medreseli

Soru:  Arkadaşlar arasında her hafta hadis okuyoruz…… Okuduğumuz hadis kitablarında bazen içinden çıkamadığımız hadislere denk geliyoruz. Mesela bir keresinde peygamber efendimizin ‘’sağlıklı kişilerin yanına hasta olanları yaklaştırmayın’’ hadisi şerifini okuduk. Konuyu müzakere ederken bir kardeşimiz peygamber efendimizin cüzamlılarla beraber oturup yemek yediğini söyleyerek bu hadisin doğru olamayacağını iddia etti. İçimizden bazıları da hz. Ömer’in şama gittiğinde şehirde veba hastalığının olduğunu duyunca şama gitmekten vaz geçtiğini söyleyerek itiraz ettiler ve tartışma çıktı.. Bizim de kafamız karıştı……….Birbirine zıt hadisleri nasıl anlamamız gerekir?

BİSMİHİ TEÂLÂ

Öncelikle tercüme hadis kitablarından sadece hadislerin metinlerini okuyarak tartışmanız doğru bir şey değildir. Zira hadis külliyatımız içinde birbiri ile tearuz eden (birbiri ile çelişen) hadisler bulunmaktadır. Usul uleması birbiri ile tearuz halinde olan hadisler hakkında farklı metotlar uygulamıştır. Usul ilmini bilmeyenlerin meseleyi tartışmaları cidalleşmeyi ortaya çıkarır ve Müslümanlar arasında ki uhuvveti ortadan kaldırır. Birbiri ile tearuz halindeki hadislerin şerhlerini okumadan hüküm verilmesi de meselenin farklı bir boyutudur.  Zira hadis, usulü hadis ve fıkıh bilgisi olmadan resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) birbiri ile tearuz (birbiri ile çelişen) eden hadislerinden neyi kastettiğini anlamamız mümkün değildir. Zira her mezhebin hadisleri almaları veya ret etmeleri hususunda usulleri bulunmakta, bir mezhebin kabul ettiğini bir hadisi, diğer bir mezheb kabul etmeye bilmektedir. Ayrıca,  mesela Hanefi mezhebi’nin son dönem usülcüleri kendilerinden önceki usülcülerin aksine bir görüş ile fıkıh bilgisi olmayan sahabelerin hadislerini fıkhi konularda kabul etmemektedir. Bunun en bariz örneklerinden birisi Ebu Hureyre’nin (radıyallahu anh) rivayet ettiği ‘’ Musarrât’’ hadisidir. Zira Ebu Hureyre (radıyallahu anh) her ne kadar en çok hadis rivayet eden sahabi olsa da, fıkıh bilgisi ile teberrüz eden bir sahabi değildir. Ancak bu durum Hz. Ebu Hureyre’ye (radıyallahu anh) has bir şey de değildir. İmam-ı Leknevi (rahmetullahi aleyh) bu hususta: ‘’ Eğer hadis rivayet eden sahabi dört halife, dört Abdullah (Abdullah ibn-i Ömer, Abdullah ibn-i Abbas, Abdullah ibn-i Mes’ud ve Abdullah ibn-i Zübeyr’’radıyallahu anhum’’), ve diğer müctehidlerden birisi ise, hadis kıyasa takdim edilir. Şayet Ebu Hureyre, Salmanı Farisi ve Enes b. Malik (radıyallahu anhum)  gibi fakihlikleri ile değil de adaletleri ile biliniyorlarsa, bu durumda rivayeti, ancak re’y kapısını kapatıyorsa terk edilir. Aksi takdir de hadis, kıyasa takdim edilir. Musarrât hadisinde olduğu gibi.’’ (1) derken, İmam-ı Serahsi (rahmetullahi aleyh) ise, meselenin farklı bir boyutuna işaret ederek: ‘’Ebu Hureyre’yi (radıyallahu anh) hafife almaktan ALLAH’a (Celle celalühü) sığınırız. Çünkü o, adalet, hıfz ve zabtıyla öncelikli bir yere sahiptir.’’  (2) demektedir. (3)

 Sorunuzda ki hadislere gelince, bu gibi hadisler ‘’sirayet’’ hadisleri olarak bilinmektedir. Ulema bu hadislerde tearuzun (çelişkinin) bulunmadığını bildirmektedir. Zira resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) bu gibi sakındırmamaya yönelik hadislerle bir kısım hastalıkların (hemen) sirayet etmeyeceğini, sakındırmaya yönelik olanlarla ise de sirayet edebileceğini öğretmek istemiştir. Nitekim İbn-i Abbas’tan (radıyallahu anhuma) gelen bir rivayette

 

لَا عَدْوَى وَلَا طِيَرَةَ وَلَا هَامَةَ وَلَا صَفَرَ

 

’’ Hiçbir hastalığın bulaşıcılığı (sirayeti) yoktur, uğursuzluk yoktur, baykuş (ötmesinin tesiri) yoktur, safer (ayının uğursuzluğu) yoktur.’’ (4) bu manayı desteklemektedir. Hatta bazen resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) her hastalığın bulaşıcı olmadığını göstermek amacıyla bazı hastalar ile oturup yemek yemiştir.

 

أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَخَذَ بِيَدِ مَجْذُومٍ فَأَدْخَلَهُ مَعَهُ فِي الْقَصْعَةِ ثُمَّ قَالَ كُلْ بِسْمِ اللَّهِ ثِقَةً بِاللَّهِ وَتَوَكُّلًا عَلَيْهِ

 

 

’’ Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) cüzzam hastası olan birinin elinden tutarak, onunla beraber elini yemek tabağına uzatmış ve (besmele ile ALLAH’a (Celle celalühü) güvenerek, ALLAH’a (Celle celalühü) dayanarak benimle beraber ye) demiştir.’’ (5) rivayeti bunu beyan etmek içindir. Aynı şekilde Hz. Aişe’den (radıyallahu anha) gelen

 

كَانَ لِي مَوْلًى مَجْذُومٌ ، فَكَانَ يَنَامُ عَلَى فِرَاشِي ، وَيَأْكُلُ فِي صِحَافِي ، وَلَوْ كَانَ عَاشَ كَانَ بَقِي عَلَى ذَلِكَ

 

 

’’ Benim cüzzamlı bir kölem vardı. O (bazen)benim yatağımda yatar, benim yemek yediğim tabaktan yemek yerdi. Şayet o (bu gün) yaşasaydı bu şekilde devam ederdi.’’ (6) rivayeti bunu desteklemektedir. Bu gibi hadis-i şerifler bazı hastalıkların bir anda insanlara bulaşmayacağını (sirayet etmeyeceğini) haber vermektedir. Ancak bununla beraber resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) insanları hem cüzzam hastalığına, hem de diğer hastalıklara karşı uyarmaktadır.

 

فر من المجذوم كفرارك من الأسد

 

’’ Cüzzam hastasından aslandan kaçar gibi kaç’’ (7) rivayeti ile aynı manada ki ‘’ Sakif kabilesinden biat için gelen heyetin içerisin de cüzamlı birisinin olduğunu öğrenince ‘’ sen geri dön, biz senin biatını aldık’’ şeklinde haber göndermiştir.’’ (8) rivayeti ile insanları cüzzam hastalığına karşı uyarırken

 

لَا يُورِدُ مُمْرِضٌ عَلَى مُصِحٍّ

 

’’ Hastaları sıhhatli olanların yanına yaklaştırma (yın)’’ (9) rivayeti ile de bütün hastalıklara karşı insanları uyarmaktadır. Buraya kadar olan kısımdan iti tane temel sonuç çıkmaktadır.

1) Ulema bu hadisler arasında tenakuzun (zıtlığın) bulunmadığı hususunda icma etmiştir. Zira ‘’ hiçbir hastalığın bulaşması (sirayet etmesi) yoktur,uğursuzluk yoktur…..’’ hadis-i şerifinden kastedilmek istenen şey, zamanın cahiliye toplumu hastalık ve topallık gibi hadiselerin doğal olduğuna inanıyorlar, ancak bu gibi hastalıkların ALLAH’ın (Celle celalühü) dilemesi ve yaratması ile meydana geldiğine inanmıyorlardı. Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘’Hastalığın bulaşması yoktur…..’’ buyurmak suretiyle bu hastalıkların ALLAH’ın (Celle celalühü) dilemesiyle meydana geldiğini insanlara öğretiyordu. Bunun içindir ki resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) hadisin sonunda ‘’ ilk hastalığı kim meydana getirdi?’’ (10) diye sormuştur. Cüzamlıya yaklaşmayın hadis-i şerifinden kasıt ise,  İslâm’ın ‘’sedd-i zerai’’ (kötülüklerin engellenmesi) prensibinden dolayıdır. Zira hasta olan insanlara karışmak, onlarla oturmak kişinin hastalanmasına ve hastalığın diğer insanlara bulaşmasına sebeb olur. Bununla beraber hastalıkların insanlara bulaşması hastalığı yaratanın ALLAH (Celle celalühü) olduğuna inanmamak gerek insanın itikad noktasın da, gerekse toplumun sağlığı noktasın da büyük zararlara yol açacaktır. Bunun için resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘’cüzzamlıdan kaçın’’ buyurarak insanları bu gibi mahzurlardan kaçınmalarını emretmiştir.

2) Modern tıp, cüzzam mikrobunun bulaşmasının her insanda bulunması gereken doğal bağışıklık sisteminin bulunmaması sebebiyle insanabulaştığını ortaya koymuştur. Her insanda bulunması gereken bu doğal bağışıklık sisteminin olmamasının irsi olması, doğal bağışıklık sistemi olan yetişkin insanlara cüzzam hastalığının bulaşmaması da aynı şekil de tıp’ın ortaya çıkardığı şeylerdir. Cüzzam hastalığının, cüzzam hastası ile uzun süreli oturmalarda, hastalığın yaydığı pis havanın teneffüs edilmesi sonucu bulaştığı da tıp’ın ortaya koyduğu şeylerdir. Yakın zamana kadar batı dünyası cüzzam hastalarını lanetli sayarak, bu hastaları toplumdan tecrit ve sürgün ederek ve ateşle yakarak öldürürken, resullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) 1400kusur sene önceden bu hastalığa yakalanan insanların topluma kazandırılması gerektiğini göstermiştir.

Cumhur ulema bu gibi hadisler arasın da tearuz ve nesh olmadığı için, bu hadislerin cem edilmesi gerektiği hususunda müttefiktir. İmam-ı Nevevi (rahmetullahi aleyh) hadsilerin cem edilmesi hususunda ‘’ Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) (hastalığın bulaşması yoktur, uğursuzluk yoktur…’’hadis-i şerifiyle cahiliye’nin hastalıkların ve sakatlıkların doğal olduğu inancını yıkarak, bu hastalıkların ALLAH’ın (Celle celalühü) dilemesi ve yaratması sonucu olduğunu, ‘’ Hastaları sıhhatli olanlara yaklaştırma(yın) hadis-i şerifiyle de bvu hastalıklardan sünnettullah gereği bir zarar gelebileceğini, bu zararlardan sakınmak gerektiğini, meydana gelecek zararın da ALLAH’ın (Celle celalühü) dilemesi ve yaratmasıyla geleceği hususunda insanları irşad etmiştir. (11)

 Resulullah (Sallallahu aleyhi ve selem) ‘’cüzzamlı hastadan kaçın’’ buyurması, cüzzam hastasının gerek beden gerekse sıhhat yönünden kendisinden sağlıklı insanları görerek üzülmesini ve kalbinin kırılmasını engellemek içindir. Zira cüzzam hastası, sağlıklı birini gördüğü zamankendi bedenindeki olumsuzluklardan dolayı üzüntü ve mahcubiyet duygusuna kapılabilir. Nitekim

 لَا تُدِيمُوا النَّظَرَ إِلَى الْمَجْذُومِينَ

 

’’ Cüzzamlı birine devamlı surette bakmayın’’ (12) şeklinde ki emri bu manadan dolayıdır. Veya ‘’hastalığın bulaşması yoktur….’’ Hadis-i şerifinden maksat, hasta ile ilgilenen ve oturan kişinin kendisini psikolojik olarak hazırlaması gerektiği kastedilmiş olabilir. Zira cüzzam hastası ile oturan, onula yemek yiyen kişi kendi kendine ‘’ bu hastalıktan korkmama gerek yok, hastalık bulaşmaz’’ şeklinde kendi kendine telkin verdiğin de psikolojik olarak kendisini hazırlaması ve hastalıktan korkmaması gerektiği düşüncesi insanda oluşabilir. Bu, batıl itikadı olan birisinin kendi kendine batıl itikadların doğru olmadığı şeklinde ki telkini ile, bu hastalıktan kendisini kurtarmasına benzer. Cüzzamı biri ile oturan, yemek yiyen kişi de bu şekilde kendi kendine telkini ile morali yükselir ve hastalığın bulaşmayacağı düşüncesi kişide oluşabilir. (13)

Veya ‘’ cüzamlıdan kaçın’’ emrinden maksat, hastalığın bulaşması olarak değil de, ‘’kaçın’’ emrinden kasıt hastadan uzak durulması gerektiğidir. Zira cüzzam hastalığının, hasta ile uzun müddet aynı ortamda bulunmak suretiyle hastalığın verdiği pis havanın teneffüs edilmesi sonucu bulaştığı düşünülürse, hastadan uzak durulması gerektiği aşikârdır. Dolayısıyla cüzzam hastasından uzak durulmaması halin de, aynı ortam ve pis havanın teneffüs edilmesi suretiyle hastalık sıhhatli birine, ondan da diğer insanlara bulaşmak suretiyle hastalık yayılır. Bu İbn-i Kuteybe’nin de (rahmetullahi aleyh) tercih ettiği görüştür. Kendisi bu konuda ‘’ cüzzam hastalığı, hastalığın yaydığı pis havanın teneffüs edilmesi ile şiddetlenir. Öyle ki, cüzzam hastası ile uzun müddet bir arada bulunan, onunla yatan kişi hastalanır. Böylece hastalık kadından erkeğe, erkekten kadına, oğuldan babaya bulaşmak suretiyle yayılır ve çoğalır. Bundan dolayıdır ki, doktorlar cüzzam hastası ile uzun müddet aynı havayı teneffüs etmeyi yasaklar. Bu hastalığın bulaşmak suretiyle yayılması olarak değil, hastalığın pis hava ve kokunun tesiri ile yayılması olarak kabul edilir. Zira o kokuyu teneffüs eden biri hastalanır.’’ (14)

 Hz. Ömer’in (radıyallahu anh) Şam’a giderken, Şam da Veba hastalığının olduğunu duyması ile Şam’a gitmeyi ret etmesi de aynı sebeblerden dolayıdır. Yani hastalığın yayılmasını engellemek ve hastalığın ALLAH’ın (Celle celalühü) dilemesi olmadan yayılmayacağı inancını yerleştirmek içindir. Nitekim İmam-ı Beyheki (rahmetullahi aleyh): ‘’ Resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘’ hastalığın sirayet etmesi yoktur’’ buyurduğu sabittir. Ancak bununla cahiliye’nin hastalığın yayılmasını ALLAH’tan (Celle celalühü) başkasının fiiline bağlama inançlarına dikkat çekmeyi murat etmiştir. ALLAH (Celle celalühü) bu gibi hastalarla uzun müddet bir arada bulunulduğun da hastalığın yayılacağını sünnetullah olarak takdir etmiştir. Bunun içindir ki, resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘’ hasta olanları sıhhatli olanlara yaklaştırma(yın)’’ ve veba hastalığı hakkında da ‘’ kim bir yerde veba hastalığının olduğunu duyarsa oraya gitmesin’’ buyurmuştur. Zira aksi halde hastalığın yayılacağı ALLAH’ın (Celle celalühü) takdiridir.’’ (15) demek suretiyle meseleyi izah etmiştir.

Yararlanılan kaynaklar

(1) Muhammed laknevi, Fevatıhu’r-rehamut c: 2 sh: 171,175

(2) Serahsi, usulu’s-serahsi, c: 1 sh: 341

(3) Hadisler arasında ki tearuzun giderilmesi hususunda takip edilen metod hakkın da bilgi için http://makalat.net/hadisler-arasindaki-ihtilafin-giderilmesinde-takip-edilen-metod.html

(4) Süneni İbn-i Mace, kitabu’t-tıb hadis no: 3539

(5) Süneni Tirmizi, cüzamlı ile beraber yemek babı hadis no: 1817 (resulullah’ın ‘’ Sallallahu aleyhi ve sellem’’ cüzzamlı kişinin elinden tutması ve beraber yemek yemesi, hoşlanılmayan durumlara karşı sabır ve metanet gösteren ve kaza ile kader sahasında iradesini terk eden kişiye karşı bir örnektir.)

(6) Musannıfu ibn-i ebi şeybe, cüzzamlıyla yemek babı hadis no: 25029

(7) Camiu’l ehadis, hadis no: 14665

(8) Musannifi ibn-i Ebi şeybe, hadis no: 26934 ‘’İmam-ı Nevevi ‘’rahmetullahi aleyh) cüzzam hastalığına dair muhtelif hadisler gelmiştir. Bu hadiste (cüzzamlıdan kaç) sahihtir. İlim ehli bu hadisler arasında bir nesh durumu bulunmadığını söylemiştir. Cüzamlıdan kaçma emri vucubiyet için olmayıp bir müstehablık ve hastalıklara karşı tedbir amaçlı bir uyarı mahiyetindedir demiştir.’’

(9) Sahihi Müslim, sirayet yoktur babı, hadis no: 2221)

(10) Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘’ Hastalığın sirayeti yoktur, uğursuzluk yoktur……’’ buyurduktan sonra bir sahabi ‘’ ya resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) benim develerimin arasında uyuz bir deve var. Ondan diğerlerine bulaşır diye korkuyorum’’ demesine karşılık bu cevabı vermiştir.

(11) Nevevi, şerhi sahihi Müslim, c: 14 sh: 176, 179

 (12) Süneni ibn-i mace, kitabu’t-tıp, hadis no: 3543

 (13) İbn-i Hacer Askalani, Fethu’l bari bi şerhi sahihi’l Buhari, c: 10 sh: 160

 (14) İbn-i Hacer Askalani, Fethu’l bari bi şerhi sahihi’l Buhari, c: 10 sh: 160

 (15) Beyheki, Ma’rifetu’s-sünenü ve’l âsâr, c: 11 sh:455 ve Sahihu İbn-i Hibban c: 12 sh: 482,484

BİSMİHİ TEALA

Soru: Kadın sesi dinlemek caiz midir? Dinlediğimiz müziğin türüne göre cevaz değişir mi? (Örnek: tasavvuf musikisine eşlik eden bir kadın sesi veya ilahi söyleyen bir kadın sesi gibi)

Cevap:

Peygamberimizin zamanında mescidde ve başka yerlerde kadınlar, erkeklerin yanında konuşurlardı. O (s.a.) hicret ederken kadınlar ve çocuklar musikî eşliğinde karşılama yapmışlardı.

Bayram günlerinde Hz. Peygamber’in evinde ve onun yanında genç kızlar, Hz. Aişe’ye sesli ve tefli müzik dinletmişlerdi. Kadının sesinin ve musikînin haram olduğuna dair sahih ve kesin bir delil (dinî açıklama) yoktur. Kadın olsun erkek olsun müzik icra ettiğinde bunu dinleyenler kendilerine bakmalıdırlar; kötü, olumsuz bir etkilenme bulunmadıkça dinlemelerinde sakınca yoktur.

(Kadın şarkıcı dinlemek caiz midir?)

Tenkit:

Fetvanın tahliline geçerken ilk iş olarak Hayrettin hocanın mesnet edindiği hususları tespit edelim:

1. Peygamberimiz zamanında kadınların erkeklerin yanında konuşması.

2. Hicret ederken kadınların musikî eşliğinde Peygamberimizi karşılaması.

3. Bayram günlerinde Hz. Peygamberin evinde ve onun yanında genç kızların Hz. Ayşe’ye sesli ve tefli müzik dinletmesi.

4. Kadın sesinin ve musikînin haram olduğuna dair sahih ve kesin bir delil (dinî açıklama) bulunmaması.

Bu dört madde hoca efendinin fetvada kullandığı mesnetleri teşkil ediyor. Hoca efendi bunları sıraladıktan sonra fetvasına geçiyor ve kadından müzik dinlemenin hükmünün onu dinlerken insanın içinde yaşadığı duygulara bağlı olduğunu söylüyor. Buna göre hoca efendinin fetvası, kadının musikîsinin, içinde olumsuz etkilere yol açmıyorsa caiz, açıyorsa caiz olmadığını gösteriyor.

Fetvanın gerekçelerini gözden geçirirken üç çeşit hatayla karşılaştığımızı söyleyebiliriz. Bunları mantık, usul ve bilgi hataları olarak tasnif edebiliriz. Hoca efendinin göze çarpan mantık hatası, fetvasında gözlemlediğimiz tutarsızlıklar da yatıyor. Hoca efendi, -birinci ve dördüncü maddelerde- kadından şarkı dinleme meselesini normal kadının sesi ve genel musikî bağlamında ele alıyor.

Kadının erkeklerin yanında konuşmasıyla şarkı söylemesi arasında önemli farklar bulunduğu ve bunların aynı hükme tabi olmayacağı hususu gayet açıktır. Bunlar, biri diğerinin yerine kullanılabilecek veya birinin cevazıyla diğerinin cevazına hükmedilebilecek türden müşterek konular değildir. Kadından müzik dinlemenin hükmü, ne normal şartlarda kadının sesinin hükmüyle açıklanabilir, ne de normal musikînin hükmüyle açıklanabilir. Nitekim Ehl-i sünnet imamları, çoğunluk belli şartlarda kadının sesinin avret olmadığına hükmettiği halde, kadından şarkı dinlemenin caiz olmadığında ittifak etmişlerdir.

Zaten hoca efendi de bundan tatmin olmamış olacak ki, başka deliller aramış ve ikinci ve üçüncü maddelerde meseleyi, asr-ı saadet döneminde kadınların musikî icra etmesine dayandırmış. İşte hoca efendinin, biri usul diğeri bilgi yanlışı olmak üzere ikinci ve üçüncü hataları da bu iki maddede kendini gösteriyor.

Hoca efendinin ikinci maddede zikrettiği kadınların musikî eşliğinde Peygamberimizi karşılamasıyla ilgili rivayetler günümüz şarkıcı kadınları dinlemenin cevazına mesnet olarak kullanılabilecek rivayetler değildir. Hoca efendi söz konusu rivayetlerde geçen “cevarî, velâid, imâ, kaynât” gibi kelimeleri, genel olarak “kadınlar” diye tercüme etmekle ciddi bir usul hatası yapmıştır. Buna bilgi hatası demiyorum; çünkü hoca efendi bu gibi kelimelerin yaygın olarak hür olmayan kadınlar için kullanıldığını pek ala bilir. Burada aslında bir muğalatadan da söz edilebilir. Yani bir delili kapsam alanı dışında işletmeye çalışmak gibi bir mantık hatasından söz edebiliriz.

Hür kadınlarla cariyeler arasında –mahremiyet hükümleri başta olmak üzere- önemli hüküm farklılıkları bulunduğu ve üzerinde konuştuğumuz konu da bu farklılığın tebellür ettiği konulardan biri olduğu halde hoca efendinin böyle bir tercüme hatasına düşmesi ihmale yorulabilecek türden değildir. Bir de söz konusu rivayetlerin haram-helal, cevaz-adem-i cevaz gibi ahkam meselelerine malzeme olarak kullanılması vehameti ciddi boyutlara taşıyor.

Gerekçede zikredilen hadiseyle ilgili rivayetlerin tedkikine gelince, Hz. Peygamber efendimiz (.) Hz. Ebubekir (r.a) ile birlikte Medine’ye teşrif ettiklerinde, Medine’de bulunan Müslümanların kendilerini nasıl karşıladığına dair ilgili rivayetlerde çeşitli ifadeler vardır. Bazı rivayetlerde Medineli bazı cariyelerin (imâ) çıkıp “Muhammed geldi, Muhammed geldi” diye seslendikleri, bazılarında çocukların (ğılmân) ve hizmetçilerin (hüddem) “Muhammed geldi, Allahü ekber” diye sevinç çığlıkları attıkları nakledilmiştir. İbn-i Hacer’in ifadesiyle, Hakim’in tahriç ettiği bir rivayette de, Medine’den Benî Neccâr sülalesinin cariyelerinin çıkıp def çalarak “bizler Benî Neccar’ın cariyeleriyiz, Muhammed ne güzel komşudur!” dedikleri bildirilmiştir. Aynı hadisi anlatan başka bir rivayette de Medineli cariyelerin (velâid) çıkıp meşhur Talea’l-Bedru’yu söyledikleri nakledilmektedir.

Görüldüğü gibi rivayetlerde sevinç çığlıkları atan veya def çalıp kaside okuyan kimseler küçük çocuklarla cariyelerdir. Bu rivayetlerden birincisi Buharî tarafından tahric edilmiştir. Bu rivayet sahih olmakla birlikte cariyelerin def çalıp kaside söylediğine dair bir ifade içermemektedir. İkinci rivayet de Buharî’nin rivayetinin farklı bir varyantıdır. Bu rivayette def ve kasideden söz edilmediği gibi bağıranların kadın olduğuna dair bir ifade de yoktur.

Kadınların kaside/şiir söylediğini bildiren rivayetler ise üçüncü ve dördüncü rivayetlerdir. Dördüncü rivayet İbn-i Hacer’in de temas ettiği gibi munkatıdır, usul açısından ahkama mesned olamaz. Üçüncü rivayet yine İbn-i Hacer’in ifadesiyle Hakim tarafından Şeyhayn’ın şartına uygun olarak tahriç edilmiştir. Fakat ben Hakim’in el-Müstedrek’inde böyle bir hadise rastlayamadım. Muhtemelen, -İbn-i Hacer’in sehvi mevzu bahis değilse- el-Müstedrek’in İbn-i Hacer’in elinde mevcut başka nüshasında böyle bir rivayet olabilir.

Üçüncü rivayeti Hakim’in tahriç ettiğini tespit edemesem de aynı rivayetin başkaları tarafından tahriç edildiği sabittir. Bu rivayetlerin bir kısmında Neccar oğullarından cariyelerin (cevârî/kaynât) hicret sırasında kaside söylediği, bazılarında da Medine’de bir düğün sırasında kaside söylediği (İbn-i Mace, 1899) ve Peygamberimizin onlara dua ettiği nakledilmektedir ki, anılan rivayetler makbuldür. Fakat bu rivayetlerin hemen hepsinde def çalıp kaside söyleyen kızların cariye oldukları açıkça ifade edilmektedir. Bunun gibi üçüncü maddede Hz. Aişe’nin, Peygamberimizin yanında kasidelerini dinlediği kadınlar da (câriye/kaynât) birer cariyedir. Burada da hoca efendi aynı usul hatasını tekrar etmiş ve cariyelerle ilgili bir rivayeti günümüz kadın şarkıcıları için mesnet kabul etmiştir.

Burada ısrarla, konumuzla ilgili rivayetlerde geçen asr-ı saadet cariyelerinin hür kadınlar şeklinde anlaşılmasının hatalı ve ciddi bir kavram kargaşasına sebebiyet verdiğini söylüyoruz. Bundaki ısrarımız, aslında fetvanın tek dayanağı olan bu rivayetlerdeki “cevârî” ve “kaynât” gibi kelimelerin yaygın kullanımını ve asr-ı saadet dönemi Arap toplumunda hâkim sosyal ve kültürel ortamı hesaba kattığımız içindir. Bu kelimeler, yaygın kullanımı itibarıyla bilinen kadın köleler anlamına gelir. Ayrıca kaynât kelimesi, çoğunluk şarkıcı cariyelere kullanılır. Cevârî kelimesi, -hocanın istidlaline temel kabul ettiği gibi- bazen “yeni ergen olmuş genç kız” manasında kullanılsa da, bu, o dönemin sosyal ve kültürel koşulları dikkate alındığında gündeme getirilebilecek bir ihtimal değildir.

Hocanın bir diğer hatası bilgi eksikliği olarak dördüncü maddede karşımıza çıkıyor. Burada hoca efendi, kadının sesinin ve musikînin haram oluşuna dair sahih ve katî bir delilin olmadığını söylemekle doğrusu işi karambole getirmeye çalışıyor. Şöyle ki, soru kadının musikî icra etmesiyle alakalı olduğu halde, hoca efendi burada kadının sesinin veya genel musikînin hükmünden bahsediyor. Şimdi hocanın bu cümlesini hızlıca okuyan biri, buradan, kadının şarkı söylemesinin haram olduğuna dair güçlü bir delil olmadığı zehabına çok rahat kapılabilir.

Dolayısıyla bağlamı hesaba katılarak bu ifadelerin kadının şarkı söylemesiyle alakalı olduğunu düşünmek hoca efendiye haksızlık anlamına gelmeyecektir. Şu halde hoca efendi çalgıcı kadınları (muğanniyât/kaynât) ve çalgı aletlerini (meazif/melâhî) yeren, onların kullanımını nehy eden ve ahir zamanda şarkıcı kadınları dinlemenin mübah kabul edileceğini bildirerek bu tutumu zemmeden onlarca sahih hadisi gözden kaçırmış olmalıdır.

Evet, doğrusu burada içim rahat değil, hoca efendi bu rivayetleri görmemiş olamaz. Kaldı ki, sadece kadının sesinden ve sadece musikiden söz ederek seçme ifadeler kullanması, onun bu gibi rivayetlerin pekâlâ farkında olduğunu gösteriyor. Ama hocanın farkında olmadığı –ya da farkında olmak istemediği- bir şey var ki o da, günümüz şarkıcı kadınların Neccâr oğullarının cariyeleriyle değil, işte zemmedilen bu sonuncu kadınlarla/müğanniyâtla ilişkilendirilmesi gerektiğidir.

Fetvanın can alıcı noktasını teşkil eden son cümlede hüküm kişilerin kendi inisiyatifine bırakılıyor ve dikkat edilirse burada kadın erkek arasında bir fark görülmüyor. Ayrıca “olumsuz etkilenmek” nedir? Bu da havada duruyor. Haram helal gibi bir hükmün böyle şahıstan şahısa değişebilen ve açık kriterlere istinad etmeyen bir hale/duyguya bağlanması da usul açısından hatalıdır. Çünkü usul-i fıkıh da hükme illet olduğu iddia edilen şeyin zahir ve standart/munzabıt olması gerekir.

Konunun teorik boyutu bir tarafa, bu fetvanın pratiğinde de ciddi belirsizlikler var. Acaba olumsuz yönde etkilenmekten maksat, şarkı söyleyen kadınla cima hayalleri kurmak mıdır? Yoksa dinleyen kişinin kalbinin ona meyledip, şarkıcıya karşı sıcak duygular hissetmesi midir? Veya söyleyen kadın ya da erkek olsun, şarkı dinlediğimizde içimizde en ufak bir kıpırtı veya farklı çağrışımların oluşması mı kastediliyor?

Eğer sonuncusu kastediliyor ise, fetvayı böyle bir kayda bağlamakla kadından musikî dinlemeye cevaz vermemek arasında bir fark yoktur. Zira özellikle bir kadın şarkıcı dinleyip de en ufak bir duygu ve çağrışıma kapılmayacak kimse nadirattandır ki, fıkıhta nadirata itibar yoktur.

Eğer ikinci şık kastediliyorsa, kadın şarkıcı dinleyip de böyle bir duyguya kapılmamak da zordur. Zira kadın şarkıcılara hayranlık duyan, meşhur şarkıcılara âşık olan gençlerin sayısı yüz binlerle ölçülmektedir. Çoğunluk insanlar böyle bir duyguya kapılabilir, içlerinde o kimseye karşı bir sevgi oluşur.

Eğer birinci şık kast ediliyorsa, bu azınlıktır ve fetvada böyle bir kesimi hesaba katmak bir dereceye kadar makuldür; ama böyle bir ölçünün hocanın elindeki delili nedir. Elverir ki, hocanın onu da açıklaması gerekirdi. Peki şimdi hoca efendi hangi şıkkı kastetmiştir ve bu fetvayı okuyan kişi neye göre hareket edecektir. Şunu anlamak için kehanete gerek yoktur ki, çoğunluk insanlar burada olumsuz etkiden birinci şıkkı anlayacaktır. Çünkü memleketimizde çirkin addedilen bu şıktır. Kötü duygular dendiğinde insanların zihninde hemen bu durum canlanacaktır. Toplumumuz maalesef ikinci şıkkın kötü ve gayr-i ahlakî olduğunu düşünemeyecek kadar dejenere olmuş vaziyettedir. Şu halde burada belirsiz bir ölçü getirmek suretiyle insanları yanıltmak vardır.

Ayrıca sonunda hükmün getirilip insanların kendi takdirlerine bırakıldığı fetvalar şöyle bir paradoksa yol açıyor. Kadın şarkıcıyı dinlediği halde kalbine kötü bir şey gelmeyecek olan kişi zaten iyi bir zahid olmalıdır. Böyle bir kimsenin müzikle ilgili bir sorusu da olmaz. Dolayısıyla böyle bir fetvanın anlamı yoktur. Eğer bir insan aksine kadın şarkıcıyı dinleyip de olumsuz yönde etkilenecek kadar kendine sahip olamayan biriyse, aynı adamın bizim verdiğimiz fetvaya binaen çekinip müzik dinlemeyeceğini nasıl bekleyebiliriz? Bu durumda da verdiğimiz fetva uygulama açısından hiçbir kıymet ifade etmez ki yine anlamsız demektir.

Fetvanın bir başka yanıltıcı tarafı, bir insan baştan kötü etkileneceğini bilmiyorsa bu durumda kadından musikî dinlemesine cevaz veriyoruz, demektir. İş böyle olunca da bir amelin hükmü o amelin yapılmasına bağlanmış oluyor. Oysa amelin yapılıp yapılmaması için hükmünün önceden bilinmesi ve ona göre yapılıp yapılamayacağına karar verilmesi gerekir. Peki aynı kimse dinledikten sonra kötü duygu hissettiğini fark etse bu durumda ne olacak?

Verilen fetvaya göre bu kimsenin başından beri musikî dinlemesi haram olmuş olacak. Bu durumda o haramın vebalini kim üstlenecek?

Sonuç olarak Hayrettin Karaman hoca efendinin mezkur fetvası, gerek istidlal mantığı, gerekse iftâ ve içtihat usûlü açısından tutarsızlıklar arz etmektedir. Ayrıca konuyla ilgili rivayetler ve bu rivayetlerin tahlil ve izahları hakkında yeterli araştırma yapılmadığı, kısa yoldan arzulanan sonuca varılmak istendiği gözlenmektedir. Üstelik milyonlarca Müslümanı ilgilendiren ve haram-helal çerçevesine giren bir konunun, böyle düz mantık işlemleriyle çözümlenmeye çalışılması, iftâ ve irşad makamında olan büyüklerimizin taşıdığı sorumluluk ve ciddiyetin ne boyutlarda olduğunu göstermesi bakımında esef vericidir.

Ahkâmü’l-Avrati ve’n-Nazar, s. 105.

Fethu’l-Bârî, c. 7, s. 7.

en-Nihaye fi Garîbi’l-Eser, c. 4. s. 118.

Lisânü’l-Arab, c. 14, s. 143; es-Seâlibî, Kitabü Fıkhi’l-Lüğa, s. 93.

Sahih-i Buharî, 5590; Hakim, el-Müstedrek, 8572; Müsned-i Ahmed bin Hanbel, 22285.

Ahmet Turan – Daru-l Hikme

Gonderen Karasahin
Kategori : Fıkıh
Tags: , , , , , , , , ,

Yorumlar (0)

BİSMİHİ TEALAGünümüz de kullanılan ‘’hile’’ (aldatma, tuzak kurma) terimi ile ‘’hiyle-i şer’iyye’’ kavram ve mahiyet olarak bir değildir. ‘’Hiyle’’ Arapça da aldatmak veya tuzak kurmak manasında olmayıp, meselenin çözümünü ve çaresini bulmak manasındadır. Çıkış yolu anlamında olan mahreç kelimesi hilyenin muradifi olarak kullanılmıştır. Hile-i şer’iyye mükellefin tasarruflarını zahiren fıkha uygun hale getirmektir. Karşılaşılan güçlüğü çözmeye vesile olan işleme ‘’Muamele-i şer’iyye’’ denilir. Ancak günümüzde kelimelerin birbirine yakın olmasından dolayı ‘’hile’’ olarak şöhret bulmuştur. Meseleyi bir misal ile anlatmak gerekirse.

 

Bir adam kızgınlıkla ‘’Karımla ramazan günü öğlen vaktin de cinsi münasebette bulunmazsam benden üçten dokuza boş olsun’’ diye yemin ederse ne olur?

Hanefi fukahasına göre o adam ramazan günü sefere çıkar ve şartını yerine getirir. Bu sayede mesele çözülmüş olur. İşte bu tür bir çözüm ‘’hiyle-i şer’iyye’’ olarak tanımlanmıştır.

Bazı ulema; hile-i şer’iyye usulünü, ”Zaruret iddiasıyla haramların mübah sayılmasını azaltmak ve insanların zahir olan islâmi hükümleri çiğnemelerini önlemek” için kullanmışlardır. Hile-i şer’iyye muamelesi daha çok yemin, talak ve alış veriş gibi meselelerde uyğulanmıştır.