BİSMİHİ TEALA

Hilkatte ve fıtratta en güzel, ahlakta en mükemmel, varlığın sebebi, alemlerin rahmet peygamberi, insanlığın yegane önderi, vahyin mihveri, Kur’an tebliğcisi, ahiret müjdecisi Hz. MUHAMMED (Sallallahu aleyhi ve sellem), bütün silsilelerin çıkış noktası, en büyük ve ilk halkası. Bu yüzden tefsirin de, hadisin de, fıkhın da, ilm-i kelamın da, tasavvufun da başı O.

ALLAH’ın (Celle celalühü) en müstesna misal olarak yarattığı; insanlığa rehber ve önder yaptığı, O’na itaati kendisine itaata denk saydığı; O’nu sevmeyi kendisini sevmek diye nitelediği son Nebi. Kur’an ile ahlaklanmıştı. O bir nebiy-yi ahir zamandı. Bu özellikleriyle îtikad, îman ve ahlakta; ibadet ve muamelatta biricik örnek şahsiyet; yani üsve-i hasene’dir O. Nitekim hakkında ALLAH (Celle celalühü):

لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِّمَن كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ

“ALLAH’ın peygamberinde sizin için ALLAH’ı ve ahiret gününü umanlar için güzel bir örnek (üsve-i hasene) vardır.” (Ahzab/21)

وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ

“Sen yüce bir ahlak üzeresin.” (Kalem/4) buyurmaktadır.

SİLSİLE BAŞI

“Güzel örnek”, olması, “yüce bir ahlak” sahibi bulunması sebebiyle, İslam ruh eğitimi, ahlak ve zühd demek olan tasavvufî hayatın kafile başı da O’dur. O’nun mübarek sözleri, halleri ve güzel ahlakı tasavvufun temelidir. Bu yüzden biz burada O’nu anlatma konusundaki aczimizi itiraf ederek O’nun ahlak, zühd ve ruh hayatına aid, ayet ve hadislerin aydınlığında, bir kesit sunmaya çalışacağız. O’nun kemalini ve cemalini bizim kelime kalıpları içine sığdırmamız mümkün değil. Çünkü O, ahlakî kemalini, Rabbının eğitimiyle kazandığını itiraf ediyor, “O’nun ahlakı Kur’an’dı” diyen hadisler de bunu doğruluyor. Bu yüzden O, beşeriyete telkin ettiği ahlakî umdeleri önce kendi şahsında uygulardı.

Bir insanın ahlakî olgunluğuna en iyi şekilde vakıf olanlar, elbette en yakın çevresinde bulunan aile efradı ve yakın dostlarıdır. “Dağ yanına varınca küçülür” derler. Bu yüzden büyük sandığımız pekçok kimseyi yakından tanıyınca büyüklüklerinin zail olduğunu görürüz. Ama Allah Rasûlü (Sallallahu aleyhi ve sellem) böyle değil. Çünkü O’nu yakından tanıyanlar, en mahrem hallerine vakıf olanlar, O’nun ahlakî kemalini anlata anlata bitirememektedir. İlk eşi Hz. Hatice’den (radıyallahu anha) diğer zevcelerine, özellikle Hz. Aişe’ye, kızı Fatıma,damadı Hz. Ali, evladlığı Hz. Zeyd ve hizmetçisi Hz. Enes’e (radıyallahu anhum) varıncaya kadar O’nun yakın çevresindekiler, O’nun ahlakî kemalini övmekte ve O’nun eşsiz bir ahlakî olgunlukta bulunduğunu anlatmaktadırlar.

“Güzel ahlakı tamamlamak için gönderilen” bir peygambere yakışan özellikler, ashabının hayranlığını uyandıracak ve onlara örneklik yapacak bir düzeydeydi. İnsanlara olan ilgisi ve sevgisi, halkın kendisini, öz benliklerinden daha çok sevme neticesini doğurmuştu. Zaten eğitimde ana gaye de bu değil miydi? O, ümmetine ve ashabına karşı bir baba konumundaydı. Hanımları da anne. Ümmet de bu ailenin evladları ve birbirlerinin kardeşleri. O kurduğu ahlakî eğitim sistemi içinde ümmeti bir ailenin sıcak ortamında yetiştirmek istiyordu. Tasavvufta da durum böyledir. O’nun “insanları manen yetiştirip ahlakî olgunluğa erdirme” diye özetleyebileceğimiz “irşad” hizmeti tasavvufun görevidir.

RÛHÎ HAYAT

Tasavvuftaki ruhî hayatın da Hz. Peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) hayatında pek can alıcı örnekleri vardır. O, peygamberlik öncesi Hira mağarasındaki halktan uzak, halvet ve inziva yaşantısıyla vahy-i ilahî’yi alacak, Cebrail’i (aleyhi’s-selam) melek hüviyetiyle görecek ruhî kemale hazırlanıyordu. O’nun hayatının bu devresi, bir takım riyazatlar, ruhî tecribeler ve kainatın yaratıcısını tefekkür gibi iman ve yakîni artırıcı ön hazırlık devresiydi. Mutasavvıflardaki halvet, çile ve erbain hayatı bir bakıma O’nun bu ruhî tecribe dönemiyle benzerlikler arzetmektedir.

Manevî ve ruhî yükselişte kemale ermiş ve -varsa- gelmiş, geçmiş bütün kusur ve hatalarının bağışlandığı Kur’an lisanıyla haber verilmiş bir peygamber olmasına rağmen O, ibadet ve taatta daima en ileri noktada bulunmuş; gece teheccüd namazını, gündüz nafile orucunu ihmal etmemiştir.

Yaşayışı ve hayat tarzı itibariyle zühd ve sadeliği esas aldığından, her devirde, her insanın uygulayabileceği bir hayat modeli sunmuştur insanlığa. İbadette ifrat ve tefritten uzak bir orta yol izlerken, dünya ve dünyaya meyl konusunda zühd yolunu seçmiş, taat ve muamelatta ise azimet ve takvayı önde tutmuştur.

Kurduğu devletin sınırları Arabistan yarımadasını aştığı; ganimet mallarıyla devlet hazinesinin dolup taştığı zamanlarda bile dünyaya ve dünyalıklara ilgi duymamış, zahidane tavrını elden bırakmamıştır. Evinde sıcak bir çorba pişirmeden; ocak kaynamadan hurma ve su ile geçirdiği günlerin sayısı pek çoktur. Hanımları bir ara bu hayata dayanamayarak O’ndan dünyalık talebinde bulundular. O, ayrılmayı bile göze alarak onlara bir aylık bir düşünme süresi verdi. Arkasından nazil olan şu ayet-i kerimeyle onların ALLAH ve Rasûlünü (Sallallahu aleyhi ve sellem) tercih ettiklerini bildirmeleri üzerine onlara döndü:

يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ قُل لِّأَزْوَاجِكَ إِن كُنتُنَّ تُرِدْنَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا وَزِينَتَهَا فَتَعَالَيْنَ أُمَتِّعْكُنَّ وَأُسَرِّحْكُنَّ سَرَاحًا جَمِيلًا

وَإِن كُنتُنَّ تُرِدْنَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَالدَّارَ الْآخِرَةَ فَإِنَّ اللَّهَ أَعَدَّ لِلْمُحْسِنَاتِ مِنكُنَّ أَجْرًا عَظِيمً

“Ey peygamber, hanımlarına de ki: Eğer bu dünya hayatı ve onun zînet ve parlaklığını istiyorsanız, gelin size boşanma bedellerinizi vereyim ve sizi güzellikle salıvereyim. Yok eğer ALLAH’ı ve Peygamber’ini ve ahiret yurdunu arzu ediyorsanız, ALLAH aranızdan iyi olanlara büyük mükafat hazırlamıştır.” (Ahzab/28-29)

Rasûlullah’a (Sallallahu aleyhi ve sellem) göre zühd, helali haram kılmak, ya da malı zayi etmek değildi. Aksine Allah’ın lütfuna kendi elinde olandan fazla güvenmekti. Malıyla bir musîbete uğradığında giden maldan ziyade musibetin sevabı na gönül vermekti.

Hanesi, hane halkının yaşantısı hep mütevazı idi. Süslü, gösterişli, göz kamaştırıcı manzaralardan hoşlanmazdı. Nitekim evini süslü örtülerle donatan kızı Fatıma’nın (radıyallahu anha) evine girmeden geri dönmüş, “süslü yerlerde barınmak bize yakışmaz” buyurmuştu. Eşi Hz. Aişe (radıyallahu anha) validemizin evinin tavanını örtülerle süslediğini görünce ona bunları çıkarttırmıştı.

Yatağı bazan bir kilim parçası, bazan içi hurmalifi dolu bir deri, bazan da hasırdan ibaretti. Nitekim İbn Mes’ûd’un (radıyallahu anh) anlattığına göre bir keresinde hasır üzerine yatan ALLAH Resûlü’nün (Sallallahu aleyhi ve sellem) mübarek vücudunda hasır iz bırakmıştı. Bunun üzerine “Keşke hasırın üzerine de bir şey sersek de, öyle yatsaydınız.” denildiğinde:

“Dünya ile benim ne ilgim var? Onunla ben bir ağaçla, altında bir miktar dinlendikten sonra orayı terk edip giden bir yolcu gibiyiz.” buyurdu.

O’nun zühd ve kanaat mektebinden yetişen nice vali ve idareciler, O’ndan aldıkları zühd dersiyle günde bir dirhemlik masraf standardıyla beldeler ve memleketler idare etmişlerdir. Çünkü hayatını bir dirheme göre tanzim ederek ihtiyaçlarını sınırlayabilen insan, kalan zamanım ulvi bir davaya hasretmek, insanlara hizmete tahsis etmek imkanına sahip olur. Zîra insanda ihtiyaç ve emel duygusu sınırsızdır. Belli bir ölçü ile kayıt altına alınmazsa önüne geçilemez. Bu yüzden ALLAH Rasûlü (Sallallahu aleyhi ve sellem) insanların dünyadaki zarurî ihtiyaçlarını şöyle sınırlamıştı:

“İkamet edilecek bir ev, soğuk ve sıcaktan koruyacak bir elbise, belini doğrultacak birkaç lokma”. Tasavvuf telakkisine “Bir lokma, bir hırka” olarak giren bu ihtiyaç sınırı herhalde bu ve benzeri hadislerden mülhem olmalıdır. Ancak bu hadislerde ve tasavvuf esaslarında tavsiye edilen zühd anlayışının ferdî ve ruhî hayatta söz konusu olduğu toplum için topyekün böyle bir tavsiyenin mevzübahs olmadığını belirtmek gerekir. Ayrıca sünnet-i Peygamberi’nin havaic-i asliyye dediğimiz temel ihtiyaçlara getirdiği sınırlama onları elde etme açısından değil, elde tutma açısındandır.

Kendisinden önce hiçbir kimsede bir arada bulunmamış olan ruhî kuvvet ve sıfatlar, ahlakî vasıf ve zühdî tavırlar, O’nun örnek ve ideal şahsiyetinin temelini oluşturmuştur. Bu sıfatlar, ister ilk zorlu davet zamanlarında olsun, ister Medine’deki hükümet ve devlet başkanlığı ile birlikte yürüyen davet ve irşad zamanında olsun hep O’nun zatî özelliklerini oluşturmuş ve O’nun eşsiz ve mümtaz bir önder olmasını sağlamıştır.

BİSMİHİ TEALA

Ey kardeşim! Tarîkat, hakîkat ve ma‘rifete dahlolunmaz (müdâhale edilmez, karışılmaz). Bu fakîrin girdiği tarîkatta, feyzin menşei kabul edilen ve ismine râbıta denilen hâl; puttur, şeytânîdir… Şerîata aykırı ve şirk denilecek bir husustur.
 
Bu zâtın tarîkata karışılmaz deyip, (sonra da edepsizce) râbıta-i şerifeye dil uzatması, aynen, târikat-hakîkat ve ma‘rifeti inkârdır.
 
Zira bir şeyin, “Mâ yetümmü bihi’ş-şey”i yani tamamlayıcı cüz’ü-parçası olan en büyük rüknünü-esâsını inkâr etmek, o şeyin diğer rükünlerini de inkâr etmektir.
 
Meselâ: Mâlum vakitlerde farz olan namaz, hususî rükünlerden ibârettir. Bu itibarla bir kişi, “Namaz inkâr edilemez ama, namaz içindeki kıyâmın aslı yoktur” demiş olsa, bu adam, namazın aslını, yani tamamını inkâr etmiş olur.
 
Kezâ râbıta-i şerife de, zikir ehli için, namazın kıyâmı gibidir. Zikrin en büyük rüknüdür, özüdür. Bu takdirde râbıtayı inkâr eden, hakîkat ve ma‘rifetin mebde’i (başı-kaynağı) olan âlî tarîkatleri tamamen inkâr edip, bütün ehlüllâhın yüce kapılarından kovulmuş olur!
 
Sapıtmaktan veya saptırılmaktan ALLAH’a (Celle celalühü) sığınırız.
 
Yine herkesin mâlumudur ki, râbıta-i şerife denilen hâl, “pis put” değildir. Zira pis putlara tapanlar kâfirlerdir. Putlara yapageldikleri ibâdetleri de boş ve faydasızdır… Hem inançları, hem de amelleri bâtıldır. Dünya ve âhirette zarar ve ziyan içerisindedirler!
 
Nitekim, bu mânevî iflaslarının neticesi olarak, nasıl perişan vaziyete düştükleri, bir çok yerde anlatılmıştır.

Bu cümleden olarak, Kâzî Beyzâvî (rahmetullahi aleyh) hazretlerinin ve diğer bazı müfessirlerin, “Onlar (yani cinler), Süleyman’a kalelerden, heykellerden, havuzlar kadar (geniş) leğenlerden, sâbit kazanlardan ne dilerse yaparlardı” âyet-i kerimesinin tefsiri esnasında geniş açıklamalar vardır.

Bu açıklamalardan anlaşıldığına göre; bizden önceki ümmetlerden bazıları ibâdethânelerine, geçmiş peygamberlerin (aleyhimü’s-selâm) çektikleri zahmetleri, meşakkatleri, çileleri, sıkıntı ve zorlukları kısacası, karşılaştıkları bütün belâ ve musîbetleri dile getiren ve bunlara rağmen onların, ALLAH’a (Celle celalühü) karşı ibâdetlerini nasıl dosdoğru ve eksiksiz bir şekilde yaptıklarını gösteren sûretlerini tasvîr ederler, resimlerini yaparlardı.

Dolayısıyla bu resimleri birer ibret tablosu ve ALLAH’a (Celle celalühü) kulluk vazifelerini hatırlatan bir vesîle olarak kabul ettiklerini söylerlerdi.

Ancak daha sonra, bazı câhil kimseler bu düşünceyi terk ederek, “Bu resimler kıyâmet gününde bize şefaat etsinler, diye hürmet ve saygı gösteriyoruz; çünkü bunlar, ALLAH (Celle celalühü) indinde şefâatçidirler” demeye başladılar.
 
Zamanla cehâlet, daha da şiddetli bir şekilde artarak, birinci ve ikinci mülâhazaların her ikisi de bozuldu. Yani o düşünceler de terkedildi… Resimleri, heykelleri ma‘bûd olarak kabul etmeye başladılar.
 
Böylece, eşi ve benzeri olmayan, tek ve mutlak ma‘bûd olan ALLAH’a (Celle celalühü) karşı şirklerini açığa vurarak kâfir oldular!
 
Aynü’l-Hakîka fî Râbıtati’t-Tarîka – ŞEYH FEVZİ EFENDİ (Kuddise sırruhu)
 

Gonderen Karasahin
Kategori : Tasavvuf
Tags: , , , ,

Yorumlar (0)

Bismillâhirrahmânirrah

 Dinî kültürümüzde “Üç aylar” adıyla yer etmiş bulunan ve geniş halk kitleleri tarafından özel bir hassasiyet gösterilerek çeşitli ibadetlerle ihya edilegelen aylar konusunda öteden beri spekülatif yorumlar yapıldığı herkesin malumu.

 

Bu yazıda, gerek “Üç aylar” geleneğine karşı çıkan bazı çevrelerin, gerekse bu gelenek konusunda aşırı bir hassasiyet gösterdiği ve bu sebeple bazı bid’at tutumlar sergilediği gözlenen kesimlerin birbirine taban tabana zıt olan bu anlayışları konusunda Sünnet-i seniyye’ye ve Selef-i salihin’in davranışına uygun olan orta yolu tebellür ettirmeye çalışacağız.

 

Sözünü ettiğimiz iki zıt tutumdan ilkini benimseyenler, Üç aylar dediğimiz zaman dilimine herhangi bir özellik tanımanın doğru olmadığını, bu zaman diliminde tutulan oruçların, kılınan namazların ve yapılan diğer ibadetlerin tümüyle bid’at olduğunu ileri sürerken, ikinci grup olarak zikrettiğimiz kesimler, Ramazan ayına girene kadar Receb ve Şaban aylarının tamamını oruçla geçirmeyi ve bu iki aya özgü olduğu kanaatiyle bazı namazlar kılmayı adet haline getirmişlerdir. Bu kesimlerden her birinin, zaman zaman diğerini en ağır şekilde suçlayıcı ve itham edici tavırlar sergilediği de görülmektedir.

 

Bu iki zıt tutumun denge noktasında buluşmasının, muhakkık ulemamızın tercih ettiği görüşlerin esas alınmasıyla mümkün olduğunu düşünüyoruz.

 

Burada hemen bir noktayı belirtelim ki, bu konuyu işlerken özellikle başvuracağımız kaynaklar, diğer Hadis otoriteleri yanında es-Suyûtî, Ali el-Karî, Abdülganî en-Nâblusî, el-Münâvî ve Abdülhayy el-Leknevî gibi Tasavvuf ehli hadis alimlerinin kitapları olacaktır. Bunun sebebi şudur: Tasavvuf ehli ile Hadis alimleri arasında mevcut bulunan ve meşrep farklılığından kaynaklanan görüş ayrılıkları, ihtilaflı meseleler hakkında bu iki zümrenin birbirini taassuba düşmekle ve tarafgirlik yapmakla suçlamasına yol açmakta ve her iki tarafı tatmin edecek orta yol bulunamamaktadır. Bu bakımdan yukarıda isimlerini verdiğimiz Tasavvuf ehli Hadis alimlerinin, bu iki zümre arasındaki ihtilaflı meselelerde verdikleri hükümler objektiflik kriterlerine daha uygun ve insaf ölçülerine daha riayetkâr olması hasebiyle, işaret ettiğimiz ihtilafları –ortadan tamamen kaldıramasa bile– asgariye indirebilecek kıymet ve önemdedir.

 

1- Receb ayı

 

Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Zaman, dönüp dolaşıp Allah Teala’nın gökleri ve yeri yarattığı günkü (ilk) hey’etine kavuştu. Yıl, oniki aydır. Bunlardan dördü haram (aylar)dır ki, üçü peşpeşe gelir. (Bunlar) Zülka’de, Zülhicce ve Muharrem’dir. (Dördüncüsü ise) Cumâdâ (Cumâde’l-ûlâ ve Cumâde’l-âhire) ile Şa’ban arasındaki Receb-i Mudar’dır.”[1]

 

Receb ayının “haram aylar” arasında sayılması ona şüphesiz belli bir özellik kazandırmaktadır. Zira Kur’an’da şöyle buyurulmaktadır: “Gökleri ve yeri yarattığı gündeki yazısına göre Allah katında ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte bu, doğru hesaptır..”[2]

 

Bu ayette zikredilen “haram aylar”, yukarıdaki hadis-i şerifte açıklanmış ve bunlar meyanında Receb ayı da zikredilmiştir.

 

Bu ayette geçen ve mealini “doğru hesap” olarak verdiğimiz “ed-dînu’l-kayyım” ifadesi hakkında el-Beydâvî ve ez-Zemahşerî şöyle demişlerdir: “Yani bu dört ayın haram ay kılınması “ed-dînu’l-kayyım”dır ki bu, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’in (ikisine de selam olsun) dinidir. Araplar da bunu o ikisinden tevarüs etmiştir.”[3]

 

İlk dönem müfessirlerinden Katâde ve el-Ferrâ da, yukarıdaki ayetin devamında geçen “Artık o aylarda nefislerinize zulmetmeyin” ifadesi hakkında şöyle demişlerdir: “Her ne kadar zulmetmek her zaman için yasaklanmış bir şey ise de, bu ayetteki “o aylar” ifadesinden maksat “haram aylar”dır. Kur’an’da bu aylar özellikle zikredilmekle, bu ayları teşrif ve ta’zim olarak onlarda zulüm yasaklanmıştır.”[4]

 

Keza ez-Zemahşerî, yukarıda zikrettiğimiz “Artık o aylarda nefislerinize zulmetmeyin” ifadesinin, haram aylara raci olduğunu söylemiştir.[5]

 

Yine yukarıda ismi geçen Katâde şöyle demiştir: “Haram aylarda amel-i salih işlemenin ecri (diğer aylarda işlenenlere göre) daha büyüktür. Her ne kadar diğer zaman ve durumlarda da zulüm işlemek büyük bir günah ise de, bu aylarda yapılan zulmün günahı daha büyüktür.”[6]

 

“Sana haram ayı, yani onda savaşmayı soruyorlar. De ki: “O ayda savaşmak büyük bir günahtır…”[7] ayetindeki “haram ay” tabirinden maksadın Receb ayı olduğunu el-Beğavî gibi müfessirler söylemişlerdir.[8]

 

Hasılı yukarıdaki ayette, haram aylara hürmet göstermeye ve bu aylarda günah işlememeye dikkat etmeye teşvik vardır.[9] Receb ayı da bunlardan olduğuna göre, bu aya da hürmet göstermeli, onda günah işlememeye ve ne şekilde ve kime karşı olursa olsun zulmetmemeye dikkat göstermelidir.

 

Receb ayının fazileti hakkında söylenmesi gerekenler bunlardan ibaret değildir. İbn Hacer, “Tebyînu’l-Aceb bimâ Verede fî Fadli Receb” adlı eserinde Receb ayının fazileti ile ilgili rivayetleri bir araya toplamış ve şöyle demiştir: “Receb ayının fazileti ve bu ayın tümünde veya bir kısmında oruç tutma ile ilgili rivayetler, bir kısmı zayıf, diğer kısmı uydurma olmak üzere iki kısımdır.”[10]

 

Enes b. Mâlik (r.a)’den şöyle rivayet edilmiştir: “Receb ayı girdiğinde Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle derdi: “Allahım! Receb ve Şaban’ı bize mübarek kıl ve bizi Ramazan’a ulaştır.”[11] Her ne kadar senedinde zayıflık var ise de bu hadis, Receb ayının fazileti hakkında rivayet edilenler içinde itimada en fazla şayan olandır. İbn Hacer, yukarıda zikrettiğimiz eserinde bu hadisi, Receb ayı hakkında varid olan zayıf rivayetler meyanında zikretmiştir.

 

Halk arasında meşhur olan, “Receb Allah’ın ayıdır; Şaban benim ayımdır; Ramazan ise ümmetimin ayıdır” şeklindeki hadis, el-Hasanu’l-Basrî’nin, aradaki sahabî raviyi atlayarak doğrudan Hz. Peygamber (s.a.v)’den aktardığı bir rivayettir ki, Hadis Usulü’nde böyle rivayetlere “mürsel” denir. Hadis imamları, el-Hasanu’l-Basrî’nin mürsel rivayetlerinin zayıf olduğunu söylemişlerdir.

 

Aynı hadisin mürsel olmayan bir diğer varyantı daha vardır. Enes b. Mâlik (r.a) kanalıyla gelen bu rivayet de zayıftır.[12]

 

Receb ayına mahsus ibadetler

 

Birtakım takvim yaprakları ve ehil kimseler tarafından yazılmamış olan “Namaz Hocası”, “Dua Kitabı” türünden kitaplar vasıtasıyla halk arasında Receb ayına mahsus namaz, oruç, sadaka ve umre ibadetleri bulunduğunu anlatan birçok rivayete rastlanmaktadır. Şimdi bunların durumlarını ele alalım:

 

Receb ayının ilk gecesi veya herhangi bir gecesi belli bir namaz kılmaya teşvik eden hadisler uydurmadır.[13]

 

Regaib ve Miraç gecelerine mahsus ibadetler

 

Receb ayının ilk cuma gecesi –ki “Regaib Kandili” olarak anılmaktadır– belli bir namaz kılmaya teşvik eden hadisler arasında da Hz. Peygamber (s.a.v)’den sağlam tariklerle gelen bir rivayet yoktur.[14]

 

Keza Receb ayının 27. gecesi olduğu kabul edilen Miraç gecesi yapılan ibadetler konusundaki rivayetlerin durumu da böyledir. Esasen bu gecenin zamanı hakkında ihtilaf vardır. Bu gecenin Receb’in 27′sinde olduğunu söyleyenlerin yanısıra Rebiü’l-evvel’de, Rebiü’l-âhir’de, Zü’l-hicce’de ve Şevval’de, hatta Ramazan’da olduğu da söylenmiştir. Ulemadan bazıları Receb’in 27′sinde olduğunu söyleyen görüşü kuvvetli bulmuşlardır.[15]

 

Bu geceye mahsus herhangi bir ibadet sahih olarak nakledilmiş değildir. Bununla birlikte el-Leknevî şöyle demiştir: “Şu halde Receb ayının 27. gecesinin ve dahi Miraç hadisesinin vukuu hakkında ileri sürülen diğer gecelerin, çok ibadet edilerek ihya edilmesi müstehaptır. Bu gecenin nasıl ihya edileceği ise kulun isteğine bırakılmıştır. Bu konuda nakledilen hadisler arasında itimada şayan olanı yoktur; bunların hepsi uydurmadır. Aynı şekilde bu geceyi takip eden günün de oruçlu geçirilmesi müstehaptır. Bu gün tutulacak oruç hakkında gelen rivayetler de sahih değildir…”[16]

 

Aynı şekilde Receb ayında, bu aya mahsus özel bir oruç tutmanın faziletine dair de ne Hz. Peygamber (s.a.v)’den, ne de Sahabe’den (Allah onlardan razı olsun) gelmiş sahih bir rivayet yoktur.[17]

 

Bu konuda sahih olarak Tabiun’un büyüklerinden Ebû Kılâbe’nin şöyle bir sözü nakledilmiştir: “Cennet’te, Receb ayında oruç tutanlara mahsus bir köşk vardır.” el-Beyhakî bu söz hakkında şöyle der: “Ebû Kılâbe Tabiun’un büyüklerindendir ve onun gibi birisi böyle bir sözü, kendisinden öncekilerden gelen bir nakil olmaksızın söylemez.”[18]

 

Bununla birlikte Hz. Peygamber (s.a.v)’den, “haram aylar”da oruç tutmaya teşvik eden sahih rivayetler nakledilmiştir. Ebû Dâvûd ve İbn Mâce tarafından nakledilen bu rivayetlere istinaden Sahabe ve Selef’ten İbn Ömer (r.a), el-Hasanu’l-Basrî ve Ebû İshak es-Sebî’î gibi bu ayda oruç tutan kimselerin varlığı bilinmektedir.[19]

 

Ancak bu durum, Receb ayının tümünde oruç tutmanın faziletini ifade etmez. Zira Sahabe’den İbn Abbâs ve İbn Ömer (r.anhumâ), Receb ayının bazı günlerinde oruç tutmuş, bazı günlerinde ise tutmamışlardır.[20]

 

Müçtehid İmamlar’dan Ahmed b. Hanbel, Receb ayının tümünü oruçlu geçirmeyi hoş karşılamamış ve bu aydan bir-iki günü oruçsuz geçirmeyi uygun bulmuştur. İmam eş-Şâfi’î de –Ramazan dışında– sadece Receb ayının baştan sona oruçlu geçirilmesini mekruh saymış ve nafile olarak bu ay yanında –Şaban ayı gibi– bir diğer ayı da oruçlu geçirmeyi teşvik etmiştir.[21] Keza Süfyân es-Sevrî de şöyle demiştir: “Haram aylarda oruç tutmak bana sevimli gelir.”[22]

 

Böylece anlaşılmış olmaktadır ki, doğru olan, Receb ayının tümünü oruçlu geçirmektense, bir-iki gün oruç tutmamaktır. Eğer bu ayın tümünde oruç tutulacaksa, Şaban ayı veya haram aylar gibi başka aylarda da aynı şekilde bütün ayı oruçlu geçirmek teşvik edilmiştir.

 

Receb ayının, haram ayların en üstünü ve hayır ve bereketlerin anahtarı olduğu, bunun için de bu ayı boş geçirmenin uygun olmadığı belirtilmiştir. Ancak bu ayda tutulacak oruçların ve kılınacak namazların, bu aya mahsus olarak Sünnet’te belirtilmiş ibadetler olmadığı bilinmelidir.

 

2- Şaban ayı

 

Üsâme b. Zeyd (r.a) şöyle demiştir: “Resulullah (s.a.v), Şaban ayında tuttuğu orucu hiçbir ayda tutmadı. Kendisine, “Ya Resulallah! Senin, Şaban ayında tuttuğun orucu başka bir ayda tutmadığını gördüm” dedim. Şöyle buyurdu: “Şaban, Receb ile Ramazan arasında insanların gafil bulunduğu ve amellerin, alemlerin Rabbi olan Allah azze ve celle’ye yükseldiği aydır. Ben de amelimin (Allah Teala’ya) oruçlu olduğum halde yükselmesini seviyorum.”[23]

 

Şaban ayının özelliği hakkındaki bu hadis, bu aya –tıpkı Efendimiz (s.a.v)’in yaptığı gibi– özel bir önem atfetmemiz için yeterlidir. Dolayısıyla bu ayı da ihya etmeye gayret göstermeli ve hadiste işaret edilen gaflete düşmemeliyiz. Peki bu ayı nasıl ihya etmeliyiz?

 

Şaban ayına mahsus ibadetler

 

Hz. Aişe (r.anha) validemiz, -tıpkı yukarıdaki rivayette geçtiği gibi- Hz. Peygamber (s.a.v)’in, Şaban ayında tuttuğu orucu Ramazan ayı hariç başka bir ayda tutmadığını söylemiştir.[24]

 

Bu ayın 15. gecesi olan Berat gecesi hakkında da sağlam rivayetler bulunmaktadır. Bunlardan birisinde Hz. Peygamber (s.a.v)’in şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Muhakkak ki Allah Teala Şaban ayının ortası gecesi dünya semasına iner ve Benû Kelb kabilesinin koyunlarının tüyleri adedinden daha fazla sayıda insanı(n günahlarını) bağışlar.”[25]

 

İbn Mâce’nin Ebû Mûsâ el-Eş’arî (r.a)’den rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Şaban ayının ortası gecesi olunca gece namaza kalkın, o gecenin gündüzünde de oruç tutun. Zira Allah Teala o gece güneş batınca dünya semasına iner ve ta ki güneş doğana kadar “Bağışlanma dileyen yok mu, mağfiret edeyim? Rızık isteyen yok mu, rızık vereyim? (Bir derde) mübtela olan yok mu, afiyet vereyim?…” buyurur.”[26]

 

Ayrıca bu konuda Hz. Ebû Bekir, Hz. Ali, İbn Ömer, Ebû Sa’lebe, Osman b. Ebi’l-Âs ve Mu’âz b. Cebel (Allah hepsinden razı olsun) gibi sahabîlerden gelen rivayetler de mevcuttur. Her ne kadar bu rivayetlerin bazılarının senedlerinde birtakım kusurlar bulunsa da, tümü bir arada değerlendirildiğinde bu mecmuadan sıhhat hasıl olur.[27] Kaldı ki, bunlar arasında sened itibariyle herhangi bir kusur taşımayanlar, yani sahih olanlar da mevcuttur.[28]

 

Bu gecenin fazileti sebebiyle Tabiun’dan Hâlid b. Ma’dân, Mekhûl ve Lokmân b. Âmir gibi büyük zevat bu geceyi ihya etmeye büyük ehemmiyet verirlerdi.[29] Ancak bu konuda onların davranışını onaylamayıp, bu gecenin ihyasının bid’at olduğunu söyleyenler de vardır. Atâ, İbn Ebî Müleyke ve Hicaz ulemasının ekseriyetinin tutumu böyledir.[30]

 

İbn Receb şöyle der: “Şu halde mü’minin, bu gece Allah Teala’yı zikretmesi, günahlarının bağışlanması, kusurlarının örtülmesi ve sıkıntılarının giderilmesi için dua ile iştigal etmesi ve bunları yapmadan önce tevbe etmesi uygun olur.”[31]

 

el-Leknevî de, yukarıda işaret ettiğimiz hadislerin sıhhat-zaaf durumu hakkında ulemanın ihtilaf ettiğini belirttikten sonra şöyle der: “Bu konuda, İbn Hacer el-Mekkî’nin “el-Îzâh ve’l-Beyân”da ayrıntılarıyla zikrettiği üzere el-Beyhakî ve daha başkaları tarafından nakledilmiş başka rivayetler de mevcuttur. Bu hadisler Hz. Peygamber (s.a.v)’in bu gece ibadet ve duayı artırdığını, kabirleri ziyaret ederek ölüler için dua ettiğini göstermektedir. Bu konudaki kavlî ve fiilî hadislerin toplamından, bu gece çokça ibadet etmenin müstehap olduğu anlaşılır.”[32]

 

Berat gecesine mahsus ibadetler

 

Berat gecesi muhtelif rek’atlarda ve muhtelif sureler okunmak suretiyle kılınacak bazı namazlar olduğu, “İhyâu Ulûmi’d-Dîn”, “Gunyetu’t-Tâlibîn” ve “Kûtu’l-Kulûb” gibi eserlerde zikredilmiş ise de, hadis otoriteleri bu namazların Sünnet’ten bir esasa dayanmadığını belirtmişlerdir.

 

el-Leknevî bu konuda şöyle der: “Kişi bu gece isterse namaz kılar, isterse diğer ibadetlerle meşgul olur. Ne miktarda ve nasıl namaz kılacağı kişiye bırakılmıştır; yeter ki Hz. Peygamber (s.a.v)’in sarahaten veya işareten men etmediği şekilde olsun.”

 

Daha sonra “İhyâu Ulûmi’d-Dîn”den, bu gece kılınacak namazın keyfiyeti konusunda bir nakilde bulunur ve şunları söyler: “Daha önce de birkaç kere belirttiğimiz gibi, bu türlü namazların “İhyâu Ulûmi’d-Dîn”, “Kûtu’l-Kulûb” ve “Gunyetu’t-Tâlibîn” gibi Sufiyye’ye ait kitaplarda zikredilmiş olmasına itibar edilmez. el-Irâkî, “Tahrîcu Ahâdisi’l-İhyâ”da, “Şabanın ortası gecesi namazı hakkındaki rivayet batıldır” demiştir.”[33]

 

el-Leknevî daha sonra da bu geceye mahsus olduğu söylenen muhtelif namazlardan bahseden bir kısım rivayetler zikreder ve bunların aslının olmadığını söyler.

 

Sonuç

 

“Üç aylar” olarak bildiğimiz Receb, Şaban ve Ramazan aylarından, Ramazan ayı ve bu ayda idrak ettiğimiz Kadir gecesi üzerinde ayrıca durmaya gerek görmedik. Zira Ramazan ayının ve Kadir gecesinin fazileti hakkındaki deliller, burada ayrıca bahsetmeye ihtiyaç duymayacak kadar güçlü ve kesindir.

 

Bu sebeple biz burada sadece Receb ve Şaban ayları üzerinde –kısaca– durmaya çalıştık. Vardığımız sonuç odur ki, bu ayların gerek kendileri ve gerekse bu aylarda bulunan bazı gecelere özel bir önem vermenin herhangi bir sakıncası yoktur. Bu aylarda ve onlarda bulunan mübarek gecelerde oruç tutmanın, namaz kılmanın ve sair ibadetlerle meşgul olmanın müstehap olduğunu da görmüş bulunuyoruz. Ancak bunu yaparken, hakkında sahih hadis bulunmayan özel ibadet türlerini, Sünnet’le sabit olmuş gibi değerlendirmemeye dikkat etmek gerekir. Bunlar arasında zayıf bazı rivayetlerde yer alanlarla amel ederken de, amellerin faziletleri konusunda zayıf hadisle amel edilebileceğini söyleyen ulemanın bu görüşünü iyi kavramak gerekir. Onun için burada bu nokta hakkında da kısa bir malumat arz ederek yazıyı bitirelim:

 

Ulema, amellerin faziletleri konusunda zayıf hadislerle amel edilebileceğini söylerken şu hususların göz önünde bulundurulması gerektiğini de belirtmişlerdir:

 

1- Bu türlü rivayetlerin Hz. Peygamber (s.a.v)’in hadisi olarak sabit olmadığını bilmek.

 

2- Rivayetin zaafının şiddetli olmaması. Yani senedinde yalancı veya yalancılıkla itham edilmiş, yahut rivayetlerinde çok hata yapan bir ravinin bulunmaması.

 

3- Zayıf hadise dayanarak amel edilen hususun, Şer’î asıllara aykırı olmaması.[34]

 

Burada şu hususun da bilinmesinde fayda görüyoruz: Zayıf hadisle amel edilip edilemeyeceği konusunda ulema arasında ihtilaf vardır. Bir kısım ulema, zayıf hadisle hiçbir konuda kesinlikle amel edilemeyeceğini, bir kısım ulema, her konuda kesinlikle amel edilebileceğini söylerken, çoğunluğu teşkil eden alimler, helal-haram gibi “ahkâm” konusunda değil de, faziletler konusunda bu türlü hadislerle amel edilebileceğini söylemişlerdir. Ancak burada, yukarıda zikrettiğimiz üç hususun göz önünde bulundurulması gerektiğini de eklemişlerdir.[35]

 

 

 

——————————————————————————–

 

DİPNOTLAR

 

[1] el-Buhârî, “Tefsir”, 9; “Bed’u'l-halk”, 3; Müslim, “Kasâme”, 29; Ebû Dâvûd, “Menâsik”, 67; Ahmed b. Hanbel, “el-Müsned”, V, 37, 73.

 

[2] 9/et-Tevbe, 36.

 

[3] “el-Keşşâf”, II, 261; “Tefsîru’l-Beydâvî” (Şeyhzâde haşiyesi ile birlikte), II, 432.

 

[4] Ebû Hayyân, “el-Bahru’l-Muhît”, V, 415.

 

[5] “el-Keşşâf”, a.y.

 

[6] et-Taberî, “Câmiu’l-Beyân”, VI, 366.

 

[7] 2/el-Bakara, 217.

 

[8] “Tefsîru’l-Beğavî”, I, 190.

 

[9] en-Nâblûsî, “Fedâilu’ş-Şuhûr ve’l-Eyyâm”, 22.

 

[10] Bkz. el-Leknevî, “el-Âsâru’l-Merfû’a”, 58-9.

 

[11] Ebû Nu’aym, “Hilyetu’l-Evliyâ”da ve ed-Deylemî, “Müsnedu’l-Firdevs”te rivayet etmişlerdir. Ancak isnadında zayıflık vardır. Bkz. el-Münâvî, “Feydu’l-Kadîr”, IV, 18.

 

[12] İbnu’l-Kayyım, “el-Menâru’l-Münîf”, 95.

 

[13] Ali el-Karî, “el-Masnû’”, 259; el-Leknevî, “el-Âsâru’l-Merfû’a”, 58 vd.; eş-Şevkânî, “el-Fevâidu’l-Mecmû’a”, 47.

 

[14] İbn Receb, “Letâifu’l-Ma’ârif”, 131.

 

[15] el-Kastallânî, “el-Mevâhibu’l-Ledünniyye”, I, 274-5.

 

[16] el-Leknevî, a.g.e., 77.

 

[17] İbn Receb, a.g.e., a.y.

 

[18] İbn Receb, a.g.e., a.y.

 

[19] İbn Receb, a.g.e., a.y.

 

[20] İbn Receb, a.g.e., 132.

 

[21] İbn Receb, a.g.e., a.y.

 

[22] İbn Receb, a.g.e., 131.

 

[23] en-Nesâî, “Sıyâm”, 70.

 

[24] el-Buhârî, “Savm”, 39, 53; “Libâs”, 43; “Rikâk”, 18; Müslim, “Müsâfirûn”, 215, 220, 221; “Sıyâm”, 58, 177; et-Tirmizî, “Kuble”, 13; İbn Mâce, “Zühd”, 28; Ahmed b. Hanbel, “el-Müsned”, II, 231, 350, 496…

 

[25] et-Tirmizî, “Savm”, 38; İbn Mâce, “İkâme”, 191; Ahmed b. Hanbel, “el-Müsned”, VI, 238.

 

[26] İbn Mâce, “İkâme”, 191.

 

Bu rivayetlerde zikredilen “Allah Teala’nın dünya semasına inmesi” konusu, yukarıdan aşağıya inmek olarak anlaşılmamalıdır. Burada ya Allah Teala’nın, rivayette geçtiği gibi nida eden bir melek göndermesi mecazen anlatılmakta veya Allah Teala’nın, rahmet ve rızık kapılarını sonuna kadar açtığı ifade edilmektedir.

 

[27] İbn Ebî Asım, “Kitâbu’s-Sünne”, 222-4.

 

Bu gecenin fazileti konusunda el-Kevserî merhum da “Makâlât”ında (60-4) müstakil bir makale kaleme almıştır.

 

[28] Bu rivayetlerin topluca zikri için bkz. es-Sehâvî, “el-Ecvibetu’l-Mardıyye”, I, 325 vd.

 

[29] İbn Receb, a.g.e., 152.

 

[30] İbn Receb, a.g.e., 152-3.

 

[31] İbn Receb, a.g.e., 154.

 

[32] el-Leknevî, a.g.e., 81.

 

[33] el-Leknevî, a.g.e., 82.

 

[34] es-Sehâvî, “el-Kavlu’l-Bedî’”, 363 vd.

 

[35] es-Sehâvî, a.g.e., 365.

http://www.ebubekirsifil.com/index.php?sayfa=detay&tur=makale&no=10