BİSMİHİ TEALA

 İslâm dini insanların çevrelerine yük olmadan gerek şahsının, gerek aile fertlerinin ve gerekse bakmakla yükümlü olduğu kişilerin maişetlerini temin etmelerini ana görev olarak belirlemiştir. Bununla beraber farklı sebeblerden dolayı insanların çevresinde ki insanlarla yardımlaşma içerisine girmesi kaçınılmaz olmaktadır. Bundan dolayıdır ki, İslâm insanların birbirleri ile yardımlaşlasını emretmiş, ve bu yardımlaşmanın bir çeşiti olan borçlanmayı da meşru olarak kabul etmiştir. Hatta ‘‘ Bir malı (parayı) ödünç olarak vermek, sadaka olarak vermekten daha hayırlıdır‘‘ prensibiyle ödünç vermeyi teşvik dahi etmiştir. Ancak, ödünç vermeyi teşvik etmesine rağmen, zaruri bir durum yokken ödünç almayı teşvik etmeyip bilakis zaruretsiz ödünç almanın karşısında olmuştur.

 İnsanın nafakasını temin etmesi, iş kurması, ev alması veya hastalıktan dolayı tedavi olması haricin de borç alması islâmın temel prensibleri ile bağdaşmaz. Zira gereksiz borçlanma, insanın çevresine yük olmasından öte, insanın hem dünyasını hem de ahiretini olumsuz yönden etkileme sebebidir. Nitekim resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘‘ Huzur içerisinde yaşarken, borçlanma sebebiyle nefislerinizi tedirğin etmeyin.‘‘ (Mecmau’z-zevaid, c:4 sh:126) hadisi şerifiyle bunu ifade etmektedir. Zira borçlanma insan hayatını etkileyen bir husustur. Özellikle günümüzde borçlanma pek çok dezavantaji beraberinde getirmektedir. Mesela:

 1) Borç, insanın kafasını devamlı meşgul, kalbi ise tedirgin eder. Zira  borçlanma insanı devamlı yalan söyleyen, verdiği sözleri tutamayan biri haline getirir. Devamlı yalan söylemek ve verdiği sözleri yerine getirememek kişinin islâmi şahsiyetini ayaklar altına almak demektir. Bunun yanında ahiret hayatına zarar verir. Nitekim resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem):

 

لا تشتروا بالدين فانه ينقص من الدين والحسب

 

‘‘ (Gereksiz olarak) borçlanarak (bir şeyi) satın almayın. Zira borçlanma dindarlığı ve şahsiyeti noksanlaştırır.‘‘ (Keşfü’l hafa, c:2 hadis no: 3000) buyurmak suretiyle buna işaret etmektedir.

İnsan elinde para olmadan borç yapmak suretiyle alışveriş yaptığı zaman karşılığın da mutlaka bir şeyi kefil göstermesi gerekir. Bu bazen insan, bazen gayrı menkul, bazen de farklı şeyler olur. Bir müslüman borçlandığı zaman genellikle muhatabı onun müslüman olduğunu düşünerek kendisini aldatmayacağına inanarak borç verir. Bu durumda borç alan dinini aldığı borça karşı kefil olarak göstermiş olur. Nitekim

 

لا تشتروا بالدين فإن اشتريتم ضمنتم ما اشتريتم بالدين

” Borçla bir şey almayın. Zira borçla bir şey aldığınız da dininizi aldığınız şeye kefil yaparsınız.” (Abdurrezzak, musannef, hadis no: 15124) hadis-i şerifi buna işaret etmektedir.

 2) Özellikle günümüzde bir çok madde de yapılmakta olan taksitli alış verişler insanları israf ve lükse yöneltmesinin yanın da faizli sistemin meşruliyetine de onay vermek manasına gelmektedir. Zira taksitlendirme demek faiz ekonomisini desteklemek demektir. Dolayısıyla ‘‘ Bir şeye sebeb olan o şeyi yapan gibidir‘‘ mecelle maddesinden dolayı, faizli sistemi desteklemek insanların haram işlemelerine sebeb olmaktadır.

 3) Bunun yanında Türkiye gibi ekonomisini faizli sisteme göre idare eden yerlerde enflasyon kaçılınmaz olduğundan, para olarak alınan borç tamam olarak ödense de, paranın kaybettiği değer göz önüne alınırsa alacaklı olanın hakkı tamamen ödenmemiş olur ki, bu da ALLAH (Celle celalühü) için borç verenin zarara uğramasına sebeb olur.

 4) Borçlanmanın bir diğer önemli sorunlarından birisi de, gerek işsiz kalma, hastalanma, veya iflas gibi sebeblerden ötürü borçunu ödeyememe durumudur. Ve  bu durum da bir insanın aniden ölmesi durumun da aldığı borçlanın ödenememesi, borçun ortada kalmasına sebeb olabilir. Bu ise ahiret âhkamı açısından insanın hüsranına sebeb olabilir. Nitekim nass’ların ifade ettiğine göre İslâm açısından çok yüksek mertebe olan şehidlik halinde bile kul hakkı olan borçun ödenmemesi vebalini düşürmez. Bu durum da kişi Cennetlik olsa dahi varisleri tarafından ödenmedikçe ruhu hapsedilir. Nitekim Tirmizi’nin Hz. Ebu Hureyre’den (radıyallahu anh) rivayet ettiği hadis-i şerifte:

 

نَفْسُ الْمُؤْمِنِ مُعَلَّقَةٌ بِدَيْنِهِ حَتَّى يُقْضَى عَنْهُ

 

‘‘ (Ölen) mü’min‘in ruhu, zimmetinde ki borç ödeninceye kadar borçluluğundan dolayı tutukludur.‘‘ (Tirmizi, 998) denilmektedir. İmam-ı Suyuti (rahmetullahi aleyh)  hadiste ki tutukluluğun borçlu ölen bir mü’min’in borcu ödeninceye kadar Cennet’te ki makamından alıkonulacağını şeklinde izah ederken, El-Iraki (rahmetullahi aleyh) ise borçlu ölen bir mü’min’in borçu ödeninceye kadar Cennetlik veya Cehennemlik hükmü verilemiyeceği şeklinde izah etmektedir.

 Borçlu olmanın insanı üzdüğü, haramlara düşmesine sebeb olduğu, faizli sisteme destek olduğu ve ahiret hayatın da mutluluğuna enğel olduğu düşünüldüğün de resulullah‘ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) dua’ların da borçtan ALLAH’a (Celle celalühü) sığınmasının hikmeti daha iyi anlaşılmaktadır. Bunun yanın da bir hadis’lerinde de borç ile kafirliği eşit tutarak ikisinden de ALLAH’a (Celle celalühü) sığındığını duyan birisinin ‘‘ Ya resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) kafirliği borça eşit mi tutuyorsunuz?‘‘ şeklin de ki sorusuna ‘‘ Evet‘‘ (eşit tutuyorum) (Nesei, c:8, 264) şeklin de cevap vermesi zaruret olmadıkça borçlanılmaması gerektiğini ifade etmektedir.

 Bütün  bunlar düşünüldüğün de zaruret olarak kabul edilen nafakanın temini, ev alma veya tedavi gibi zaruretler haricinde gereksiz olarak borçlanmaların islâm tarafından güzel karşılanmayacağı anlaşılmaktadır. Bu ölcülere göre borçlanmanın güzel görülmediği durumlar diğer insanlara yük olanacağı şeklinde anlaşılmaktadır. Ve resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘‘ولا تكونوا كلا على الناس‘‘ (İnsanlara yük olmayın) (Kenzu‘l ummal, 6334) buyurarak insanlara yük olunmamasını istemiştir.

 

BİSMİHİ TEALA

Günümüz Müslümanlarının temel sorunlarından bir tanesi de hangi ilimler farz hangileri farz değil sorunudur. Müctehid imamlar (rahmetullahi aleyhim) ilmi tarif ederlerken ‘’ malûm olanın olduğu hal üzere bilinmesine ilim denir.’’ (Nesefi, Bahrû’l kelam sh:15) tarifini esas almışlardır. Resulullah’ta (Sallallahu aleyhi ve sellem) şer’i ilimleri üç esas üzere tarif etmektedir: الْعِلْمُ ثَلاَثَةٌ فَمَا وَرَاءَ ذَلِكَ فَهُوَ فَضْلٌ آيَةٌ مُحْكَمَةٌ أَوْ سُنَّةٌ قَائِمَةٌ أَوْ فَرِيضَةٌ عَادِلَةٌ ’’ İlim üç kısımdır. Bunun dışında kalanlar fazilettir. ALLAH’ın (Celle celalühü) muhkem emirleri, nesh olmamış sünnet, (kitab ve sünneten çıkarılmış) şer’i hükümler.’’ (İbn-i Mace, hadis no: 54) Resululah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) tarif ettiği esaslar üzerine düşünüldüğü zaman müslümanın öğrenmesi gereken ilimlerin hangileri olduğu anlaşılmaktadır. Bundan dolayı bu ilimlerin önceliği hususunda her hangi birinin tercih hakkı bulunamaz. İnsan önce kendisine farz olan bu ilimleri tahsil edecek, bundan sonra sosyal durumuna göre diğer ilimlere bakılacaktır.

 İmam-ı Şafii (rahmetullahi aleyh) ilimlerin tasnifi esnasın da iki tasnife yer vermektedir. ‘’ Birincisi umumi ilimdir. Bu sınıfa dâhil olan ilim ALLAH’ın (Celle celalühü) kitabın da nass olarak veya genellikle müslümanlar arasında bulunmaktadır. Bu ilim nesilden nesile tevatür yoluyla aktarılmıştır. Bunda nakil veya vucûb bakımından Müslümanlar arasında ihtilaf bulunmamaktadır. Bu ilim tevatürle gelmiştir. Bundan dolayı bu umumi ilimde, haber bakımından yanlışlığın, te’vilin, ihtilafın olması mümkün değildir.

 İlmin ikinci kısmı ise: hakların da ne kur’a-ı kerim’de nass bulunmayan ve bunların subûtu sünnet ile de sabit olmayan fer’i hükümlerdir. Bununla beraber eğer bu hükümlerden biri hakkında sünnetten bir şey bulunsa, bu yine de has haberlerden olup umumi ilimlerin arasına girmez. Ve bu kısım ilim de te’vil ve kıyas mümkündür.’’ (Risale, mad: 961,968)

 Dolayısıyla farz olan ilimler ve farz-ı kifaye olan ilimler bu tasnife göre değer kazanır. Farz olan ilimlerin tahsili hususun da, her mükellef bunların tahsilinde mazeret belirmeden kolaylıkla bunları tahsil edebilir.  Bu konu da her hangi bir mazeret kabul edilemez. Farz-ı kifaye ilimler ise, ulemanın şer’i delilleri esas almak suretiyle ortaya koydukları fer’i meselelerdir.

 İnsanlar ilmi üç yol ile tahsil ederler.

 1) Haberi sadık: Bu da ya ALlAH’ın (Celle celalühü) indirdiği bir vahiy veya insanların peygamber’den (Sallallahu aleyhi ve sellem) duyduklarını birbirlerine naklettikleri bilgilerdir ki, buna genel olarak haber denilmektedir. Haber, mütevatir haber ve haberi resul olmak üzere iki kısımdır.  

 2) İnsanların duyu organları vasıtasıyla öğrendikleri ilim.

 3) Akıl yürütme ile öğrendikleri ilim. ( Muhammed pezdevi, ehl-i sünnet akaidi, sh: 9)

 İslâm’da ilim ya insanların dünyevi ve uhrevi maslahatlarını celbetmek veya Zaralarını def etmek gayesine dayanır. Nitekim İmam-ı Gazali (rahmetullahi aleyh) maslahat izah derken şöyle demektedir.

 ‘’ Menfaatleri celp ve zararları defetmek, hakkın gayesini ve maksatlarını elde etmede halkın faydası demektir. Biz maslahat sözü ile şeriatın gayesini korumayı kast ediyoruz. Şeriatın insanlardan korunmasını istediği maslahat beş tanedir. İnsanların dinlerini, canlarını, akıllarını, nesillerini ve mallarını korumak. Bu beş aslın korunmasına yardımcı olan her şey maslahat, bunların ortadan kaldırılmasına sebeb olan her şey ise mefsedettir. Ve bunların ortadan kaldırılması maslahattır. Bu beş aslın korunması zaruriyyat mertebesindedir.’’  (el mustasfa, c:1 sh: 286,287)

 Burhaneddin ez Zernuci (rahmetullahi aleyh) ilmin faziletlerinden söz ederken ‘’ İslâm dini ilim dinidir. Dünya üzerinde ilk defa okuma yazma seferberliğini kur’an-ı kerim yapmıştır. Resulullah’a (Sallallahu aleyhi ve sellem) ALLAH (Celle celalühü) tarafından gönderilen ilk vahyin, ilk ayeti ‘’ oku ‘’ diye başlamaktadır. Daha sonra ki ayeti kerime de ise ilmin bizzat ALLAH (Celle celalühü) tarafından levh-i mahfuzda öğretildiği ifade edilmektedir…….. Okuma yazmayı insanoğluna Cebrail (aleyhi’s-selam) vasıtası ile o öğretmiştir. Bundan dolayı müslümanın birinci derecede ki görevi, ilim öğrenmek ve yazı yazmak ile kendini cehalet karanlığından kurtarmaktır.’’ (Ta’lim’ül müteallim, sh: 28)

 Hanefi fakihlerine göre, bulûğ çağına gelen her erkek ve kadının ilim öğrenmeleri farz-ı ayn’dır. Burada akla ilk gelen soru şudur: ‘’ Her türlü ilmi öğrenmek farz mıdır?’’ Burhaneddin ez zarnuci (rahmetullahi aleyh) bu konuda şunları demektedir. ‘’ Bil ki, her ilmi elde etmek, her Müslüman üzerine farz değildir. Her Müslüman üzerine ‘’ilmihal’’ bilgisini elde etmek farzdır. Nitekim şöyle denilmiştir: ‘’ İlimlerin en üstünü ilmihal bilgisidir, amellerin en üstünü de bulunduğun hali muhafaza etmektir. Hangi durum da olursa olsun, bulunduğu halde, meydana gelen işlerle ilgili bilgileri edinmek her müslümana farzdır.’’ (Ta’lim’ül müteallim, sh:9)

 Ancak burada bir parantez açmak gerekirse, özellikle günümüzde Müslümanları tehdit altında bırakan birçok ideolojik bilgi çöplüğün de içerisin de bulunurken, öğrenilmesi gereken farz olan ilmi sadece ‘’ilmihal’’ ile sınırlandırmak mümkün olmasa gerektir. Müslüman, çevre kültürünün etkisi altın da bulunurken, itikadı durumunu tehlikeye sokacak birçok tehlikeli fikirler ortada cirit atarken, sadece abdest, namaz v.s gibi ilmihal bilgileri farzdır diye ortalıklarda dolaşmak müslümana yakışan bir durum değildir. Zira farz olan ilmihal bilgisi içerisine itikadına zarar verecek ideolojik akımlara karşı olan ilimleri öğrenmekte günümüzde zaruridir. Ancak günümüzde yazılan ilmihallerin hiç birisin de sosyalizm, komünizm, liberalizm, kapitalizm v.s gibi müslümanın öğrenmesi gereken ideolojik akımlarla ilgili bir şeyi bulmak pek kolay değil. 

 Günümüz cemaatle namaz kılan Müslümanlar içerisin de hem müslümanım diyen, hem de sosyalizme veya laik olduğuna inanan birçok insan bulunmaktadır. Bunların itikadı durumlarının ne olduğunu bunlara öğretilmesi gerekmektedir. Bizden önce ki ulemanın eserleri incelendiğin de kendi dönemlerin de bulunan mutezile, cebriye, havariciler ve dehriyyunculara karşı zamanlarında ki insanları uyarmak için akaid türü eserlerine bunlarla ilgili bilgileri koymuşlardır. Günümüzde bu gibi akımların yanına sosyalizm, komünizm v.s gibi ideolojik akımlar da eklenmiştir. Dolayısıyla bu gibi fikri akımların da öğrenilmesi Müslüman için farz-ı ayn durumuna gelmiştir.

 Hanefi fakihleri farz-ı ayn olan ilimleri izah ederlerken beş ana başlık altında toplamıştırlar.

 1) İtikada ait bilgiler: Bu grupta başlıca insanı küfre götüren sözler, ehl-i sünnet akaidi ve bid’at’leri sayabiliriz.

 2) İbadete ait bilgiler: Günlük namaz ve oruca ait bilgiler ile üzerlerine zekât ve hacc farz olan Müslümanların öğrenmeleri farz olan bilgileri bu grupta sayabiliriz.

 3) Ahlâki bilgiler: Ahlaki ve ibadet ile iç içe girmiş hased, kibir, riya, tevazu ve dünyanın mahiyeti ile ilgili bilgileri bu grupta sayabiliriz.

 4) Müslümanların uhuvvet ve beşeri ilişkiler ile ilgili bilgileri de bu grupta sayabiliriz.

 5) İnsanın mesleki ve rızklarını temin ettikleri bölümlerle ilgili bilgileri de bu grupta sayabiliriz. ( İbn-i Abidin, reddul muhtar, c: 1 sh:29/ Serahsi, Mebsud, c: 1 sh:5)

 Ayrıca Hanefi fakihleri çocuğun eğitiminin öncelikle aile içerisinde olması gerektiğini bunun da erkeğin aile reisi olmasından dolayı ilk öncelikle onun görevi olduğunun, babasının olmadığı durumlarda babadan sonra velayete hakkı olanın bu görevi üstenmesi gerektiğinin, hiç velisinin olmadığı durumda ise bu işin İslâmi devletin görevi olduğunun altını çizmektedirler. (Kasani, Bediu’s-sanai, c: 4 sh: 41)

 İslâmi devlet ile Türkiye gibi kendisini sözde laik olarak nitelendiren devlet arasında farz-ı ayn olan ilimlerin tahsilinde de doğal olarak farklılık kaçınılmaz olacaktır. Zira Türkiye gibi sözde laik olan devletler de mecburi eğitim belli yaşlar arasın da sınırlı olmakla beraber, İslâmi bir devlette farz-ı ayn olan ilimlerin tahsili çocuğun bulûğ çağında başlar ölümüne kadar devam eder. Doğal olarak mecburi olan ilk eğitim insanların zihni faaliyetlerini esas alırken, İslâmi devlette ise, insan her yeni durum da üzerine farz olan ilimleri öğrenmekle mükelleftir. Ayrıca Türkiye gibi daru’l harb olan yerlerde müslümanların daru’l harb fıkhını da öğrenmeleri bir zaruret durumundadır.

BİSMİHİ TEALA

 ALLAH (Celle celalühü) insanları yaratırken her insanın fıtratını farklı biçimde yaratmış ve her insanın idrak, öğrenme, kavrama, meziyetlerini bir birinden farklı olarak yaratmıştır. Bunun doğal bir sonucu olarak her insanın dünya ve ahiret kurtuluşunu farklı yollarda araması olarak gelişmiştir. Bu farklılık gereği birinin kurtuluş olarak ortaya attığı bir şeyi diğer birinin kabul etmemesi bu farklılığın sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla insanların kurtuluş olarak hangi şeyi kabul edeceklerini tayin etmede bazen aklı kabul etmesi de mümkündür. Bu durum da aklı kurtuluş olarak kabul edenlerin gündeme getirdikleri her şeyin kabul edilmesi bir zaruretin gereği olması gerekir di ki, bunun kabul edilmesi kolay kolay mümkün olamazdı. Zira ehli sünnet ve’l cemaat ‘’ Fıkıhta ve şeriatte rey ve mücerret akıl ile hüküm vermek bid’at ve sapıklıktır. Tevhid ve sıfat ilmin de sadece akıl ile hüküm vermek ise bundan daha büyük bir sapıklık ve bid’attır.’’ (Fıkh-ı ekber, sh: 28) hükmü hususun da müttefiktir.

 Resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetine gereken her şeyi öğretmesi bu mananın anlaşılması hususunda yeterli bir delildir. Nitekim ‘’ وَإِنَّمَا بُعِثْتُ مُعَلِّمًا ‘’ (Şüphesiz ben ancak bir muallim olarak gönderildim) (İbn-i Mace, 234) buyurması bu manadadır.  Resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) öğrettiği her ilim ümmetinin emaneti muhafaza etmesinde bir kolaylık olarak kendisini göstermiştir. Resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve selem) öğrettiği her ilimi kur’an-ı kerimden alması, kur’an’ın mucize olmasından kaynaklanmaktadır. Nitekim İmam-ı Kurtubi(rahmetullahı aleyh) kur’an’ın mucize olmasını izah ederken ‘’ Kur’an-ı kerim’in mucizelerinden birisi de ilimdir. Helâl, haram ve diğer hükümleri ile insanlığı ayakta tutan, ailevi ve beşeri münasebetleri düzene koyan ve insanın iki cihanda saadet yollarını gösteren ilim kur’an-ı kerim’dir.’’ demektedir. (Camiu li ahkami’l kur’an c:1 sh: 75)

 Burada önümüze ilmin ne olduğu sorusu çıkmaktadır. Ehl-i sünnet uleması ilmi tarif ederlerken, ‘’ İlim, ma’lum olanın, olduğu hal üzere bilinmesidir.’’ ( İmam-ı Nesefi, bahru’l kelam, sh:15) şeklinde tarif etmişlerdir. Ehl-i sünnet uleması ilmi elde etme hususun da akıl yürütme yanında haber ve duyu organları ile olduğunu da beyan etmektedir. (Pezdevi, akaidi ehl-i sünnet sh:9)

 İslâm dünyasın da aklı esas alan ilk kişi Hasan Basri’nin (rahmetullahi aleyh) sohbetlerine devam ederken ayrılan vasıl b. Ata olmuştur. Onun bu şekilde davranışı mutezile olarak isimlendirilmesi Hasan Basri’nin (rahmetullahi aleyh) ‘’ Vasıl bizden itizal etti’’ sözünden sonradır. Bu akımın en belirgin alametlerinden birisi ‘’ Akıl ile nakil çelişirse, akıl esas alınır, nâkili te’vil ederiz.’’ şeklinde ifade edilmektedir. Mutezilenin ‘’ Kur’an ve sünnetten başka delil tanımayız, bunları da kendi aklımıza göre te’vil ederiz.’’ şeklinde ki anlayışlarına ehl-i sünnet uleması gereken cevabı vermiştir. Mutezileyi en sert biçimde tenkit edenlerden birisi de Mustafa Sabri efendi (rahmetullahi aleyh) olmuştur.   

 ‘’ Halkın ağzın da sakız olan kadere imanın, bilen, bilmeyen herkesçe tersi konuşulur olması, Müslümanların kader yüzünden ithama uğraması çok tuhaftır!.. Müslümanların çoğu, bizzat kendilerini itham altında tutmaktadır. Bunlar arasın da, İslâm yolunda mücadele ve irşad iddiası ile ortaya çıkanların olması da göze çarpmaktadır. Bunlardan bir kısmı Müslümanları kaza ve kadere imanları sebebiyle tentid ederlerken, bir kısmı da uyanık olmaları gerektiğini söylemektedirler. Onlar arasında, İslâm itikadını zayıflatma uğruna gösterdikleri her gayreti az bulup, yorulmak bilmeyen batılı düşmanlarda bulunmaktadır. Muhakkak ki, dışarıdan ithal edilen fikirlerin en şerlisi,  giriş yönüyle en gizli olandır. Tıpkı düşmanın büyüğü, düşmanlık olarak en gizli olanı olduğu gibi. Müslümanların çöküşünü şiddetlendiren ve onların yakalandıkları hastalıkların en sonuncusu batıyı taklid hastalığıdır. Şiddet ve hasarda frengi hastalığı dahi buna denk olamaz. İşin tuhafı, bu hastalık tedavi etmek isteyenlere farkına varmadan bulaştı… Ölmek üzere olan ordu gibi kalabalıklar bunun cabası. Mısırda ki din adamları bu hastalığı zararsız görüyorlar. Avrupa’nın getirdiği kıyafetin zararını hafif gördüler. Bu kıyafeti daha çok islâm’a değil örfe, âdete, geleneklere zarardan saydılar. Kafire şekli benzemeyi küfür alâmetlerinden kabul etmediler.

 Şurası bir gerçek ki, Arap dünyasında kavmiyet şuuru hızla yükselmektedir. Ve ben derim ki, bu kavmiyet şuuru, İslâmi şuura galip gelecektir. Mısır’lı ulema ve müelliflere; Müslüman Türkiye’nin uğradığı felaketler, İslâm’dan zorla uzaklaştırılma çabaları ve uğradıkları musibetler hiç tesir etmedi, hala da etmiyor. Bütün bunlar umum belvâ haline gelen batıyı taklid hastalığından kaynaklanmaktadır. ‘’ (Mustafa Sabri Efendi, mevkıfu’l beşer, sh:7)

 Görüldüğü üzere Mustafa Sabri Efendi (rahmetullahi aleyh) çağdaş mutezile’nin öncülerinden olan Efgani ve Muhammed abduh gibi islâmın temiz ve nezih akaidini bozma çabaları içerisinde olanlara gereken cevabı vermektedir…..