Celle celalühü) tapanlar ise ALLAH’ın (Celle celalühü) diri ve hiç ölmeyeceğini bilirler.” Sonra şu ayeti okudu:
وَمَا مُحَمَّدٌ إِلاَّ رَسُولٌ قَدْ خَلَتْ مِن قَبْلِهِ الرُّسُلُ أَفَإِن مَّاتَ أَوْ قُتِلَ انقَلَبْتُمْ عَلَى أَعْقَابِكُمْ
” MUHAMMED ancak bir peygamberdir. O’ndan önce nice peygamberler gelip geçti. O, ölür ve öldürülürse siz gerisin geri mi döneceksiniz?” (Âl-i İmran /144)
Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh), bu konuşmasıyla gönlü Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) sevgisiyle dopdolu olan Hz. Ömer (radıyallahu anh) gibi sahabîleri, uyardı.
Hakk’a vuslatın ve O’na ermenin adı olan “fena” kavramı, tasavvufi eğitimde fena fi’l-ihvan ile başlar, fenafi’ş-şeyh ve fena fi’r-Rasul ile devam eder, fena-fillah, ve baka billahta sona erer. İşin başında bulunan mübtedi bir salik, önce ihvana hizmette fani olur, sonra mürşidine muhabbet ve hizmetle fenaya erer. O’nun ardından Rasülullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) ahlakını ve hallerini benimseyerek o sıfatlarla muttasıl olmaya çalışır ve fenafi’r-Rasûlü bulur, bunu sağlayınca da ahlak-ı ilahiyyeye erer. Bu hâle eren kul, artık ALLAH (Celle celalühü) ile görmeye, duymaya, düşünmeye, konuşmaya başlar ki, böylece bir kudsî hadiste anlatılan özellikler tahakkuk etmiş olur. ( Buharı, Rikak, 38)
Hz. Ebü Bekir’in (radıyallahu anh) “altın silsile”deki yeri sıddîklığı, hizmeti, ibadeti, vera ve takvası, ahlakî olgunluk ve mahfî-meşreb oluşuyla alakalıdır.
SIDDÎKIYET SIFATI
ALLAH Rasulü’nü (Sallallahu aleyhi ve sellem) başından sonuna kadar destekleyen, yerine göre koruyup himaye eden Ebû Bekir’in (radıyalalhu anh) “Siddık” lakabı hem ilahî, hem de nebevi kaynaklıdır. Nitekim müşriklerin ALLAH Rasûlünü (Sallallahu aleyhi ve sellem) ve müslümanları iyice bunalttıkları bir sıra da O’nu teselli etmek için bir ikram-ı ilahi olan Mi’raç olayı gerçekleşti. Her doğruya sırt çevirmekte mahir olan Kureyş keferesi, hemen buna da karşı çıkıp inanmadılar. Bununla da kalmayıp inanan insanları bi bahane ile yoldan çevirmeye kalkıştılar. Hz. Ebû Bekir’e de (radıyallahu anh)) gelerek: “Arkadaşın neler söylüyor, duydun mu? Buna da inanacak mısın?” dediklerinde Ebû Bekir’den (radıyallahu anh) suratlarına şamar gibi patlayan şu cevabı aldılar: “Bunu o mu söylüyor, öyleyse doğrudur.”
İşte Ebû Bekir’in (radıyallahu anh) bu kesin tasdiki üzerine:
“Doğruyu getiren (MUHAMMED ) ve O’nu tasdik eden (Sıddîk) muttakilerdir.”(Zümer/ 3) ayeti nazil oldu. Siddîkiyet makamı peygamberlikler sonraki ilk manevi makam sayılmıştır.
Fedakarlık ve İsarı:
O’nun ALLAH (Celle celalühü) yolunda ve Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) uğrundaki fedakarlığı ile boy ölçüşebilecek bir başkasını tarih kitapları kaydetmiyor. Sahip olduğu 40.000 dirhemlik servetini işkence altında inim inim inleyen köleleri satın alıp azad etmeye harcamaktan başlayan maddi fedakarlığı, canını ortaya koyarak devam etmiştir. Nitekim Hz. Peygamber’e (Sallallahu aleyhi ve sellem) malıyla en çok destek olan sahabî o olduğu gibi, O’na işkence yapmaya kalkışanlara tek başına karşı koyar ve cesaretle O’nu koruyan da odur.
Hicrette tek başına O’na yoldaş ve arkadaş olmuş, muhafızlık etmişti. Bedir, Uhud ve diğer gazalarda ALLAH Rasûlüne (Sallallahu aleyhi ve sellem) gelebilecek ilk saldıralara o karşılık vermişti. ALLAH Rasûlü (Sallallahu aleyhi ve sellem), “orduya yardım ediniz” buyurduğu zaman malının tamamını getirmiş, “çoluk çocuğuna neyi bıraktın?” sorusuna “ALLAH’ı (Celle celalühü) ve Rasûlünü (Sallallahu aleyhi ve sellem)” cevabını vermişti.
Bu onun feragat ve fedakarlıkta abideleşen yönüdür. Yine bu anlayışın bir uzantısı olarak: “ALLAH’ım (Celle celalühü)ahirette vücûdumu o kadar büyüt ki cehennemi ben doldurayım de başkasına yer kalmasın; bütün kulların hesabına ben yanayım” diye dua etmişti. O’nun bu düşüncesinin bazı tasavvuf büyüklerine intikal ettiği ve bu silsilenin bir halkasını oluşturan Bayezîd’in de (kuddise sırruhu) benzer sözler sarfettiği bilinmektedir.
Hakk’a ve Halka Hizmeti:
Siyasi idarede iki yıl gibi kısa bir zamanda mühim işler başaran, mürtedleri tepeleyen, yalancı peygamber Müseylime’nin işini bitiren, Kur’an-ı cem’eden ve bir yıl süreyle hiç kimsenin haksızlık iddiasıyla başvurmaya gerek duymayacağı şekilde mahkemelerin ve hapishanelerin boş kalmasını sağlayan dünyada benzeri görülmemiş bir adelet dağıtıcısı olan Ebû Bekir (radıyallahu anh) ALLAH Rasûlü’nün (Sallallahu aleyhi ve sellem) sağlığında da halkın hizmetine koşan, genç-ihtiyar herkese yardım etmeye alışmış bir fazilet abidesiydi. Nitekim bir gün Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) soruyor:
“Bugün içinizde oruçlu olan var mı?” Bir tek Hz. Ebû Bekir’den (radıyallahu anh) “Evet” cevabı geliyor. ALLAH elçisinin (Sallallahu aleyhi ve sellem) peşpeşe sorduğu: “Bugün hiç cenaze teşyiine iştirak edeniniz oldu mu? Bugün bir yoksulu doyuranınız var mı? Bugün bir hasta ziyaretinde bulunanınız oldu mu?’ şeklindeki sorularda da sadece O’ndan müsbet cevap gelince Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor:
“Bütün bu faziletleri kendisinde toplayan kimsenin gideceği yer cennettir”
Müslim’in rivayet ettiği bu hadisten Hz. Ebû Bekir’in (radıyallahu anh) hem şahsî, hem de topluma hizmet açısından en mühim faziletler şahsında topladığı görülmektedir. Bu fazîletler O’nun üsve-i hasenesi; yani en güzel örneği olan ALLAH Rasûlü’nden (Sallallahu aleyhi ve sellem) öğrendiği ve ümmete örnekler halinde sunduğu faziletlerdir.
İbadet ve Ruhî Hayatı
Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh) huşu ve takva üzere ibadet ederdi. Namaza kalktığında havf ve haşyetinden dolayı kesilmiş bir ağaç gibi titrer, fakat kalbindeki huzur hali sebebiyle huşûunu korurdu. Gözü yaşlıydı. Yanık sesiyle Kur’an okurken ağlar, dinleyenleri de ağlatırdı. ALLAH (Celle celalühü) aşkı ile ciğeri püryan olduğundan yanında duranlar onun ağzından yanık ciğer kokusuna benzer bir koku duyduklarını anlatırlardı. “biz keremi takvada, zenginliği yakin elde etmede, şerefi engin gönüllülükte bulduk.” derdi. Takvada, şefkatde çok ileri, yufka yüreklilikte ve yumuşak başlılıkta en öndeydi. Daima yüreği yanık bir şekilde ah vah ettiği için kendisine “Evvah”derlerdi. Nitekim Hz. İbrahim’e de (aleyhi’s-selam) “Evvah”denildiğini Kur’an’dan öğreniyoruz. (Tevbe /214; Hûd /75)
O’nun coşkulu ibadeti, yanık ve ağlamaklı bir sesle Kur’an okuyuşu pekçok Mekkeli’nin dikkatini çekerek müslüman olmasını sağladığı için müşrikler O’nu açıktan namaz kılmaktan ve Kur’an okumaktan menetmeye çalışmışlardır.
Zeka ve sezgi yönünden son derece güçlüydü. Bu yüzden rüya tabirinde de mahirdi. Hz. Peygamber’in(Sallallahu aleyhi ve sellem) en yakîni olmasına rağmen sözlü rivayet ve nakillerinin azlığı sebebiyle müşahede erbabının ve hal ehlinin öncüsü sayılırdı. Çünkü hal, kal ile anlatılamaz, ancak yaşanarak anlaşılırdı.
Zühd, Vera’ ve Takvası:
Maldan ve dünyaya aid şeylerin sevgisinden geçmiş, tevhid gerçeğine ermek için mihnet, çile ve sıkıntı yolunu seçmiş, bu yüzden kendi iradesiyle fakrı ihtiyar etmişti. “ilahi, dünyayı bana genişlet ve beni ona karşı zahid yap” diye dua ederdi. Yani bana önce dünyamı ver, sonra onun afetlerinden korunmak için sevgisini gönlümden al ve ben ihtiyarî fakr içinde olayım, demek isterdi.
Varlığa sevinmez, yokluğa yerinmezdi. Zaman olurdu ki, altı gün üstüste hiç yatak açmadan sabahladığı olurdu, rahatını aramazdı.
Kızı Aişe (radıyallahu anha) validemizin, giydiği bir elbisesinden hoşlandığını hissedince onu:
“Bilmez misin ki, bir kimse dünya zineti sebebiyle kendini beğenirse onu çıkarıncaya kadar Rabbının gazabına uğrar” diye uyarmıştı. Çünkü o, katıksız marifet duygusundan bir tad almış, bu tadın onu tadanları Yüce ALLAH’ın (Celle celalühü) zatından başka her şeyden alıkoyacağını anlamıştı.
Takva ve vera duygusunun bir gereği olarak zaman zaman parmağıyla dilini tutup: “Başıma ne geldiyse hep bunun yüzünden” derdi. Bazen da diline sahip olmak için ağzına çakıl taşları koyduğu rivayet edilirdi.
Ağza giren ve ondan çıkanın ALLAH (Celle celalühü) ve Rasûlünün (Sallallahu aleyhi ve sellem) istediği istikamette olmasının vera olduğunu bildiği için haram ve şüphelilerden son derece sakınırdı. Nitekim bir kölesinin sihir karşılığı aldığı sütten bilmeden içmiş, durumu öğrenince parmağını boğazına sokarak bu sütü midesinden çıkarmıştı.
HAFÎ ZİKİR TELKİNİ:
Hz. Ebû Bekr’in (radıyallahu anh) tasavvuftaki ve altın silsile’deki en önemli yeri hafî zikrin onun vasıtasıyla öğrenilmiş ve yaşanmış olmasıdır. Tabakat kitapları ve hakkında yapılan araştırmalar, onun hafî meşrebliğinde birleşiyor. Hz. Ömer (radıyallahu anh) sadakasını açıkça halkın arasında getirip teslim ettiği halde Ebû Bekir (radıyallahu anh), gizlice veriyor. Hz. Ömer (radıyallahu anh), gece kıldığı namazlarda Kur’an’ı yüksek sesle okuduğu halde o, alçak sesle okumayı tercih ediyor. Niçin öyle yaptığı sorulduğunda da:
“Kendisine münâcâttâ bulunduğum zatı dinliyorum. O’ndan anlıyorum ki, O, bana uzak değildir, O’nun işitmesi açısından alçak sesle, yüksek ses, birdir.” karşılığını verirdi.
“Ashabımın seçkinleri yıldızlar gibidir hangisine uyarsanız doğru yolu bulursunuz” buyuran ALLAH Rasülü (Sallallahu aleyhi ve sellem) insanların karakter yapılarının farklılığına ve farklı yapılardaki insanların kendilerine benzeyen bir sahabîye uymak suretiyle doğru yolu bulacağına işaret etmektedir. Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer (radıyallahu anhuma) ve diğer büyük sahabîler tek tek ele alındığında hepsi büyük örnek şahsiyetler, ama karakterleri ayrı ayrı.
Biri son derece dışa dönük, teklifsiz ve rahat yapıya sahip. Diğeri temkinli, teennili ve kısmen içe dönük bir kimlik taşıyor. Bu bakımdan hoşlandıkları şeyler ve ruhî hayatları da farklılıklar arz edebiliyor. Nitekim Hz. Ebû Bekir’de (radıyallahu anh) “hafî zikir” sırrı tecelli ederken, Hz. Ali ve Hz. Ömer’de (radıyallahu anhuma) “cehrî zikir” sırrı tecelli ediyor. ALLAH (Celle celalühü) Kur’an’da zikrin hafîsini de, cehrîsini de; yani gizlisini de açıktan olanını da emrediyor. ( A’raf /205; Hacc /36)
Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem), her iki zikrin de öğreticisi ve icracısıdır. Bu bakımdan tasavvufî telakkîye göre Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) Hz. Ebû Bekir’e (radıyallahu anh) Sevr mağarasında gizli zikri telkîn ve ta’lîm buyurmuştur. Hadis kaynaklarında geçmediği için, bazılarının karşı çıktığı bu rivayeti Kur’an doğrulamakta ve:
إِذْ هُمَا فِي الْغَارِ إِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِهِ لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللّهَ مَعَنَا
“ikisi mağarada iken O, arkadaşına: “Üzülme ALLAH bizimle beraberdir.” diyordu. (Tevbe /40) buyurmaktadır.
Maiyyeti; yani ALLAH (Celle celalühü) ile olmak O’nu unutmamak ve hiçbir an hatırdan çıkarmamaktır. Hafi zikir de bu değil midir? Kalpdeki ALLAH (Celle celalühü) bağını sürdürmek değil midir? Kur’an’daki zikirle ilgili emirlere bakacak olursak onlar da iki türlüdür: Biri mutlak zikir, diğeri isim zikri. Doğrudan ALLAH’ı (Celle celalühü) anmayı, unutunca hatırlamayı emreden ayetler (mesela: Ahzab /41 ;Kehf /23) mutlak zikre; “sabah akşam rabbının ismini an!” (İnsan /25) şeklindeki ayetler isim zikrine işarettir. Mutlak zikir, bir bakıma hafi zikir sayılabilir. Bu ayetler muvacehesinde Hz. Ebû Bekr’in (radıyallahu anh) karakter yapısına en uygun hafî zikirle meşgul olması ve tamamen ruhî bir hal olan bu zikre aid yazılı ve sözlü rivayetlerden çok, silsile ile gönülden gönüle intikal eden bir in’i'kasın bulunması gayet tabiîdir.
HZ. EBÛ BEKR’İN (radıyallahu anh) HİLYESİ
Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh), orta boylu, hafif sarıya meyyal beyaz tenli, gür saçlı, seyrek sakallıydı. Sakalına kına yakardı. Açık alınlı çukurca gözlü, keskin bakışlı idi. Yüzü ve bedeni zayıf olmakla birlikte omuzları genişçeydi. Bacakları ince kemikli, çekik uyluklu, ince ve narîn vücutlu idi. Buna rağmen kuvvetli ve şecaatliydi. Gençliğinde vücûdu dümdüzdü. Yaşlandığında hafifçe öne doğru eğilmişti. İlahî aşk ve haşyetle dopdolu olduğundan duruşu hüzünlüydü. Peygamber sevgisiyle dolu gönlü sebebiyle yüzü güleç ve sevimliydi.
BİSMİHİ TEALA
Hilkatte ve fıtratta en güzel, ahlakta en mükemmel, varlığın sebebi, alemlerin rahmet peygamberi, insanlığın yegane önderi, vahyin mihveri, Kur’an tebliğcisi, ahiret müjdecisi Hz. MUHAMMED (Sallallahu aleyhi ve sellem), bütün silsilelerin çıkış noktası, en büyük ve ilk halkası. Bu yüzden tefsirin de, hadisin de, fıkhın da, ilm-i kelamın da, tasavvufun da başı O.
ALLAH’ın (Celle celalühü) en müstesna misal olarak yarattığı; insanlığa rehber ve önder yaptığı, O’na itaati kendisine itaata denk saydığı; O’nu sevmeyi kendisini sevmek diye nitelediği son Nebi. Kur’an ile ahlaklanmıştı. O bir nebiy-yi ahir zamandı. Bu özellikleriyle îtikad, îman ve ahlakta; ibadet ve muamelatta biricik örnek şahsiyet; yani üsve-i hasene’dir O. Nitekim hakkında ALLAH (Celle celalühü):
لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِّمَن كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ
“ALLAH’ın peygamberinde sizin için ALLAH’ı ve ahiret gününü umanlar için güzel bir örnek (üsve-i hasene) vardır.” (Ahzab/21)
وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ
“Sen yüce bir ahlak üzeresin.” (Kalem/4) buyurmaktadır.
SİLSİLE BAŞI
“Güzel örnek”, olması, “yüce bir ahlak” sahibi bulunması sebebiyle, İslam ruh eğitimi, ahlak ve zühd demek olan tasavvufî hayatın kafile başı da O’dur. O’nun mübarek sözleri, halleri ve güzel ahlakı tasavvufun temelidir. Bu yüzden biz burada O’nu anlatma konusundaki aczimizi itiraf ederek O’nun ahlak, zühd ve ruh hayatına aid, ayet ve hadislerin aydınlığında, bir kesit sunmaya çalışacağız. O’nun kemalini ve cemalini bizim kelime kalıpları içine sığdırmamız mümkün değil. Çünkü O, ahlakî kemalini, Rabbının eğitimiyle kazandığını itiraf ediyor, “O’nun ahlakı Kur’an’dı” diyen hadisler de bunu doğruluyor. Bu yüzden O, beşeriyete telkin ettiği ahlakî umdeleri önce kendi şahsında uygulardı.
Bir insanın ahlakî olgunluğuna en iyi şekilde vakıf olanlar, elbette en yakın çevresinde bulunan aile efradı ve yakın dostlarıdır. “Dağ yanına varınca küçülür” derler. Bu yüzden büyük sandığımız pekçok kimseyi yakından tanıyınca büyüklüklerinin zail olduğunu görürüz. Ama Allah Rasûlü (Sallallahu aleyhi ve sellem) böyle değil. Çünkü O’nu yakından tanıyanlar, en mahrem hallerine vakıf olanlar, O’nun ahlakî kemalini anlata anlata bitirememektedir. İlk eşi Hz. Hatice’den (radıyallahu anha) diğer zevcelerine, özellikle Hz. Aişe’ye, kızı Fatıma,damadı Hz. Ali, evladlığı Hz. Zeyd ve hizmetçisi Hz. Enes’e (radıyallahu anhum) varıncaya kadar O’nun yakın çevresindekiler, O’nun ahlakî kemalini övmekte ve O’nun eşsiz bir ahlakî olgunlukta bulunduğunu anlatmaktadırlar.
“Güzel ahlakı tamamlamak için gönderilen” bir peygambere yakışan özellikler, ashabının hayranlığını uyandıracak ve onlara örneklik yapacak bir düzeydeydi. İnsanlara olan ilgisi ve sevgisi, halkın kendisini, öz benliklerinden daha çok sevme neticesini doğurmuştu. Zaten eğitimde ana gaye de bu değil miydi? O, ümmetine ve ashabına karşı bir baba konumundaydı. Hanımları da anne. Ümmet de bu ailenin evladları ve birbirlerinin kardeşleri. O kurduğu ahlakî eğitim sistemi içinde ümmeti bir ailenin sıcak ortamında yetiştirmek istiyordu. Tasavvufta da durum böyledir. O’nun “insanları manen yetiştirip ahlakî olgunluğa erdirme” diye özetleyebileceğimiz “irşad” hizmeti tasavvufun görevidir.
RÛHÎ HAYAT
Tasavvuftaki ruhî hayatın da Hz. Peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) hayatında pek can alıcı örnekleri vardır. O, peygamberlik öncesi Hira mağarasındaki halktan uzak, halvet ve inziva yaşantısıyla vahy-i ilahî’yi alacak, Cebrail’i (aleyhi’s-selam) melek hüviyetiyle görecek ruhî kemale hazırlanıyordu. O’nun hayatının bu devresi, bir takım riyazatlar, ruhî tecribeler ve kainatın yaratıcısını tefekkür gibi iman ve yakîni artırıcı ön hazırlık devresiydi. Mutasavvıflardaki halvet, çile ve erbain hayatı bir bakıma O’nun bu ruhî tecribe dönemiyle benzerlikler arzetmektedir.
Manevî ve ruhî yükselişte kemale ermiş ve -varsa- gelmiş, geçmiş bütün kusur ve hatalarının bağışlandığı Kur’an lisanıyla haber verilmiş bir peygamber olmasına rağmen O, ibadet ve taatta daima en ileri noktada bulunmuş; gece teheccüd namazını, gündüz nafile orucunu ihmal etmemiştir.
Yaşayışı ve hayat tarzı itibariyle zühd ve sadeliği esas aldığından, her devirde, her insanın uygulayabileceği bir hayat modeli sunmuştur insanlığa. İbadette ifrat ve tefritten uzak bir orta yol izlerken, dünya ve dünyaya meyl konusunda zühd yolunu seçmiş, taat ve muamelatta ise azimet ve takvayı önde tutmuştur.
Kurduğu devletin sınırları Arabistan yarımadasını aştığı; ganimet mallarıyla devlet hazinesinin dolup taştığı zamanlarda bile dünyaya ve dünyalıklara ilgi duymamış, zahidane tavrını elden bırakmamıştır. Evinde sıcak bir çorba pişirmeden; ocak kaynamadan hurma ve su ile geçirdiği günlerin sayısı pek çoktur. Hanımları bir ara bu hayata dayanamayarak O’ndan dünyalık talebinde bulundular. O, ayrılmayı bile göze alarak onlara bir aylık bir düşünme süresi verdi. Arkasından nazil olan şu ayet-i kerimeyle onların ALLAH ve Rasûlünü (Sallallahu aleyhi ve sellem) tercih ettiklerini bildirmeleri üzerine onlara döndü:
يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ قُل لِّأَزْوَاجِكَ إِن كُنتُنَّ تُرِدْنَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا وَزِينَتَهَا فَتَعَالَيْنَ أُمَتِّعْكُنَّ وَأُسَرِّحْكُنَّ سَرَاحًا جَمِيلًا
وَإِن كُنتُنَّ تُرِدْنَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَالدَّارَ الْآخِرَةَ فَإِنَّ اللَّهَ أَعَدَّ لِلْمُحْسِنَاتِ مِنكُنَّ أَجْرًا عَظِيمً
“Ey peygamber, hanımlarına de ki: Eğer bu dünya hayatı ve onun zînet ve parlaklığını istiyorsanız, gelin size boşanma bedellerinizi vereyim ve sizi güzellikle salıvereyim. Yok eğer ALLAH’ı ve Peygamber’ini ve ahiret yurdunu arzu ediyorsanız, ALLAH aranızdan iyi olanlara büyük mükafat hazırlamıştır.” (Ahzab/28-29)
Rasûlullah’a (Sallallahu aleyhi ve sellem) göre zühd, helali haram kılmak, ya da malı zayi etmek değildi. Aksine Allah’ın lütfuna kendi elinde olandan fazla güvenmekti. Malıyla bir musîbete uğradığında giden maldan ziyade musibetin sevabı na gönül vermekti.
Hanesi, hane halkının yaşantısı hep mütevazı idi. Süslü, gösterişli, göz kamaştırıcı manzaralardan hoşlanmazdı. Nitekim evini süslü örtülerle donatan kızı Fatıma’nın (radıyallahu anha) evine girmeden geri dönmüş, “süslü yerlerde barınmak bize yakışmaz” buyurmuştu. Eşi Hz. Aişe (radıyallahu anha) validemizin evinin tavanını örtülerle süslediğini görünce ona bunları çıkarttırmıştı.
Yatağı bazan bir kilim parçası, bazan içi hurmalifi dolu bir deri, bazan da hasırdan ibaretti. Nitekim İbn Mes’ûd’un (radıyallahu anh) anlattığına göre bir keresinde hasır üzerine yatan ALLAH Resûlü’nün (Sallallahu aleyhi ve sellem) mübarek vücudunda hasır iz bırakmıştı. Bunun üzerine “Keşke hasırın üzerine de bir şey sersek de, öyle yatsaydınız.” denildiğinde:
“Dünya ile benim ne ilgim var? Onunla ben bir ağaçla, altında bir miktar dinlendikten sonra orayı terk edip giden bir yolcu gibiyiz.” buyurdu.
O’nun zühd ve kanaat mektebinden yetişen nice vali ve idareciler, O’ndan aldıkları zühd dersiyle günde bir dirhemlik masraf standardıyla beldeler ve memleketler idare etmişlerdir. Çünkü hayatını bir dirheme göre tanzim ederek ihtiyaçlarını sınırlayabilen insan, kalan zamanım ulvi bir davaya hasretmek, insanlara hizmete tahsis etmek imkanına sahip olur. Zîra insanda ihtiyaç ve emel duygusu sınırsızdır. Belli bir ölçü ile kayıt altına alınmazsa önüne geçilemez. Bu yüzden ALLAH Rasûlü (Sallallahu aleyhi ve sellem) insanların dünyadaki zarurî ihtiyaçlarını şöyle sınırlamıştı:
“İkamet edilecek bir ev, soğuk ve sıcaktan koruyacak bir elbise, belini doğrultacak birkaç lokma”. Tasavvuf telakkisine “Bir lokma, bir hırka” olarak giren bu ihtiyaç sınırı herhalde bu ve benzeri hadislerden mülhem olmalıdır. Ancak bu hadislerde ve tasavvuf esaslarında tavsiye edilen zühd anlayışının ferdî ve ruhî hayatta söz konusu olduğu toplum için topyekün böyle bir tavsiyenin mevzübahs olmadığını belirtmek gerekir. Ayrıca sünnet-i Peygamberi’nin havaic-i asliyye dediğimiz temel ihtiyaçlara getirdiği sınırlama onları elde etme açısından değil, elde tutma açısındandır.
Kendisinden önce hiçbir kimsede bir arada bulunmamış olan ruhî kuvvet ve sıfatlar, ahlakî vasıf ve zühdî tavırlar, O’nun örnek ve ideal şahsiyetinin temelini oluşturmuştur. Bu sıfatlar, ister ilk zorlu davet zamanlarında olsun, ister Medine’deki hükümet ve devlet başkanlığı ile birlikte yürüyen davet ve irşad zamanında olsun hep O’nun zatî özelliklerini oluşturmuş ve O’nun eşsiz ve mümtaz bir önder olmasını sağlamıştır.