Mikail

Selamun aleykum hocam, ilahi dinlemek veya tasavvuf musikisi dedikleri calgili sozler dinlesek harammi? muhtevasında çalgı olduğuna göre haram diyemez miyiz?

BİSMİHİ TEALA

We aleykümü’s-selam

Günümüzde Müslümanların ihtilaf ettikleri noktalardan birisi de genellikle yalnız kaldıklarında can sıkıntısını gidermek amacıyla dinledikleri kulaklarına hoş gelen seslerden müteşekkil olan ve bu hoş seslerin daha güzel olmasını sağlayan içerisinde çalgı aletlerinin de yer aldığı ve adına musiki (veya müzik) denilen şeydir. Dolayısıyla musiki (veya müzik) helal mi, haram mı? Tartışmasıdır.

Öncelikle musiki meselesinin İslâmi hükümler açısından tek bir hükmünün olduğunu düşünmek veya iddia etmek, mümkün değildir. Zira musiki gerek güftesi, gerekse icra edildiği ortam açısından farklı hükümleri beraberinde getirmektedir. Bunun ana sebebi musiki genel de çoğu zaman içki meclislerinin veya islâma aykırı eğlencelerin ana kaynağı olmasından dolayıdır. Bu yüzden ulema bu meclislerin dışın da olan savaş esnasın da çalınan köslerin veya nikâh için çalınan def’lerin caiz olduğunu ifade etmektedir. Nitekim imam-ı Merginani’nin

 

أن الملاهي كلها حرام حتى التغني بضرب القضيب

 

 ‘’ Her türlü calgı aleti haramdır. Hatta demiri (ritmik bir biçimde) vurmak dahi teğannidir.’’ ( Hidaye, c:4 sh:415) şeklinde ki ifadesi Hanefi mezhebinin çalgı aletlerine karşı tutumunu net bir biçimde ortaya koymaktadır. Nitekim İbn-i Abidin’in  babası Alauddin Haskefi, Timurtaşi’nin (rahmetullahi aleyhim)  ” Tenviru’l ebsar” isimli eseri üzerine yaptığı ” reddul muhtar” isimli şerhin de ilimlerin nev’ilerini izah ederken musiki ilmini haram olan ilimler nev’inden saymaktadır. ( c:1 sh:108)  Hanefi fukahası bu hususta resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve selem):

 

اسْتِمَاعُ صَوْتِ الْمَلَاهِي مَعْصِيَةٌ وَالْجُلُوسُ عَلَيْهَا فِسْقٌ وَالتَّلَذُّذُ بِهَا كُفْرٌ

 

 ‘’ Çalgı aletlerini kendi isteği ile dinlemek insan için masiyettir. O meclislerde oturmak fısktır. Ve çalgı aletlerinin sesleri ile zevklenmek küfürdür.’’ (Mecmau’l enhur (Damad) c: 2 sh: 553) (Burada ki küfür ifadesi gerçek anlamı olan küfür olarak değil de, nimet-i küfran olarak kabul edilmektedir.) hadis-i şerifini esas alarak, sahih olan görüşe göre çalgı aletlerini ve musikinin haramlığı hususunda müttefiktirler.

 Hanefi mezhebi bu hadis-i şerife göre her çeşit çalgı aletini çalmanın, çalgı aletlerini dinlemenin haram olduğu hususuna hükmetmişlerdir. Zira hadis-i şerife göre çalgı aletlerini çalmak, onları dinlemek günah olarak nitelendirilmektedir. Dolayısıyla hadis-i i şeriften anlaşılan çalgı aletlerini kasten dinlemenin yasak olduğuna göre, bu gibi çalgı aletlerini dinlemek istemeyen kişinin bu konuda mazur olduğuna da işaret edilmektedir. Bu durumda istemeden çalgı aletlerini duyan kişi mümkün olduğu kadar kulaklarını kapatarak bu sesleri duymamaya/ dinlememeye çalışmalıdır. Nitekim rivayet edildiğine göre resulullah (Sallallahu aleyhi ve selem) duyduğu flüt sesinin dinlememek için parmakları ile kulaklarını tıkamıştır. ( Mavsili, el ihtiyar li ta’lili’l muhtar, c: 4 sh: 177) Hatta imam-ı Yusuf (rahmetullahi aleyh) izinsiz başkasının evine girmek yasak olduğu halde, bir evde duyulan çalgı seslerinden dolayı ev sahiplerini men etmek ve emr’i bi’l ma’ruf yapmak için o eve izinsiz girilebilir. (İhtiyar, c:4 sh: 177) demektedir

Hanefi mezhebinin bütün muteber fıkıh kitabların da çalgı aletlerini çalmak veya dinlemek hususun da aynı hükümleri görebiliriz. Ancak Hanefi fukahası ‘’ Bir kişi hiç bir günaha sebeb olmadan, kendi başına musiki dinleyebilir mi?’’ hususun da ihtilaf etmektedir. İbn-i Nuceym (rahmetullahi aleyh) bu hususta özetle şunları demektedir: ‘’ Mücerret teğanni (musikiyi dinlemek veya söylemek) hakkında ulema ihtilaf etmiştir. Bazılarına göre bu mutlak haramdır. Nitekim şeyhülislâm Hulvani (rahmetullahi aleyh) bu görüştedir. Diğer bir kısmına göre ise, usanç veya yalnızlık anların da sadece bu durumdan kurtulmak için olursa caizdir. Bununla beraber eğlence biçimin de olmaması esastır. Buda İmam-ı Serahsi’den (rahmetullahi aleyh) nakledilmiştir.’’ (Bahru’r raik,  c: 8 sh: 214)

Şeyhülislâm Ebussuud Efendi’nin (rahmetullahi aleyh) bu konu hakkında söylediği ‘’ İçtihadi meseleler de, müçtehid’ten başka İmam-ı Gazali (rahmetullahi aleyh) ve emsali kimselerin kavillerine itimad caiz değildir.’’ (Fetvalar, fetva no: 349) şeklinde ki fetvası da bilinmektedir. Hanefi mezhebin de genel durum bu şekildeyken, İmam-ı Şafii ve İmam-ı Malik’ten (rahmetullahi aleyhima) gelen zahir rivayetlere göre düğün merasimlerin de çalınan musiki mubah görülmektedir. Ancak onlara göre de eğer musiki gerek güfteleri gerekse icra edilmeleri esnasın da icra eden tarafından harama vesile edilir, nefsanî hislere hitap edilirse bütün müctehidlere göre haram olur.

Meselenin bir yönü de özellikle günümüzde icra edilen bazı musikiler (ki bu gibilere ilahi denilmektedir) insanın nefsanî hislerini hitap etmek bir tarafa bu gibi musiki insan da ALLAH’ı (Celle celalühü) hatırlatmakta, resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) sevgisini insana aşılamakta olduğundan, gerek güftesi yönünden, gerekse icra edilmesi yönünden islâma aykırı bir durum bulunmadığı halde bu gibi musikilerin dinlenmesi neden caiz olmasın? Sorusuna cevap bulmaya çalışalım.

Öncelikle bu gibi musikiler de teganninin olduğunu kimse inkâr edemez. Teganni ile Ezan-ı şerifin, Kur’an-ı kerim’in okunması, zikredilmesi hususunda ulema caiz olmadığını söylemektedir. Zira teganni de harfleri değiştirme, gereksiz yere uzatılma v.s bulunmakta ve ulema bu gibi harf değişiklerinin ve gereksiz uzatmaların olduğu kıraatı caiz görmemektedir. Bu durumu bir misal ile izah etmek gerekirse; mesela ALLAH (Celle celalühü) lafzını uzatmak suretiyle okunursa, yani Aaaaaallah şeklinde okunursa karşımıza ‘’ALLAH (Celle celalühü) var mı?’’ gibi bir mana çıkar ki, bunun caiz olduğunu hiç kimse iddia edemez.

Kaldı ki, ulema teganni ile Ezan-ı şerif okumanın, kur’an-ı kerim tilavet etmenin, fasıkların işlerinden olduğunu, bu şekilde okumanın fısk olduğunu açık ve net bir biçimde ifade etmektedirler. Kaldı ki, resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve selem) bir seferden dönerlerken sahabe-i kiram’ın (radıyallahu aanhum ecmain) bağırarak zikretmeleri üzerine ‘’ Siz duymayan ve gaib olmayan birini çağırmıyorsunuz’’ şeklinde ki tepkisini varken teganni ile okumak ve musiki dinlemek ne zannedilmektedir?’’ (Mavsili, el ihtiyar, c: 4 sh: 191)

Resululah (Sallallahu aleyhi ve selem) ALLAH’ı (Celle celalühü) yüksek sesle zikretme de bu uyarıyı yaparsa, ALLAH’ın (Celle celalühü) ve kendi isminin teganni ile okunması nasıl caiz olabilir?

 Ayrıca feteva-i Hindiyyede’ki     

 

 السَّمَاعُ وَالْقَوْلُ وَالرَّقْصُ الَّذِي يَفْعَلُهُ الْمُتَصَوِّفَةُ فِي زَمَانِنَا حَرَامٌ لَا يَجُوزُ الْقَصْدُ إلَيْهِ وَالْجُلُوسُ عَلَيْهِ ُ سَوَاءٌ

 

(  Zamanımız da mutasavvıfların yaptığı gibi şarkı söyleyerek raks etmek haramdır. Bunları yapmak, orada oturmak eşit olup caiz değildir.) (feteva-i Hindiye, c: 5 sh: 153) şeklinde ki fetva günümüzde okunan ve adına ilahi denilen musikinin de okunmasının caiz olamayacağını göstermektedir.

Ayrıca bütün muteber fıkıh kitabların da çalgı aletlerinin mal olmadıkları, bunların kırılması sebebiyle tazmin edilmesine gerek olmadığı, bu işlerle meşgul olanların hem şahidliklerinin kabul edilemeyeceği, hem de bu işten dolayı kazandıkları para ile borçtan kurtulamayacakları yazmaktadır. Bütün bunlar göstermektedir ki, gerek musiki, gerekse ilahi denilen şeylerin okunması, dinlenilmesi ve bunlarla meşgul olunmasının caiz olamayacağı yönündedir.

Meselenin bir yönü de Kur’an okuyan bir insanın aynı zaman da şarkı söylemesi veya mırıldanması ne kadar doğru olur tartışılabilir. Zira Kur’an ve şarkı birbirlerine zıt şeylerdir. Şarkı kalbi oyalar, insanın kur’anı anlamasını, düşünmesini ve onunla amel etmesini engeller. Kur’an ise nefsin isteklerine uymayı yasaklar, insanın iffet sahibi olmasını emreder. Dolayısıyla kur’an ve şarkı bir birlerine zıt ve tezat olduğu için bir kalbte bir araya gelemezler.

Zira resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) şarkı söyleyenin sözlerini ahmak ve facir kişilerin sözleri olarak isimlendirmiştir. Zira Beyheki’nin ” sünenü kübra”sın da ve  Tirmizi’nin ”sünen”in de Abdurrahman b. Avf’dan (radıyallahu anh) rivayet ettikleri bir hadiste resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) oğlu ibrahim vefat ettiğin de resulullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) ağladığını gören Abdurrah b. Avf (radıyallahu anh) ” Ya resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) insanların ağlamasını yasaklarken, kendin mi ağlıyorsun” şeklinde ki sorusuna:

 

إني لم أنه عن البكاء وإنما نهيت عن صوتين أحمقين فاجرين صوت عند نغمة لهو ولعب ومزامير الشيطان وصوت عند مصيبة خمش وجوه وشق جيوب

 

” Şüphesiz ben insanların (yakınları vefat ettiğinde) ağlamasını yasaklamadım. Ancak ben şeytanın mızmarı olan çalgı çalıp oynamak esnasında ki ve musibet esnasın da yüzü tırmalayıp yakaları yırtma esnasın da ki ahmak ve facir iki sesi yasakladım.” (Beyheki, sünenü’l kübra, 7402) buyurmuştur.

Burada ‘’Mademki Hanefi mezhebi çalgı aletleri ile musiki okunmasına ve dinlenilmesine cevaz vermemektedir, o zaman buna cevaz veren mezheblere göre dinlerim’’ şeklinde ki bir itiraza ‘’Mukallid taklid ettiği mezhebin hak olduğuna inanmak zorundadır. Herhangi bir mesele de başka bir mezhebi zaruret yokken taklid eder, heva ve hevesine uyarak mezhebler arasın da işine gelen kolay yönleri almak suretiyle telfik yapar, her mezhebin kolay yönlerini almak suretiyle amel ederse bu din ile alay etmek olarak kabul edilir ve bu da caiz değildir’’ şeklinde cevap verilebilir.

Her şey bir yana bir Müslüman boş vakitlerini hem dünya da, hem de ahiret’te kendisine faydası dokunacak daha faydalı bir kitab okuması veya bir hadis-i şerif okuması veya bu vakitlerini emr’i bi’l maruf ile değerlendirmek varken, malayani türünden bu gibi ilerle meşgul olması ne kadar doğru bir şeydir, o da meselenin farklı bir yönüdür.

BİSMİHİ TEALA

”Güneş, peygamberler hariç, Ebû Bekir’den (radıyallahu anh) daha faziletli bir insan üzerine doğup batmamıştır.” ALLAH Rasülü (Sallallahu aleyhi ve sellem) buyurur:

“ALLAH’ın (Celle celalühü) benimle gönderdiği ilim ve hidayet, yeryüzüne sağnak halinde yağan yağmura benzer. Kara parçasının bir kısmı bu rahmet yağmurunu emer ve üzerinde yemyeşil çayırlar ve mahsuller yetiştirir. Diğer bir kısmı da bu suyu tutarak insanların içmesini , hayvanların, bitkilerin ve diğer canlıların istifadesini sağlar. Toprağın geri kalan ölü kısmı ise bu yağmurun suyunu tutmadığ gibi, ekin ve yeşillik de bitirmez. “( Buharî, ilim, 20) Bu hadis-i şeriften ALLAH Rasûlü’nün (Sallallahu aleyhi ve sellem) getirdiği hidayet ve rahmet yağmurlarından insanların kabiliyetleri nisbetinde istifade ettikleri anlaşılmaktadır.

Hz. Peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) Muhammedi mektebinden yetişen, O’nun hidayet ve ma’rifet yağmurundan kana kana içen ve “bu yağmuru tutarak başkalarına da içiren” yıldız şahsiyetlerden birisi ve birincisi Hz. Ebû Bekir’dir (radıyallahu anh). O, ALLAH Rasulü’ne (Sallallahu aleyhi ve sellem) inanan ilk müslüman ve O’nun ilk halifesi. Malının tamamını ALLAH (Celle celalühü) yolunda tasadduk eden ve ALLAH Rasülüne (Sallallahu aleyhi ve sellem) gelen zararı karşılayan ilk insan. ALLAH elçisinin (Sallallahu aleyhi ve sellem): “Güneş, peygamberler hariç, Ebû Bekir’den (radıyallahu anh) daha faziletli bir insan üzerine doğup batmamıştır. “diye övdüğü ve en çok sevdiği…

FAZiLETE ERMENİN BEŞ ESASI

Kendisine bu fazîlete nasıl erdiği sorulduğunda verdiği cevap, tasavvufî telakkîdeki ruhî yükseliş, ahlakî olgunluk ve manevî kemale erişin esaslarını oluşturmaktadır. Buyurur ki:

Bu fazîlete beş şeyle erdim:

1. İnsanları iki grup olarak gördüm. Bunlardan bir grubu talib-i dünyadır; dünyanın peşinden koşmaktadır. Bir grubu da talib-i ukbadır; ahiret endişesi taşımaktadır. Ben ise ne talib-i dünya, ne de talib-i ukba oldum. Talib-i Mevla olmayı tercih ettim. Rabbımın rızasına ermeyi herşeyin üstünde tuttum.

2. Müslüman olduğum günden beri ma’rifet-i ilahiyye ile meşguliyetin ve onun bana verdiği hazz sebebiyle dünya nimetlerine meyletmedim ve doyasıya yemek yemedim.

3. Yüce yaratıcımın muhabbetinin bana verdiği manevî zevk sebebiyle, aşk hararetini söndürmemek için kanasıya su içmedim.

4. Dünya ameliyle ahiret ameli karşılaştığında daima ahiret amelini dünya ameline tercih ettim.

5. Rasülullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) sohbetine çok sıkı bir şekilde devam ettim. Daima O’ nunla birlikte bulunmaya gayret ettim. Hicrette arkadaşı, mağarada yoldaşı ve daima sırdaşı oldum.

Hz. Ebû Bekir’in bu cevabında adeta tasavvufi eğitimin gayesi ve temel esasları anlatılıyor. Ki onlar da rıza-i Barîye ermek; zühd yani dünyaya değer vermemek; yemeyi, içmeyi uykuyu azaltıp Cenab-ı Hakk’ı unutmamak ve Allah rasûlü ile sohbet.

RASÛLULLAH’TAN (Sallallahu aleyhi ve sellem) İN’İKAS-I HÂL

Allah Rasûlü’nün (Sallallahu aleyhi ve sellem) sohbetleri, ashab-ı kirama ruhanî bir hayat yaşatır, sahabileri dînî his ve heyecana, aşk, vecd ve muhabbete gark ederdi. Sahabîler, O’nun konuşmalarını, başlarındaki kuşu uçurmaktan korkan kimsenin titizliği ile huşu içinde dinlerlerdi. Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh) ve diğer sahabîler, bu sohbetlerde aldıkları ve öğrendikleri aşk, vecd ve heyecanı kendilerinden sonrakilere nesil be-nesil aktararak yaşattılar, bu suretle ALLAH Rasûlü’nün (Sallallahu aleyhi ve sellem) ruhanî hayatı kaybolmadan “altın silsile”‘içinde günümüze ulaştı. Ancak bu ruhanî hayat yazılabilecek ve sözle anlatılabilecek bir husus olmadığı için sohbet ve beraberlik sayesinde gönülden gönüle aktarılarak “in’ikas-ı hâl”yoluyla intikal etmiştir. Allah Rasûlü’nün (Sallallahu aleyhi ve sellem)

“ALLAH (Celle celalühü) kalbime neyi ilka ettiyse ben de onu Ebû Bekir’in (radıyallahu anh) sadrına ilka ettim.” buyurması bu hal yansımasının ifadesidir. Kur’an’da mutlak bir ifadeyle:

 

وَاعْلَمُوا أَنَّ فِيكُمْ رَسُولَ اللَّهِ

”Bilesiniz ki ALLAH’ın Rasülü aranızdadır.’ (Hucürât /7) buyrulması, bu yolla Muhammedî hasletlere sahip insanların aramızda daima bulunacağına işaret olmalıdır.

Peygamber, ya da peygamber varisi arif ve mürşidlerle sohbet; ya da beraber bulunma, insanı erdirici, Hakk’a vardırıcı en önemli vesilelerden biridir. Çünkü sohbet ve birliktelik sayesinde insan, sohbetine devam ettiği şahsın haline bürünür, kabiliyet ve istidadına göre onun boyasına boyanır. Şahsiyeti onun şahsiyetiyle bütünleşir ve aynîleşir. Psikoloji’deki “idendi-fication”; aynîleşme ve kişilik transferi dedikleri budur.

KEMAL VE CEMAL AYNASI

ALLAH Rasûlü’nün (Sallallahu aaleyhi ve sellem) yanından hiç ayrılmayan, O’na gönülden bağlı ve canını her zaman O’na fedaya hazır olan Ebû Bekir (radıyallahu anh) O’nun kemalinin ve cemalinin aynası oldu. Bir bakıma önce ALLAH Rasulü’nde (Sallallahu aleyhi ve sellem), sonra da ALLAH’da (Celle celalühü)fenaya erdi, vuslatı buldu, marifet-i İlahiyye kaynağına ulaştı.

Nitekim Hz. Peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) vefatı sırasında bütün herkes şaşırmış, Hz. Ömer (radıyallahu anh) bile kılıcını çekerek: “Kim MUHAMMED (Sallallahu aleyhi ve sellem) öldü derse boynunu vururum.” şeklinde bir tepki göstermişti. Ama Ebû Bekir (radıyallahu anh)) fena fillah’a ermenin ve ALLAH (Celle celalühü) île bakayı bulmanın şuur aydınlığı içinde önce ALLAH Rasûlü’nün (Sallallahu aleyhi ve sellem)yüzündeki örtüyü kaldırıp baktıktan sonra:

“Ölümün de hayatın gibi güzel. Sen iki kere ölmeyeceksin, mukadder olan ölümü taddın.” demiş ve dışarı çıkarak şu konuşmayı yapmıştı:

“Ey insanlar! MUHAMMED’e (Sallallahu aleyhi ve sellem) tapanlar bilsin ki MUHAMMED (Sallallahu aleyhi ve sellem) ölmüştür. ALLAH’a (Celle celalühü) tapanlar ise ALLAH’ın (Celle celalühü) diri ve hiç ölmeyeceğini bilirler.” Sonra şu ayeti okudu:

 

وَمَا مُحَمَّدٌ إِلاَّ رَسُولٌ قَدْ خَلَتْ مِن قَبْلِهِ الرُّسُلُ أَفَإِن مَّاتَ أَوْ قُتِلَ انقَلَبْتُمْ عَلَى أَعْقَابِكُمْ

” MUHAMMED ancak bir peygamberdir. O’ndan önce nice peygamberler gelip geçti. O, ölür ve öldürülürse siz gerisin geri mi döneceksiniz?” (Âl-i İmran /144)

Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh), bu konuşmasıyla gönlü Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) sevgisiyle dopdolu olan Hz. Ömer (radıyallahu anh) gibi sahabîleri, uyardı.

Hakk’a vuslatın ve O’na ermenin adı olan “fena” kavramı, tasavvufi eğitimde fena fi’l-ihvan ile başlar, fenafi’ş-şeyh ve fena fi’r-Rasul ile devam eder, fena-fillah, ve baka billahta sona erer. İşin başında bulunan mübtedi bir salik, önce ihvana hizmette fani olur, sonra mürşidine muhabbet ve hizmetle fenaya erer. O’nun ardından Rasülullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) ahlakını ve hallerini benimseyerek o sıfatlarla muttasıl olmaya çalışır ve fenafi’r-Rasûlü bulur, bunu sağlayınca da ahlak-ı ilahiyyeye erer. Bu hâle eren kul, artık ALLAH (Celle celalühü) ile görmeye, duymaya, düşünmeye, konuşmaya başlar ki, böylece bir kudsî hadiste anlatılan özellikler tahakkuk etmiş olur. ( Buharı, Rikak, 38)

Hz. Ebü Bekir’in (radıyallahu anh) “altın silsile”deki yeri sıddîklığı, hizmeti, ibadeti, vera ve takvası, ahlakî olgunluk ve mahfî-meşreb oluşuyla alakalıdır.

SIDDÎKIYET SIFATI

ALLAH Rasulü’nü (Sallallahu aleyhi ve sellem) başından sonuna kadar destekleyen, yerine göre koruyup himaye eden Ebû Bekir’in (radıyalalhu anh) “Siddık” lakabı hem ilahî, hem de nebevi kaynaklıdır. Nitekim müşriklerin ALLAH Rasûlünü (Sallallahu aleyhi ve sellem) ve müslümanları iyice bunalttıkları bir sıra da O’nu teselli etmek için bir ikram-ı ilahi olan Mi’raç olayı gerçekleşti. Her doğruya sırt çevirmekte mahir olan Kureyş keferesi, hemen buna da karşı çıkıp inanmadılar. Bununla da kalmayıp inanan insanları bi bahane ile yoldan çevirmeye kalkıştılar. Hz. Ebû Bekir’e de (radıyallahu anh)) gelerek: “Arkadaşın neler söylüyor, duydun mu? Buna da inanacak mısın?” dediklerinde Ebû Bekir’den (radıyallahu anh) suratlarına şamar gibi patlayan şu cevabı aldılar: “Bunu o mu söylüyor, öyleyse doğrudur.”

İşte Ebû Bekir’in (radıyallahu anh) bu kesin tasdiki üzerine:

“Doğruyu getiren (MUHAMMED ) ve O’nu tasdik eden (Sıddîk) muttakilerdir.”(Zümer/ 3) ayeti nazil oldu. Siddîkiyet makamı peygamberlikler sonraki ilk manevi makam sayılmıştır.

Fedakarlık ve İsarı:

O’nun ALLAH (Celle celalühü) yolunda ve Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) uğrundaki fedakarlığı ile boy ölçüşebilecek bir başkasını tarih kitapları kaydetmiyor. Sahip olduğu 40.000 dirhemlik servetini işkence altında inim inim inleyen köleleri satın alıp azad etmeye harcamaktan başlayan maddi fedakarlığı, canını ortaya koyarak devam etmiştir. Nitekim Hz. Peygamber’e (Sallallahu aleyhi ve sellem) malıyla en çok destek olan sahabî o olduğu gibi, O’na işkence yapmaya kalkışanlara tek başına karşı koyar ve cesaretle O’nu koruyan da odur.

Hicrette tek başına O’na yoldaş ve arkadaş olmuş, muhafızlık etmişti. Bedir, Uhud ve diğer gazalarda ALLAH Rasûlüne (Sallallahu aleyhi ve sellem) gelebilecek ilk saldıralara o karşılık vermişti. ALLAH Rasûlü (Sallallahu aleyhi ve sellem), “orduya yardım ediniz” buyurduğu zaman malının tamamını getirmiş, “çoluk çocuğuna neyi bıraktın?” sorusuna “ALLAH’ı (Celle celalühü) ve Rasûlünü (Sallallahu aleyhi ve sellem)” cevabını vermişti.

Bu onun feragat ve fedakarlıkta abideleşen yönüdür. Yine bu anlayışın bir uzantısı olarak: “ALLAH’ım (Celle celalühü)ahirette vücûdumu o kadar büyüt ki cehennemi ben doldurayım de başkasına yer kalmasın; bütün kulların hesabına ben yanayım” diye dua etmişti. O’nun bu düşüncesinin bazı tasavvuf büyüklerine intikal ettiği ve bu silsilenin bir halkasını oluşturan Bayezîd’in de (kuddise sırruhu) benzer sözler sarfettiği bilinmektedir.

Hakk’a ve Halka Hizmeti:

Siyasi idarede iki yıl gibi kısa bir zamanda mühim işler başaran, mürtedleri tepeleyen, yalancı peygamber Müseylime’nin işini bitiren, Kur’an-ı cem’eden ve bir yıl süreyle hiç kimsenin haksızlık iddiasıyla başvurmaya gerek duymayacağı şekilde mahkemelerin ve hapishanelerin boş kalmasını sağlayan dünyada benzeri görülmemiş bir adelet dağıtıcısı olan Ebû Bekir (radıyallahu anh) ALLAH Rasûlü’nün (Sallallahu aleyhi ve sellem) sağlığında da halkın hizmetine koşan, genç-ihtiyar herkese yardım etmeye alışmış bir fazilet abidesiydi. Nitekim bir gün Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) soruyor:

“Bugün içinizde oruçlu olan var mı?” Bir tek Hz. Ebû Bekir’den (radıyallahu anh) “Evet” cevabı geliyor. ALLAH elçisinin (Sallallahu aleyhi ve sellem) peşpeşe sorduğu: “Bugün hiç cenaze teşyiine iştirak edeniniz oldu mu? Bugün bir yoksulu doyuranınız var mı? Bugün bir hasta ziyaretinde bulunanınız oldu mu?’ şeklindeki sorularda da sadece O’ndan müsbet cevap gelince Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor:

“Bütün bu faziletleri kendisinde toplayan kimsenin gideceği yer cennettir”

Müslim’in rivayet ettiği bu hadisten Hz. Ebû Bekir’in (radıyallahu anh) hem şahsî, hem de topluma hizmet açısından en mühim faziletler şahsında topladığı görülmektedir. Bu fazîletler O’nun üsve-i hasenesi; yani en güzel örneği olan ALLAH Rasûlü’nden (Sallallahu aleyhi ve sellem) öğrendiği ve ümmete örnekler halinde sunduğu faziletlerdir.

İbadet ve Ruhî Hayatı

Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh) huşu ve takva üzere ibadet ederdi. Namaza kalktığında havf ve haşyetinden dolayı kesilmiş bir ağaç gibi titrer, fakat kalbindeki huzur hali sebebiyle huşûunu korurdu. Gözü yaşlıydı. Yanık sesiyle Kur’an okurken ağlar, dinleyenleri de ağlatırdı. ALLAH (Celle celalühü) aşkı ile ciğeri püryan olduğundan yanında duranlar onun ağzından yanık ciğer kokusuna benzer bir koku duyduklarını anlatırlardı. “biz keremi takvada, zenginliği yakin elde etmede, şerefi engin gönüllülükte bulduk.” derdi. Takvada, şefkatde çok ileri, yufka yüreklilikte ve yumuşak başlılıkta en öndeydi. Daima yüreği yanık bir şekilde ah vah ettiği için kendisine “Evvah”derlerdi. Nitekim Hz. İbrahim’e de (aleyhi’s-selam) “Evvah”denildiğini Kur’an’dan öğreniyoruz. (Tevbe /214; Hûd /75)

O’nun coşkulu ibadeti, yanık ve ağlamaklı bir sesle Kur’an okuyuşu pekçok Mekkeli’nin dikkatini çekerek müslüman olmasını sağladığı için müşrikler O’nu açıktan namaz kılmaktan ve Kur’an okumaktan menetmeye çalışmışlardır.

Zeka ve sezgi yönünden son derece güçlüydü. Bu yüzden rüya tabirinde de mahirdi. Hz. Peygamber’in(Sallallahu aleyhi ve sellem) en yakîni olmasına rağmen sözlü rivayet ve nakillerinin azlığı sebebiyle müşahede erbabının ve hal ehlinin öncüsü sayılırdı. Çünkü hal, kal ile anlatılamaz, ancak yaşanarak anlaşılırdı.

Zühd, Vera’ ve Takvası:

Maldan ve dünyaya aid şeylerin sevgisinden geçmiş, tevhid gerçeğine ermek için mihnet, çile ve sıkıntı yolunu seçmiş, bu yüzden kendi iradesiyle fakrı ihtiyar etmişti. “ilahi, dünyayı bana genişlet ve beni ona karşı zahid yap” diye dua ederdi. Yani bana önce dünyamı ver, sonra onun afetlerinden korunmak için sevgisini gönlümden al ve ben ihtiyarî fakr içinde olayım, demek isterdi.

Varlığa sevinmez, yokluğa yerinmezdi. Zaman olurdu ki, altı gün üstüste hiç yatak açmadan sabahladığı olurdu, rahatını aramazdı.

Kızı Aişe (radıyallahu anha) validemizin, giydiği bir elbisesinden hoşlandığını hissedince onu:

“Bilmez misin ki, bir kimse dünya zineti sebebiyle kendini beğenirse onu çıkarıncaya kadar Rabbının gazabına uğrar” diye uyarmıştı. Çünkü o, katıksız marifet duygusundan bir tad almış, bu tadın onu tadanları Yüce ALLAH’ın (Celle celalühü) zatından başka her şeyden alıkoyacağını anlamıştı.

Takva ve vera duygusunun bir gereği olarak zaman zaman parmağıyla dilini tutup: “Başıma ne geldiyse hep bunun yüzünden” derdi. Bazen da diline sahip olmak için ağzına çakıl taşları koyduğu rivayet edilirdi.

Ağza giren ve ondan çıkanın ALLAH (Celle celalühü) ve Rasûlünün (Sallallahu aleyhi ve sellem) istediği istikamette olmasının vera olduğunu bildiği için haram ve şüphelilerden son derece sakınırdı. Nitekim bir kölesinin sihir karşılığı aldığı sütten bilmeden içmiş, durumu öğrenince parmağını boğazına sokarak bu sütü midesinden çıkarmıştı.

HAFÎ ZİKİR TELKİNİ:

Hz. Ebû Bekr’in (radıyallahu anh) tasavvuftaki ve altın silsile’deki en önemli yeri hafî zikrin onun vasıtasıyla öğrenilmiş ve yaşanmış olmasıdır. Tabakat kitapları ve hakkında yapılan araştırmalar, onun hafî meşrebliğinde birleşiyor. Hz. Ömer (radıyallahu anh) sadakasını açıkça halkın arasında getirip teslim ettiği halde Ebû Bekir (radıyallahu anh), gizlice veriyor. Hz. Ömer (radıyallahu anh), gece kıldığı namazlarda Kur’an’ı yüksek sesle okuduğu halde o, alçak sesle okumayı tercih ediyor. Niçin öyle yaptığı sorulduğunda da:

“Kendisine münâcâttâ bulunduğum zatı dinliyorum. O’ndan anlıyorum ki, O, bana uzak değildir, O’nun işitmesi açısından alçak sesle, yüksek ses, birdir.” karşılığını verirdi.

“Ashabımın seçkinleri yıldızlar gibidir hangisine uyarsanız doğru yolu bulursunuz” buyuran ALLAH Rasülü (Sallallahu aleyhi ve sellem) insanların karakter yapılarının farklılığına ve farklı yapılardaki insanların kendilerine benzeyen bir sahabîye uymak suretiyle doğru yolu bulacağına işaret etmektedir. Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer (radıyallahu anhuma) ve diğer büyük sahabîler tek tek ele alındığında hepsi büyük örnek şahsiyetler, ama karakterleri ayrı ayrı.

Biri son derece dışa dönük, teklifsiz ve rahat yapıya sahip. Diğeri temkinli, teennili ve kısmen içe dönük bir kimlik taşıyor. Bu bakımdan hoşlandıkları şeyler ve ruhî hayatları da farklılıklar arz edebiliyor. Nitekim Hz. Ebû Bekir’de (radıyallahu anh) “hafî zikir” sırrı tecelli ederken, Hz. Ali ve Hz. Ömer’de (radıyallahu anhuma) “cehrî zikir” sırrı tecelli ediyor. ALLAH (Celle celalühü) Kur’an’da zikrin hafîsini de, cehrîsini de; yani gizlisini de açıktan olanını da emrediyor. ( A’raf /205; Hacc /36)

Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem), her iki zikrin de öğreticisi ve icracısıdır. Bu bakımdan tasavvufî telakkîye göre Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) Hz. Ebû Bekir’e (radıyallahu anh) Sevr mağarasında gizli zikri telkîn ve ta’lîm buyurmuştur. Hadis kaynaklarında geçmediği için, bazılarının karşı çıktığı bu rivayeti Kur’an doğrulamakta ve:

 

إِذْ هُمَا فِي الْغَارِ إِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِهِ لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللّهَ مَعَنَا

“ikisi mağarada iken O, arkadaşına: “Üzülme ALLAH bizimle beraberdir.” diyordu. (Tevbe /40) buyurmaktadır.

Maiyyeti; yani ALLAH (Celle celalühü) ile olmak O’nu unutmamak ve hiçbir an hatırdan çıkarmamaktır. Hafi zikir de bu değil midir? Kalpdeki ALLAH (Celle celalühü) bağını sürdürmek değil midir? Kur’an’daki zikirle ilgili emirlere bakacak olursak onlar da iki türlüdür: Biri mutlak zikir, diğeri isim zikri. Doğrudan ALLAH’ı (Celle celalühü) anmayı, unutunca hatırlamayı emreden ayetler (mesela: Ahzab /41 ;Kehf /23) mutlak zikre; “sabah akşam rabbının ismini an!” (İnsan /25) şeklindeki ayetler isim zikrine işarettir. Mutlak zikir, bir bakıma hafi zikir sayılabilir. Bu ayetler muvacehesinde Hz. Ebû Bekr’in (radıyallahu anh) karakter yapısına en uygun hafî zikirle meşgul olması ve tamamen ruhî bir hal olan bu zikre aid yazılı ve sözlü rivayetlerden çok, silsile ile gönülden gönüle intikal eden bir in’i'kasın bulunması gayet tabiîdir.

HZ. EBÛ BEKR’İN (radıyallahu anh) HİLYESİ

Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh), orta boylu, hafif sarıya meyyal beyaz tenli, gür saçlı, seyrek sakallıydı. Sakalına kına yakardı. Açık alınlı çukurca gözlü, keskin bakışlı idi. Yüzü ve bedeni zayıf olmakla birlikte omuzları genişçeydi. Bacakları ince kemikli, çekik uyluklu, ince ve narîn vücutlu idi. Buna rağmen kuvvetli ve şecaatliydi. Gençliğinde vücûdu dümdüzdü. Yaşlandığında hafifçe öne doğru eğilmişti. İlahî aşk ve haşyetle dopdolu olduğundan duruşu hüzünlüydü. Peygamber sevgisiyle dolu gönlü sebebiyle yüzü güleç ve sevimliydi.

Gonderen Karasahin
Kategori : Silsile-i zeheb
Tags: , , , ,

Yorumlar (0)

BİSMİHİ TEALA

Allame firuzabadi (rahmetullahi aleyh)  ‘’Basairu  zevi’l-temyiz’’ isimli eserinde Kulun  ALLAH (Celle celalühü) muhabbetini celb etme yollarının on tane olduğunu beyan etmektedir.

 

1)      Manalarını düşünerek, anlayarak ve o ayetlerdeki ALLAH’ın ( Celle celalühü)  muradının inceliklerini anlamaya çalışarak kur’an’ı kerim okumak,

2)      Farz ibadetleri yaptıktan sonra nafile ibadetlerle ALLAH’a (Celle celalühü) yaklaşmak. Zira kul nafile ibadetlerle muhib (seven) makamından mahbubiyet (sevilen) makamına ulaşır,

3)       Her hal üzerine dille, kalble ve amellerle ALLAH’ın (Celle celalühü) zikrine devam etmek. Zira sevilenin sevgideki nasibi zikirdeki nasibi kadardır,

4)      Nefsin galebesi esnasında ALLAH’ın (Celle celalühü) sevdiklerini kendi sevdiklerine tercih etmen,

5)      Kalbin ALLAH’ın (Celle celalühü)  esma ve sıfatlarını mutalaa ve müşahede ederek ve bu güzel bahçenin ma’rifetleri esnasında halden hale geçmesi. Kim ALLAH’ın (Celle celalühü) fiillerini, sıfatlarını ve isimlerini bilirse onun sevgisinde şüphe yoktur.

6)      ALLAH’ın (Celle celalühü) ni’met ve ihsanlarını hem zahiren, hem de batınen müşahede etmek,

7)      (Bu on maddenin en acaibi budur) ALLAH’ın (Celle celalühü) huzurunda tam bir kalb kırıklığı ile bulunmak,

8 )      İlahi tecellilerin nüzulü vaktinde ALLAH (Celle celalühü) ile halvet (kalbi onun dışında her şeyden temizlemek) etme esnasında  ( bu da fecirden önce seher vaktinde ilahi tecellilerin nüzulü vaktindedir) onun kelamını okuyabilmek için tam bir kalb ve kalıb olarak bulunmak ve bunu tövbe ve istiğfar ile bitirmak

9)      Sadık sevilenlerle beraber oturup onların sözlerinin en güzelini almak ve onlarla konuşma ihtiyacı hâsıl olmadan konuşmamak.

10)   Kalb ile ALLAH (Celle celalühü) arasına giren her şeyden uzaklaşmak.

 

İşte bunlar sevenleri sevilen menziline ulaştıran sebeblerdir.

 

 

Haris el musahib (rahmetullahi aleyh)

(Risaletül musterşidin )

 

 

 

Gonderen Karasahin
Kategori : Tasavvuf
Tags: , , , , ,

Yorumlar (0)