BİSMİHİ TEÂLÂ

Hıristiyan dünya yanında dünyanın oldukça büyük bir kısmı “yeni bir yıla” girmenin heyecanını yaşıyor. Yeni bir yıla girmek insanda niçin bir heyecan oluşturur? Doğrusu işin bu yanını düşünen pek kimse yok. Oysa burada üzerinde durulması gereken iki önemli nokta var: “Yeni bir yıl” ve onu “kutlamak.”

Hemen belirtelim ki işbu “yeni yıl” sadece Hristiyan dünyaya ve onların etkisi altında bulunan kültürlere ait bir zaman algısını yansıtıyor; dolayısıyla izafi ve hatta “muhayyel.” Çinlilerin ve Yahudilerin 3 binli, 5 binli yıllara tekabül eden takvimleri, onların çok farklı bir zaman ve takvim algısına sahip olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla dünyanın bir kısmının yarın gireceğini farz ettiği yeni yıl, onlar için bir şey ifade etmiyor.

Bu durum Müslümanlar için de böyle elbette. Biz kendi zaman ve takvim anlaylışımız içinde yeni yılımızı bir aydan biraz fazla bir süre önce giren Muharrem ayıyla birlikte idrak ettik.

Meseleye “yenil yıl” tabirinin ifade ettiği mana ve hayatımıza getirdiği şeyler açısından baktığımızda Müslümanlarla gayrimüslimler arasında bariz bir farklılık görülüyor. Bizler hayatımıza anlam katan zaman dilimlerini “kut”lar, yani onları kutsal bilir, onların bize bereket, rahmet ve esenlik getirmesini temenni ederiz. Yani bizim o zaman dilimlerini idrakimiz, “eğlence” üzerine değil, kulluğun hatırlanması, teberrük ve esenlik dileği şeklinde kendini gösterir.

Dikkat edilecek olursa Müslümanlar için anlamlı zaman dilimlerinin hiçbirisinde, seküler ya da gayrimüslim dünyanın “kutlama”larına benzer bir ritüel yoktur. Biz, bizim için anlamlı olan kandiller, üç aylar, Ramazan ve Kurban bayramları gibi zaman dilimlerinde eğlence düzenlemeyiz. Bu ve benzeri zaman dilimleri bizim için birer arınma, tevbe-istiğfar, hamd-şükür, tebrikleşme ve bereket umma mevsimleridir.

Yılbaşı kutlamaları adı altında düzenlenen şenliklerin, bize ait olmayan, dolayısıyla dünyamıza girmesine izin vermememiz gereken birer ma’siyet ritüeli olduğunu hatırdan çıkarmamak gerektiğini tekrarlamaya lüzum görmüyorum. Hıristiyan kültürün temel simgelerinden biri olan “Noel baba” mitolojisinin dünyaya “Hz. İsa (a.s)’ın doğum yıldönümünü anma”dan daha öte ve farklı şeyler taşıdığı aşikâr. Hıristiyan dünya -esasında bu tarihte olmadığı açık olan- Hz. İsa (a.s)’ın doğumunu bile tahrif alışkanlığı doğrultusunda anlam dönüşümüne uğratarak seküler bir ritüele, bir tüketim çılgınlığına ve hedonizm fırsatına dönüştürmüştür.

Biz Müslümanlar, Efendimiz (s.a.v)’in doğum yıldönümü olan “Mevlidkandili”ni “eğlenerek” değil, dua, istiğfar ve ibadetle, nafile infak ve tasaddukla idrak ve ihya ederiz. Aradaki farkı görmemek mümkün mü?

“Yeni yıla nasıl girerseniz bütün yıl öyle geçermiş” tarzındaki hurafenin Müslüman nesillerimizi iğfal etmesine izin vermemek nasıl bir sorumluluksa, içinde bulunduğumuz zaman dilimine (Safer ayı) özgü bir diğer hurafeyi yaşatmamak da aynı şekilde sorumluluktur. Bilhassa cep telefonlarına SMS yoluyla gelen ve “Safer ayının uğursuzluk getirmemesi için şu kadar namaz kılın, namazın her rekatinde bunları şunları okuyun…” şeklindeki hurafenin aslı esası yoktur.

el-Buhârî, Müslim ve daha başka hadis imamları tarafından nakledilen bir rivayette Efendimiz (s.a.v), “Adva, Safer ve Hâme yoktur…” buyurmuştur. Buradaki “Safer” kelimesinin ne anlattığı konusunda iki farklı görüş vardır. İlkine göre cahiliye döneminde Araplar haram ayları kaydırır(nesi yapar)dı. Böylece Safer ayını haram ay yapar, Muharrem’de ise hürmet bulunmadığı düşüncesiyle diledikleri gibi hareket ederlerdi. Efendimiz (s.a.v) bunun doğru olmadığını ifade buyurmuştur.

İkinci görüşe göre ise cahiliye Arapları insanın veya hayvanın karnında olduğu ve acıkınca soktuğu varsayılan bir yılan bulunduğuna inanır ve buna Safer derlerdi. Efendimiz (s.a.v) bunun asılsız bir inanç olduğunu ifade buyurmuştur.

Ala külli hal, Safer ayında uğursuzluk bulunduğu tarzındaki görüşün aslı yoktur. Bu görüş eski zamanlara ait bir hurafe iken “noel” de yeni zamanlara ait bir hurafedir. İkisini de hayatınıza sokmayın.

Yrd. Doç. Dr. Ebubekir Sifil Hoca

BİSMİHİ TEÂLÂ

Müslümanlar’ın geçmişte farklı din ve inanç sistemlerinin müntesipleriyle bir arada yaşadığı doğrudur. Ancak işbu “birlikte yaşama”nın mahiyetine baktığımız zaman meselenin öyle “yok aslında birbirimizden farkımız” tarzı söylemlerle çarpıtılamayacak kadar önemli temellere oturduğunu görürüz.

Sözgelimi Müslümanların diğerleriyle “içiçe” yaşadığını söylemek kocaman bir yalandır. Araya görünür görünmez-perdeler koymak, aynı coğrafyayı paylaşmakla birlikte kesinlikle “içiçe” yaşamamak, Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminden itibaren Müslümanların değişmez uygulaması olmuştur. Her şeyden önce gayrimüslimler’in, Müslümanların dini kimliklerine ve buna dayalı olarak gelişen kültürel hususiyetlerine dikkat etmesi, bu alanda onlara benzememesi temel ilkedir. Bilhassa “şiar” özelliğindeki göstergeler titizlikle muhafaza edilir ve bu alanda bir “karışma”ya asla izin verilmez. Gayrimüslimlerden istenen “kendileri olarak” var olmalarıdır; inançlarıyla, örf-adetleriyle, kılık-kıyafetleriyle…

İslam, bir yandan gayrimüslimlerden kendilerini Müslümanlara benzetmemelerini isterken, diğer yandan da Müslümanları onlara benzemekten, dolayısıyla onlarla “kaynaşma” anlamına gelebilecek her türlü hareket ve uygulamadan şiddetle men etmiş, bunun büyük bir “münker” olduğunu ilan etmiştir. Bu sebeple İslam’ın, gayrimüslimleri “asimile etmek” gibi bir hedefi hiç bir zaman olmamıştır (Müslümanlar üstünlüklerini her hal ve şart da kabul ettirmişlerdir). Aslolan ayrışmadır ve aynı coğrafyada yaşıyor olsalar da herkesin kendi dünyasında kendi değerleriyle yaşaması esastır.

Müslümanlar tarih boyunca hiçbir din ve inanç mensubunu kendilerine (ayrı bir “Millet” olduklarından dolayı) benzetmeye çalışmamıştır. Zira müslüman olmayanların Müslümanlara benzemesini istemek, sosyal, siyasal, kültürel, hukuki… pek çok alanda yol açacağı karmaşa bir yana, fıtrat planında “hakkı-batıla bulamak” demektir.

Müslümanların “Batılılaşmak”tan anladığı şey artık sadece kılık-kıyafette onlara benzemekten ibaret bir yüzeyselliği yansıtmıyor; Müslümanlar dinlerini, tarihlerini, inanç ve kimliklerini de batılıların “uygun gördüğü/tayin ettiği tarzda” algılama konusunda ne kadar yetenekli olduklarını dünya aleme göstermenin yarışı içindeler…

Bugünün dünyasında özellikle “okumuş-yazmış” kesimden hangi müslümana saltanatın, ataerkil aile yapısının, erkek-egemen anlayışın öyle ürkütücü şeyler olmadığını, tam tersine bunların Müslümanların tarihsel tecrübesini pratikte mümkün kılan başat unsurlar arasında yer aldığını söyletebilirsiniz? Bunları geçtik, hangi “akıllı!” müslümana, İslam’ın diğer dinlerden üstün olduğu gibi, Müslümanın da diğer insanlardan üstün olduğunu söyletebilirsiniz?! (Çankaya sakininin; “İslam medeniyeti batı medeniyeti karşısında yenilmiştir!” İlanatıyla “arz-ı endam” ettiği bir vasatta!.. Y.A.)

Oysa İslam’ın bize yüklediği “başkasına benzememe” mükellefiyetinin temelinde bizim fıtri değerlere bağlılıktan gelen “üstünlüğümüzün” bulunduğu en temel bir hakikattir. Hakkı-batıla bulamak neyse, hakk ehlinin kendisini batıl ehline benzetmek suretiyle onlara “bulanması” da odur!

İslam, hayatın her alanına ve varlığın görünür-görünmez her boyutuna “kendine mahsus” damgasını vuran bir dindir. Müslüman olmanın kendine has hüküm, tarz, sembol ve göstergelerinin muhafazası, bu sebeple Efendimiz (s.a.v.) tarafından “Ümmetine” titizlikle öğütlenmiştir. Tarih boyunca Müslümanların hep “kendine mahsus!” bir hayat yaşamış olması, eşya ve olayları bu “mahsus!” telakki tarzıyla değerlendirmesi, kökü buraya dayanan “kimlik bilinci”nin tezahürleridir ve bu bilinç “modern döneme!” kadar titizlikle muhafaza edilmiştir.

Efendimiz (s.a.v.)’in “Müslüman kimliğin muhafazası” konusundaki hassasiyetinin, neredeyse “ibadetlere teşvik derecesine” vardığını görmek şaşırtıcı değildir. Zira vahyin hedefi; kendisini başkalarıyla eşitleyen, başkalarına benzemekte bir sakınca görmeyen, hatta bunu adeta “varlığının amacı!” sayan birey ve toplum değil, Hakkın ve hakikatın şahidi ve temsilcisi, inancından, kimliğinden ve aidiyetlerinden dolayı Yüce Yaratıcı (C.C.) nezdinde ayrıcalıklı bir yeri olduğunu bilen, “tarihe maruz kalan değil, tarihi yapan ve yazan birey (kul) ve toplumdur.”

Efendimiz (s.a.v.)’in, Müslümanların gayrimüslimlere benzememesi konusundaki ısrarlı ikazları bu çerçevede değerlendirilmelidir. Tarih içinde hep Müslümanlar üstün durumda olduğu için “Kim kendisini bir kavme benzetirse onlardandır” , “Bizden başkasına benzeyen bizden değildir” gibi Nebevi uyarılar bağlamında, kılık-kıyafet gibi “görünür” alanlar dışında gayrimüslimlere benzeme olgusu pek fazla gündem olmamıştır.

Hadislerin mutlak ifadesi dikkate alındığında yasaklanan hususun sadece kılık-kıyafetle sınırlı olmadığı, “benzeme” tavrının bilinçli bir tercih olarak tezahür ettiği her alanın bu yasağın çerçevesine dahil olduğu görülecektir. Bilhassa günümüzde “gayrimüslimlere benzeme”, daha doğrusu “kendini gayrimüslimlere benzetme” illeti, hayatın çok fazla fark edilmeyen boyutlarında son derece belirleyici durumdadır.

Ulemamız, mezkür rivayetleri şerh ederken problemin bu boyutuna dikkat çekmiş ve burada ki “benzeme”nin, ahlakta, tavır ve davranışta, giyim-kuşamda… hasılı hangi konuda ve ne şekilde olursa olsun başkasına özenmeyi, kendine ait olanı terk edip başkasının özelliklerini benimsemeyi ifade ettiğini söylemiştir.

“Kişi sadece gayrimüslimlere mahsus kıyafetleri giydiği için kafir olmaz, ama itikadını bozmadan da gayrimüslimlere mahsus kıyafetleri giymez.”

Sonuç

İslam, Müslümanları, kılık-kıyafetten inanca, düşünce tarzından örf, adet ve kültüre kadar her alanda başkasına benzemekten şiddetle sakındırmış, hakk ehli ile batıl ehlinin birbirine benzemesini hakk ile batılın birbirine benzemesi olarak görmüştür. Hakk ile batılın fıtri olarak birbirinden ayrışması ne kadar tabii ve gerekli ise, Hakk ehli ile batıl ehlinin birbirinden kesin hatlarla ayrışması da o kadar tabii ve gereklidir. “İmam-ı Rabbani’ nin (k.s.) de altını çizdiği gibi, Hakk ehli batıl ehline benzediği anda inancından ve mensubiyetinden gelen “İZZET”ten uzaklaşmış, zillete düşmüş olur. Hatta bu sadece Hakk ehlinin zillete düşmesi ile neticelenen bir durum değildir. Hakk ehlinin zillete düşmesi, kaçınılmaz olarak bâtıl ehlinin izzete kavuşması demektir. İkisi de aynı anda aziz veya zelil olmaz. Birinin izzeti öbürünün zilletinde, öbürünün izzeti berikinin zilletindedir.”

Başlangıçta kılık-kıyafette benzeme gibi “zararsız!” bir ilişki biçimi olarak telakki edilen süreç, giderek hayat ve din algısının da başkalarının hayat ve din algısına dönüşmesini intaç eder ki, bundan daha büyük bir zillet tasavvur edilemez.

Son iki, iki buçuk asırlık süreçte İslam dünyasında yaşanan durum, “başkalarına benzemek suretiyle adam yerine konulma çabası!” olarak ifade edilebilir. Oysa adam yerine konulmak, kendimiz olmaktan uzaklaşmamıza bağlıdır; “kendisi olmayı başaramamışların da adam yerine konulması mümkün değildir, ne bu dünyada, ne de ötede…”

(Hiç hatırdan çıkarmamak gerek; “İBRAHİM ALEYHİSSELAM TEK BAŞINA BİR MİLLETTİ. TEK BAŞINA BİR ŞEY OLAMAYANIN İÇİNDE YER ALDIĞI GÜRUH DOLAYISIYLA BİR ŞEY OLMA İHTİMALİ HİÇ YOKTUR.” İ.Ö.) 

Yrd. Doç. Dr. Ebubekir Sifil Hoca
Rıhle, Ocak-Şubat 2011

BİSMİHİ TEÂLÂ

Bilindiği gibi “Mezhepsizlik Dinsizliğin Köprüsüdür” sözü, yirminci yüzyılın yetiştirdiği en büyük alimlerden ve son Osmanlı Şeyhülislam vekillerinden biri olan merhum Muhammed Zâhid el-Kevserî’ye aittir ve merhumun “Makâlât” adlı eserinde yer alan makalelerden birisinin başlığıdır.[1] Bu hikmetli söz, bahse konu makale neşredildikten sonra adeta darb-ı mesel haline gelmiş ve dilden dile yayılmıştır.

Bu yazıda, bu sözün ne anlama geldiği ve İslam Dünyası’nın yaşadığı ilmî ve fikrî tecrübeye ne ölçüde denk düştüğü gibi hususları irdelemeye çalışacağız.
Öncelikle bu şaklıkta geçen iki kavramın, “mezhepsizlik” ve “dinsizlik” kavramlarının nasıl anlaşılması gerektiği üzerinde duralım.

Buradaki “mezhepsizlik”, hem hiçbir mezhebi tanımamayı, hem de klasik tabiriyle “telfik”i, yani mezheplerin hükümleri arasından bir derleme ve seçme yaparak karma bir mezhep oluşturmayı anlatmaktadır. Zira her birinin ayrı bir usul ve metodu olan mezheplerden hiçbirisini tanımamakla, aralarındaki ihtilafları ve bunların sebeplerini görmezden gelerek bu metot ve usuller doğrultusunda konmuş olan hükümleri birleştirme girişimi arasında netice olarak hiçbir fark yoktur. Çünkü son tahlilde her iki davranış şekli de, belli bir metodu iltizam etmeme noktasında buluşmaktadır.

Başlıktaki cümlede yer alan “dinsizlik” ise, hiçbir dini tanımamaktan ziyade, dinler arasında herhangi bir fark gözetmemek ve muhtelif dinlere mensup insanları aynı kategoride değerlendirmek anlamına gelmektedir.

Bilindiği gibi İslam Dünyası’nda başgösteren –ve genellikle Cemaleddin Efganî ile başlatılan– “yenilikçi” hareketin en önemli taleplerinden birisi ve belki de birincisi, Müçtehit İmamlar’ın içtihatlarının artık eskidiği, miadını doldurduğu ve bugünün meselelerine çözüm getirmekten uzak kaldığı gerekçesiyle yeni içtihatlar yapılmasıdır. İslam Hukuku’nun (Fıkıh) modernize edilmesi ve çağa uydurulması için, içtihat mekanizmasının temel unsurları ve belirleyicileri olan Kitap, Sünnet, İcma ve Kıyas’ın yeniden gözden geçirilmesi ve akılcı bir bakış açısıyla yeni yorumlara ve fonksiyonlara kavuşturulması şeklinde başlayan bu hareket, geçen zaman içinde muhtelif veçhelere büründü ve farklı yönelişlere teşne oldu.

Her ne kadar yenilikçilerin muhtelif konularda birbiriyle bağdaşmayan çeşitli görüşleri ve bu görüşler etrafında –taraftarları ve karşıtları arasında– cereyan eden tartışmalar konumuzla yakından ilişkili ise de, bu yazının amacı bu ayrıntıya girmek olmadığından, burada sadece yukarıdaki kuşbakışı tesbite şu noktayı eklemekle yetineceğiz: Az önce “yenilikçi hareket” şeklinde ifade ettiğimiz reformist/modernist yaklaşımın talepleri ve teklifleri elbette Fıkıh ve İçtihat sahalarına münhasır değildi. Bu hareketin boyutlarının kaçınılmaz olarak Akait alanına da uzandığını müşahede etmekteyiz.

Nitekim Cemaleddin Efgânî’den başlayarak Fazlur Rahman’a ve oradan da günümüz Türkiye’sindeki bazı isimlere uzanan “İbrahimî dinlerin diyaloğu” söylemi, (kimi zaman bu dinlerin esasta bir olduğu, kimi zaman da Ehl-i Kitab’ın da cennete gideceği şeklindeki iddialarla) reformist/modernist çevrelerin üzerinde ısrarla durdukları bir tez olarak canlılığını muhafaza etmektedir.[2]

Her ne kadar meselenin bu boyutu konumuz ile yakından ilişkili değilmiş gibi görünse de, bu yazının başlığı, bu boyutu da ilgi alanımız içine sokmaktadır. Zaten aşağıda izleyeceğimiz 4 merhalenin sonuncusu üzerinde dururken bu nokta kendiliğinden tebellür edecektir…

Evet, reformist/modernist çevrelerin talepleri “yeni içtihatlar yapılmalıdır” söylemiyle, aslında “eski” içtihatların Kur’an, Sünnet, İcma ve Kıyas hakkındaki değerlendirmelerinin geçersizliğini dile getirmiş oluyordu. Peki bu 4 asl hakkında reformist/modernist çevrelerin yaklaşımı genel olarak nasıldır?

Bu sorunun cevabını, söz konusu 4 aslın sonuncusundan başlayarak verecek olursak:[3]

1- Kıyas: Kıyas, nasslardaki hükmün dayandığı illetin tesbitine dayanan bir faaliyettir.[4] Dolayısıyla tabiatı gereği, ahkâma ilişkin nassların tek tek ele alınması ve hükme temel yapılması esasına dayanır.[5]

Oysa nassların tümünün bir arada değerlendirilmesi (tümevarım) yoluyla mesajı özü/ruhu yakalanarak buradan bütünlük arzeden bir metodoloji geliştirilmeli ve çözüm bekleyen meselelere bu metodoloji esas alınarak cevap verilmelidir.

Reformist/modernist çevreler, bu yaklaşımlarına, Malikî mezhebinde tali (ikincil) bir delil olan “maslahat” unsurundan ve özellikle Endülüs’lü Malikî fakihi eş-Şâtıbî’nin bu unsur hakkındaki değerlendirmelerinden de destek aramayı ihmal etmediler.

Çerçevesi şu ana kadar net olarak çizilememiş olan “Kur’an’ın ruhu” söylemi ve maslahat prensibinin –belirleyicilik alanı Malikî mezhebinin yaklaşımını çok daha fazla aşacak şekilde[6]– devreye sokulması sonucu Kıyas prensibi devre dışı bırakılmış oluyordu.

2- İcma: Sahabe’nin ileri gelenleri tarafından işletilmeye başlanmış bulunan İcma prensibi, fer’î bir mesele hakkında bir dönemde yaşayan bütün müçtehit imamların içtihatlarının aynı doğrultuda oluşması demektir. Tafsilatını yine Usul-i Fıkıh kitaplarına havale edeceğimizbu prensip de reformist/modernist çevreler tarafından aşındırılmaya çalışılmıştır. İcma’ın vukuunun mümkün olmadığı; hakkında icma bulunduğu söylenen meseleler hakkında, iyi araştırıldığında aslında ihtilaf bulunduğu, tarihin bir döneminde meydana gelmiş bir icmaın, başka bir dönemde aynen kabul edilmesinin, insan akylının dondurulması demek olacağından, böyle birşeyin kabul edilemeyeceği gibi bir çok gerekçeye dayandırılan İcma itirazları, İmam eş-Şâfi’î’nin konu hakkındaki bazı değerlendirmeleri de istismar edilmek suretiyle[7]

Oysa İcma, fer’î bir hüküm hakkındaki bir nassa dayanıyorsa, o nassın bildirdiği hükmü zannî olmaktan çıkarıp kat’î kılması ve İslam Hukuku alanında derin vukufiyet sahibi Müçtehit İmamlar’ın konsensüsü olması bakımından İlahî İrade’nin tesbitinde elbette belli bir fonksiyon icra etmektedir.

Üstelik reformist/modernist çevreler, İcma hakkındaki değerlendirmelerinde yukarıda söylediğimiz noktada da durmadılar. Birtakım hadislerde geçen “ümmet” kelimesinin, Ümmet-i Davet dediğimiz gayri müslimler ile Ümmet-i İcabet dediğimiz müslümanlar arasında herhangi bir ayrım yapmadan tümünü, yani bütün insanları kapsadığını ileri sürerek, Hz. Peygamber (s.a.v)’in ümmetinin bütün insanlık olduğunu söylediler.[8]

Bizzat Allah Teala’nın Kitabı’nda ve Hz. Peygamber (s.a.v)’in Sünneti’nde en keskin hatlarla çizilmiş olan iman-küfür sınırı, reformist/modernist çevreler tarafından böylece ortadan kaldırılmış ve bunun yerine, özellikle masonik çevrelerin dillendirdikleri “insanlık dini”, “tüm insanların kardeşliği” sloganları, İslamî kılıflara büründürülerek yeniden ifade edilmiş oluyordu.

3- Sünnet: Mezhep İmamları’nın içtihatlarının büyük bir kısmının Sünnet’e dayanıyor olması ve Sünnet’in ve hadislerin birçok noktada rasyonel bakış açısına aykırılıklar arz ettiğinin kabul edilmesi, temelde akılcılığa (rasyonalizm) dayanan reformist/modernist hareketi, Sünnet’i ve hadisleri de “sorgulamaya” itmiştir. Tabiatiyle modern akla ve bugünkü bilimsel verilere uymadığı kabul edilen birçok hadis, bu bakış açısı tarafından “uydurma” olarak kabul edildi.

Bu yaklaşımı desteklemek için, sadece Kur’an’ın ilahî garanti altında olduğu ve Sünnet için böyle bir garantiden söz edilemeyeceği temel bir tez olarak ısrarla işlendi. Zira işin içine beşer unsuru girdiği anda şüpheci davranmak “bilimsel” davranışın bir gereği idi. Geçmiş alimler tarafından sahih olarak kabul edilmiş olsa da, pek çok hadis, reformist/modernist çevreler tarafından “uydurma” olarak damgalandı. Böylece Sünnet’in büyük bir kısmından kurtulma imkânı doğmuş oluyordu.

Burada, alimlerin (buradaki “alimler”den kastımız, özellikle Fıkıh ve Usûl-i Fıkıh alimleridir), mütevatir ve meşhur kategorisine girmeyen hadisleri “ahad hadis” (veya “haber-i vâhid”) olarak değerlendirmeleri ve bu tür hadislerin ilim bildirmeyeceğini söylemeleri de, reformist/modernist çevreler tarafından iddialarını destekleyici bir unsur olarak kullanıldı.

Burada üzerinde durulması gereken bir diğer nokta da, “Kur’an’a aykırı hadis olamayacağı” söylemidir. Bu söyleme göre eğer herhangi bir hadis –isterse eski alimler tarafından mütevatir olduğu söylenmiş olsun– Kur’an’a aykırılık teşkil ediyorsa, onun sahih olarak kabul edilmesi söz konusu olamaz.
Oysa Kur’an’a aykırı görüldüğü gerekçesiyle uydurma olduğu söylenen hadisler hakkında, meseleyi bütün veçheleriyle araştırmadan verilen bu hükümler, Hz. Peygamber (s.a.v)’in Sünneti’nin büyük bir kısmının iptal edilmesinden başka bir anlama gelmemektedir.

Meselenin bir diğer yönü de, Sünnet’in yol göstericiliğine baş vurmadan Kur’an’a doğrudan gitme söyleminin bünyesinde barındırdığı tehlikeler ile karşımıza çıkmaktadır. Tam bu noktada 4. merhale ile karşı karşıya geliyoruz ki, meselenin en can alıcı noktasını da burası oluşturmaktadır.

4- Kur’an: Kur’an ayetlerinin anlamı ve ihtiva ettiği hükümlerin anlaşılıp uygulanması noktasında Sünnet’in otoritesi de dahil olmak üzere hiçbir vasıta kabul etmeye yanaşmayan reformist/modernist anlayış, bu aşamada artık önünde uçsuz bucaksız bir hareket alanı bulmaktadır. “Fikir hürriyeti”, “Allah’ın Kitabı’na aracısız olarak baş vurmak”, “Kur’an’ın, kendisini “açık/anlaşılır” bir kitap olarak nitelendirmesi”… gibi pek çok söylem burada devreye girdi ve artık her isteyen, Kur’an ayetlerinden istediği hükmü çıkarma “özgürlüğüne” kavuşmuş oldu. Yüzyıllar içinde bitmez tükenmez samimi çabalarla ve tam bir ehliyetle vücuda getirilmiş olan Tefsir ve Fıkıh kitapları, Müfessirler, Fakihler ve diğer ulema, binbir ithamla töhmet altında bırakıldı ve asırların bilgi birikimi hoyratça çiğnenerek devre dışı bırakıldı.

Oysa Kur’an’ın doğru anlaşılması ve tefsiri[9] için öncelikle ilmîliği ispatlanmış bir metot geliştirilmesi gerekir. Böyle bir metot olmadan Kur’an’dan hüküm çıkarmak, onu tahrif etmekle eş anlamlıdır.

Nitekim günümüzde bunun büyük bir rahatlıkla yapıldığını görmekteyiz. Her isteyen, Kur’an’dan istediği hükmü çıkarmakta ve “ben böyle anlıyorum” diyerek işin içinden sıyrılmaktadır.

Tevrat ve İncil’in aslında çok da fazla tahrife uğramadığı, dolayısıyla bu kitaplara inanan Yahudi ve Hristiyanlar’ın da “hak din” ve “tevhid dini” üzere olduğu hükmünden tutunuz, Kur’an’da yer almayan bir hükmün Hz. Peygamber (s.a.v) de olsa hiç kimse tarafından konamayacağı tesbitine kadar, aslında İslamî olmayan pek çok anlayış, güya Kur’an merkeze alınarak vaz edildi. Kur’an ve Sünnet tarafından konmuş olan en temel sabiteler bile yıkılıp geçildi ve ortaya ne idüğü belirsiz bir din çıktı. Her ortama ayak uyduran, her anlayışa uyan, hiç kimsenin hiçbir anlayış ve hareketine müdahale etmeyen, uyulsa da olur uyulmasa da kabilinden varla yok arası bir din!

İşte bu yazının başından beri 4 merhale halinde sıralamaya çalıştığımız bu hareket, aşama aşama bu noktaya geldi. Din’de Mezheb’in niçin önemli olduğu, tam bu noktada kendisini bütün ağırlığıyla hissettirmektedir. Çünkü Mezhep, dinî hassasiyettir, din hakkında konuşmanın ve dinî bir hüküm vermenin kuralı, çerçevesi ve sistemidir. Mezhep, metot demektir; mezhepsizlik ise metotsuzluktur. Metotsuz, kaidesiz yapılan her türlü faaliyet ise karmaşaya ve yanlışlığa düşmeye mahkûmdur. Mezhep tanımayan insan, kendisini metotsuzluğa, karmaşaya ve belirsizliğe atmış demektir. Dolayısıyla onun, Allah’ın dini hakkında söylediği her söz ve ile sürdüğü her görüş, daha baştan yanlış olarak damgalanmayı hak etmiştir.

Kendisini mezhep imamlarından üstün görerek onların kurdukları sistemleri yıkma selahiyetinde gören kimseler, aslında dinî bir kurumu tahrip etmiş olmaktadırlar. Bunun neticesi ise, yukarıdan beri gördüğümüz gibi sonunda zarûrât-ı diniyye dediğimiz alana kadar gitmektedir. Zira bu hareket, nerede duracağı –onu yürütenler tarafından bile– önceden kestirilemeyen bir “kör gidiş”i ifade etmektedir.

Mezhep tanımadığını söyleyenlere sorunuz: Bugüne kadar Kur’an ve Sünnet’i anlama ve onlardan hüküm çıkarma konusunda geliştirdiğiniz dört başı mamur bir usûl/metot var mıdır?

Bu soruya verebilecekleri en küçük bir olumlu cevap yoktur. Mezhep ve metot tanımadığını, geçmiş ulemanın bize bıraktığı devasa ilmî mirası yıkmakla, yıpratmakla meşgul olmaktan başka bir mahareti olmayan böyle kimseler, kendi içlerinde korkunç çelişkilere düşmekten kurtulamıyorlarsa, sebebi burada aranmalıdır.

Her ne kadar hiçbir mezhebe bağlı olmama düşüncesi mutlak olarak ve her zaman yukarıda çerçevesini çizdiğimiz “dinsizlik” vakıasına götürmese de, bu başlangıcın, genellikle bu sona götürdüğünü de görmezlikten gelmemiz mümkün değildir.

İşte bugün aşama aşama gelinen noktada bizzat Allah Teala ve O’nun Resulü tarafından çizilmiş olan iman-küfür sınırının pek çok reformist/modernist tarafından ortadan kaldırılması, Muhammed Zâhid el-Kevserî merhumun, bu yazıya başlık olarak seçilen sözünün ne kadar doğru ve hikmetli bir söz olduğunu en anlışılır biçimde ortaya koymaktadır.
Selam, hidayete tabi olanlara…
——————————————————————————–
DİPNOTLAR

[1] “Makâlât”, el-Kevserî merhumun, Mısır’daki muhtelif dergi ve gazetelerde neşredilmiş olan ve her biri ayrı bir ilmî kıymeti haiz bulunan makalelerinin, vefatından sonra sevenleri ve talebeleri tarafından derlenerek bir kitap haline getirilmesiyle oluşturulmuştur. Fıkıh ve Usul-i Fıkıh’tan Hadis ve Usul-i Hadis’e, Kur’an ilimlerinden Akaid ve Tarih’e kadar pek çok konu yanında güncel meselelerin de derin bir vukufiyet ve kuvvetli bir ilmî dirayet ile ele alındığı “Makâlât”, günümüzde de kaynak eser olma özelliğini sürdürmektedir. Tarafımızdan tercüme edilmiş olan bu kıymetli eser, inşâallah yakında neşre hazır hale getirilecektir.

el-Kevserî merhumun hayatı, şahsiyeti ve ilmî yönü hakkında geniş malumat edinmek isteyenler, 9-10 Aralık 1995 tarihinde Düzce’de düzenlenen Muhammed Zâhid el-Kevserî Sempozyumu’nda sunulan tebliğlerin bir araya getirildiği “Muhammed Zâhid el-Kevserî –Hayatı-Eserleri-Tesirleri-” adlı kitaba (Seha neşriyat, İstanbul-1996); “Makâlât”ın muhtevası konusunda da adı geçen kitabın 147-151. sayfaları arasında yer alan “Makâlâtu’l-Kevserî’nin Değerlendirilmesi” adlı tebliğimize bakabilirler.

[2] Bkz. Mustafa Fevzî, “Da’vetu Cemâliddîn el-Efğânî”, 241 vd.; Fazlur Rahman, “Allah’ın Elçisi ve Mesajı”, 123; “İslam”, 36; “Ana Konularıyla Kur’an”, 317.
Fazlur Rahman, “İslam Geleneğinde Sağlık ve Tıp”ta da (8) şöyle der: “Sufîler, geniş bir insancıllık ve hoşgörüyü yerleştirmişler; inançlarına bakmaksızın bütün insanlığa yardım etmişlerdir. Onların bu tutumları aynı zamanda ahlakî ve manevî göreceliğe de katkıda bulunmuştur. Böylelikle onlar, tarih boyunca karşılaşlan bütün dînî ve beşerî inanç ve düşünce sistemlerini meşru göstermişlerdir. Her ne kadar bu tutum Ehl-i Sünnet tarafından hoş karşılanmamışsa da, yakından bakıldığında bizzat Kur’an’ın öğretisinden o kadar da uzak değildir. Çünküa Kur’an-ı Kerim; yeryüzünde hiçbir millet ve toplumu rehbersiz bırakmadığını ve İlâhî rehberliğin Yahudiler’in, Hristiyanlar’ın ve Müslümanlar’ın özel imtiyazı olmadığını devamlı surette vurgular. Bununla birlikte, Kur’an, dinde bir evrimin olduğunu ve kendisinin ilâhî rehberlik ve vahyin en yüksek ifadesi olduğunu, diğer taraftan öbür dinlerin isetemel hakikatleri ihtiva etmelerine rağmen, yer yer tahrif edildiklerini ve yanlış yorumlarla bezendiklerini ifade eder.” Benzeri ifadeler için aynı eserin 34. sayfasına da bakılabilir.

Bu düşünce ve iddiaların eleştirisi için bizim “Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi” adlı çalışmamızın I. cildine (16 ve 17 numaralı yazılar) bakılabilir.

[3] Burada bu yaklaşımın sadece teorik olarak mantık yapısı verilmektedir. Bunlara cevap verilmesi bu yazının amacının dışındadır.

[4] İlletlerin tesbiti, Usul-i Fıkıh kitaplarında “mesâliku’l-ille” diye isimlendirilen metotlarla yapılır. İbarelerin gramatik yapısından, başka birtakım özelliklerine kadar birçok husus burada belirleyici rol oynar. Ayrıntı için Usul kitaplarına başvurulabilir.

[5] “Yenihlikçi” yaklaşım tarafından “parçacı” olmakla suçlanan bu metot, aslında hükme medar olan illetin tesbitine dayanması bakımından ahkâmın dayandığı temelin belirlenmesinde en sağlam metottur. Zira bu metot sayesinde bir hükmün niçin vaz edildiği tesbit edilir ve aynı özellikteki diğer konular hakkında da rahatça aynı hükmün yürütülmesi temin edilir. Hz. Peygamber (s.a.v) de dahil olmak üzere İslam’ın ilk dönemlerinden itibaren kullanılmış olan Kıyas metodu, ehil kimseler tarafından uygulandığında nassların lafzına ve ruhuna en uygun hükümlerin verilmesinin de bir garantisidir.

[6] Zira Malikî mezhebinde tali bir delil olarak kabul edilen “maslahat”, hiç bir zaman nassların önüne geçirilmemiştir. İslam aleminde ilk defa Hanbelî mezhebine bağlı olduğu söylenen ve hakkında pek ağır ithamlar yapılmış bulunan Necmuddîn Süleyman b. Abdilkavî et-Tûfî tarafından nassların önüne geçirilecek derecede çerçevesi geniş tutulmuş olan maslahata böyle bir fonksiyon tanınacak olursa, insanların faydası, Yüce Allah’ın, nasslarda ifadesini bulmuş olan iradesinin önüne geçirilmiş olur. Bu da, Yüce Allah’ın, insanların maslahat ve menfaatini bilemediği gibi çok tehlikeli bir sonuca kapı açar. Oysa kulların gerçek maslahatı, nassların belirlediği hükümlere aynen uymakta saklıdır.

Öte yandan burada, insanların maslahat ve menfaatini tesbitte, bilgi ve faaliyet alanı sınırlı olan insan aklından başka hiçbir belirleyici yoktur. Yanılmak ve hata yapmakla malul olan insan aklının tesbit ettiği maslahat, özellikle modern dünyaya hakim olan “değişim” anlayışı doğrultusunda sürekli olarak değişik veçheler gösterecektir. Dolayısıyla bu noktada bugün doğru dediğimize yanın yanlış deme garabetine düşmekten bizi kim koruyabilir?

[7] Biz, İmam eş-Şâfi’î’nin İcma konusundaki görüşünü ve İcma hakkındaki spekülasyonları, “Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi” adlı çalışmamızın I. (19 numaralı yazı) ve II. ciltlerinde (10 numaralı yazı) etraflıca ele almıştık. Dileyen oralara başvurabilir.

[8] Bkz. Yaşar Nuri ÖZTÜRK, “Kur’an’daki İslam”, 224; Hasan Hanefî, “İslâmiyât” dergisi, 1/4, Ekim-Aralık, 1998, 224.

Yaşar Nuri öztürk, Ümmet hakkındaki bu görüşünü İbn Manzûr’un “Lisânu’l-Arab”ına (“Ümmet” maddesi) dayandırmaktadır. Oysa adı geçen eserde Ümmet’in İslamî literatürde bu anlama geldiğini gösteren herhangi bir ifade mevcut değildir.

[9] Burada “yorum” kelimesini bilinçli olarak kullanmıyoruz. Bkz. “Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi”, II, 68 (3 numaralı yazı, 27 numaralı dipnot).

Ebubekir SİFİL

BİSMİHİ TEÂLÂ

Müslim’in rivayet etmiş olduğu bir hadis-i şerifte:

عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ رضى الله عنهما قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم  الشَّهْرُ تِسْعٌ وَعِشْرُونَ فَإِذَا رَأَيْتُمُ الْهِلاَلَ فَصُومُوا وَإِذَا رَأَيْتُمُوهُ فَأَفْطِرُوا فَإِنْ غُمَّ عَلَيْكُمْ فَاقْدِرُوا لَهُ

Abdullah b. Ömer (Allah onlardan razı olsun)’den rivayete göre Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)şöyle buyurdu: Ay yirmi dokuz gündür. Hilali gördüğünüzde oruç tutun ve yine gördüğünüzde iftar edin. Hilali göremediğinizde takdir edin.[1]

Bu Hadis-i Şeriften de anlaşıldığı gibi Ramazan Ayının başlangıç ve bitimi, ru’yet (görmek) esasına dayanmıştır. Şu kadar var ki bu ve emsal Hadis-i Şeriflerde zikri geçen “ru’yet” kelimesinin, hakiki görmeyi içine aldığı gibi gözle görmek gibi bilgi ifade eden hesapla tespiti de içine alıp almadığında ihtilaf edilmiştir. Bu ihtilaf, birinci asrın sonlarından itibaren başlamış günümüze kadar devam etmiştir.[2]İhtilafın sebebi Hadis-i Şerifte geçen Hilali göremediğinizde takdir edinlafzının tefsirinden kaynaklanmıştır.

Hesaba itibar edilip edilmeyeceği hususunda Âlimler genelde iki guruba ayrılmışlardır.

Sahihu’l-Buhari şarihlerinden olan Bedruddin Mahmut b. Ahmed el-Aynî, (ö.855) Ümdet’ül-Kariadlı eserinde hesaba itibar edilir diyen âlimleri şu şekilde sıralamıştır: Tabiinden Mutarraf b. Abdullah b. eş-Şehir, Şafiilerden Ebu’l-Abbas b. Sureyç el-Kaffal, muhaddislerden İbn Kuteybe (Allah onlara rahmet et­sin).[3]

Ebu’l-Abbas b. Sureyç’den farklı rivayetler de vardır. İbn Hacer Fethu’l-Bârîisimli eserinde; bu zattan gelen bir rivayete göre hesaba itibar edilerek oruca başlamanın vacip olduğunu diğer bir rivayete göre ise vacip olmayıp caiz olduğunu nakletmiştir.[4]

El-Kazı Ebu Tayyip, Muhammed b. Mukatil ve Muhammed er-Remli (Allah onlara rahmet et­sin)gibi zatlar da; hesabın doğru olduğunu kabul eden kimselerin hilali görmeden de rasathanenin hesabına göre oruç tutmaları veya bayram yapmaları gerekir diyenlerdendir. Şu kadar var ki âlimlerin geneline göre hesaba itibar edilmez.

Muhammed Bahit İrşadu Ehli’l-Milleti ila İsbati’l-Ehille adlı risalesinde Kuşeyri’den şunları nakletmiştir: Şayet hesap; bulut emsali bir mani olmasaydı hilalin, gözle görülebileceğini söyleyecek olursa buna itibar edilerek oruca başlanılması ve bitirilmesi gerekli olacaktır. Zira bu hükmün sabit olması için görmenin hakikati şart değildir. Nitekim fıkıh kitaplarımızda da mezkûr olduğu üzere zindanda olan biri, ayın tamamlandığını veya o günün Ramazandan bir gün olduğunu gerek araştırması ve gerekse başka bir sebeple bilip inansa o kişi için oruç tutması gerekli olur. Her ne kadar hilali bizatihi görmeyip veya görenden kendisine bir haber ulaşmış olmasa da hüküm böyledir. Ve bu konuda âlimlerin ihtilafı da yoktur.[5]

Şafii fakihlerinden olan Şihabuddin Ahmed el-Kalyubî (ö.1069), Haşiyesinde Allame Abbâdî’den şunları nakletmiştir: Kesin olan hesap; hilalin görülemeyeceğini söylediği halde adil olan birinin “ben hilali gördüm” sözü kabul edilemez. Bu kişinin şahitliği ret olunur. El-Kalyubî, bu nakli yaptıktan sonra bunun aşikâr olduğunu, binaenaleyh oruç tutulmasının caiz olmadığını ve buna muhalefetin de inat ve kibirden kaynaklandığını söylemiştir.[6]

 Yapılan bu nakillerden de anlaşıldığı gibi sadece hesaba itibar etmeyenler olduğu gibi ki bunlar çoğunluktadır,  hesaba itibar edenler de vardır. Hatta bunlar da kendi aralarında iki kısma ayrılmıştır.

  1. Hesaba itibar edilerek gereğince amelin vacip olduğunu söyleyenler.

  2. Hesaba itibar edilerek gereğince amelin caiz olduğunu söyleyenler.

Hanefi ve diğer mezhep mensubu âlimlerin çoğu; Ramazan, Şevval ve Zilhicce aylarının rasat yapılarak takip edilmelerinin vacip olduğunu kitaplarında açık bir şekilde beyan etmişlerdir. Bu rasat, Şaban ayının sonunda yapılır. Şayet Ramazan hilali görülürse oruca başlanılır. Hilal görülmezse Şaban ayı otuza tamamlanır. Aynı şekilde Ramazanın sonunda Şevval hilali görülürse iftar edilir. Görülmemesi durumunda ise Ramazan otuz güne tamamlanır.

Bu Âlimler oruca başlanılması ve bitirilmesinde hilalin görülmesine, görülmemesi durumunda da ayın otuza tamamlanmasına itibar etmişlerdir. Hesaba itibar etmemişlerdir.[7]  

Hilali gördüğünü iddia eden kişinin şahitliğinin kabul edilip edilmemesini Hanefiler şu şekilde beyan etmişlerdir:

Hilali gördüğünü iddia eden kimse ya bir kişidir veya onunla beraber hilali gören başkaları da vardır.  

Bu kişinin tek kalması, havanın açık olması gibi onun yalan söylediğine veya hata yaptığına delildir. Veya havanın kapalı olması gibi buna delil değildir.

Şayet hilali gördüğünü iddia eden kimse, tekse ve tek olması da hata yaptığına veya yalan söylediğine delil ise Zahiru’r-Rivaye‘ye göre bu kişinin haberi kabul edilmez.

Şayet bu kişinin tek olması hata yaptığına veya yalan söylediğine delil olmazsa Zahiru’r-Rivaye‘ye göre Ramazan ve Zilhicce aylarında haberi kabul edilir. Şevval ayında ise iki rivayet vardır. Bir rivayete göre Ramazan ve Zilhicce aylarında olduğu gibi haberi kabul edilir. Diğer bir rivayete göre ise kabul edilmez.[8]

Hilali gördüğünü iddia eden kimse tek olmayıp onunla beraber bu iddiada bulunan başka toplulukta varsa şahitliği ittifakla kabul edilir.[9]

Hilali görme konusunda tek kişinin verdiği haberin kabul edilebilmesi için kişide İslam ve buluğ şartının arandığı Hanefi mezhebinde ittifakladır. Ancak bu kişi için adalet vasfının aranıp, aranmamasında ihtilaf edilmiştir. Zahiru’r-Rivaye‘ye göre adalet şarttır. Ebû Cafer et-Tahavî (ö. 321)’ye göre ise şart değildir.

Muhammed Bahit el-Muti’i bu iki görüşü naklettikten sonra sözlerine şu şekilde devam etmiştir: Hakikatte bu iki görüş arasında farklılık yoktur. Adaleti şart koşan, mutlak adaleti şart koşmuştur. Yani mesturu’l-hal dediğimiz fasık olduğu bilinmeyen kişi de buna dâhil olmuştur. Adaleti şart koşmayan ise hakiki adaleti kast etmiştir. Buna göre fasık olduğu bilinen birinin şahitliliğinin kabul edilemeyeceği herkesçe kabul edilmiştir.  

Hesaba itibar etmeyen âlimlerin, temelde üç gerekçeleri vardır.

  1. Şer’i Şerif, nucum/yıldız ilmine itibar etmeyi yasaklamıştır. Ebu Davud ve İbn Mace’nin rivayet etmiş oldukları bir hadis-i şerifte şöyle buyruluyor:

عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم مَن اقْتَبَسَ عِلْمًا مِنَ النُّجُومِ اقْتَبَسَ شُعْبَةً مِنَ السِّحْرِ زَادَ مَا زَاد

İbn Abbas (Allah onlardan razı olsun)’dan rivayete göre Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: Nücüm’dan ilim alan kimse, sihirden bir şube almış olur.Sonra üzerine dilediğini.[10]

  1. Şer’i Şerif; oruç, namaz emsali ibadetlerin edasında hesap-kitap yapma üzerine bizleri mükellef kılmamıştır. Bilakis bu emsal ibadetlerin sorumluluğunu hesap-kitap yapmasını bilen ve bilmeyenin anlamalarında eşit olacağı bir takım açık alametlere bağlamıştır. Nitekim El-Buhari ve Müslim‘in rivayet ettikleri; “Hilali gördüğünüzde oruç tutun ve yine gördüğünüzde iftar edin. Hilali göremediğinizde takdir edin[11]” hadis-i şerifin şarihlerinden olan el-Aynî, İbn Hacer ve İbn Baddal gibi zatlar da bu şekilde beyan etmişlerdir. Bunun birçok hikmetleri olduğu gibi mükelleflerin, Şer’i Şerif’in hükümlerini her zaman ve mekânda tatbik edebilmelerine imkân sağlanması da ayrı bir hikmettir.

  2.  Oruçla alakalı hadis-i şeriflerde Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hükmü, görmeye bağlamıştır. Hesap ile takdir etmek ise sis, bulut emsali hilalin çıplak gözle görülmesine mani bir şeyin olması durumundadır. Ayın 29 gün çekmesi ancak görmekledir. Hilali rasat etme işlemi nas/açık delil üzerine hükümlerin bina edildiği ibadet işlerinden olduğundan teabbudîdir. İlletlendirme veya kıyaslama yapılamaz.

Ru’yetu’l-hilal konusunda hesaba itibar eden âlimlerin, bu gerekçelere verdikleri cevaplar şu şekildedir:

  1. Muhammed Bahit İrşadu Ehli’l-Mille ila İsbati’l-Ehille adlı risalesinde el-Hidaye sahibinin Muhtaratu’l-Nevâzil adlı eserinden şunları nakletmiştir: Nücüm ilmi Şer’i Şerifin yasak ettiği bir ilim değildir. Zira bu ilim iki kısma ayrılır.

  2. Hesaba dayalı ilmi nücüm

  3. İstidlale dayalı ilmi nücüm

Hesaba dayalı ilmi nücüm haktır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

اَلشَّمْسُ وَالْقَمَرُ بِحُسْبَانٍ

 

“Güneş ve ay bir hesaba göre hareket etmektedir[12].

 

  İstidlali olan nücüm ilmi de yıldızların ve eflakin hareketleriyle hadiseler üzerine istidlal etmektir. Bu da Şer’an caizdir. Tabibin kişinin nabzından, hasta veya sıhhatli olduğuna anlaması gibi.[13]

Muhammed Bahit el-Muti’i nin yapmış olduğu bu nakillerden anladığımız; Şeriatın yasak ettiği ilmi nücüm günümüzde rasathanelerin gökyüzünü gözetlemek suretiyle hesaba dayalı ilim değildir. 

Ebu Davud’un rivayet etmiş olduğu “Nücüm’dan ilim alan kimse, sihirden bir şube almış olur.”[14]Hadis-i Şerifin Avnu’l-Ma’bud gibi şerhlerine baktığımızda bu yasak olan ilmin; yıldızlara bakarak gaipten haber vermek olarak beyan edildiğini görmekteyiz. Yoksa müşahede yoluyla hesaba dayalı ilim demek değildir.[15]

2. Hesaba itibar edilmez diyenlerin gerekçelerinden bir tanesi de hesabın kesin olmayıp tahmin ve sezgiye dayalı olmasıdır. Nitekim İbn Hacer ve Aynî gibi zatlar bunu şu sözleriyle sarahaten ifade etmişlerdir. “Hesaba itibar etmek batıldır. Zira hesap, sezgi ve tahminden ibarettir. Kesinlik veya zannı galibiyet ifade etmez”[16]Bu ibarenin mefhumu muhalifi şayet hesap günümüzde olduğu gibi kesinlik ifade ediyorsa, hesaba itibar edilir. Fukahanın ibarelerinde, Mefhumu muhalif caizdir.

3. Hesaba itibar edilmez diyenlerin gerekçelerinden bir diğeri de, Hilali gözetlemek nas/açık delil üzerine hükümlerin bina edildiği ibadetlerden olduğundan taabbudidir. İlletlendirme veya kıyaslama yapılamaz. Hesaba itibar eden Âlimlerin buna verdikleri cevap şu şekildedir: Evet teabbudi olan konularda illetlendirme ve kıyaslama yapılamaz. Bu konu tartışılacak bir mevzu değildir. Ancak bu, illeti beyan edilmeksizin mutlak gelen naslar için geçerlidir. Eğer nas, illetiyle beraber gelecek olursa, bu durumda nassı anlamada illetin tesiri olduğu ve hükmün tatbiki bu illete mebni olduğu usullerimizce de bilinmektedir. Velev ki bu hüküm, halis ibadetlerde olsa bile. Hilalin gözetlenmesini söyleyen hadis-i şerif, bu bapta tek değildir. Bilakis Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den bu bapta sabit olan başka hadis-i şerifler de vardır ki bunlar ru’yetin gerekliliğini bir illete bağlamıştır.

Buhari, Müslim ve diğerlerinin rivayet etmiş olduğu bir hadis-i şerifte şöyle buyruluyor:

عن ابْن عُمَرَ  رضى الله عنهما  يُحَدِّثُ عَنِ النَّبِىِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ  إِنَّا أُمَّةٌ أُمِّيَّةٌ لاَ نَكْتُبُ وَلاَ نَحْسُبُ الشَّهْرُ هَكَذَا وَهَكَذَا وَهَكَذَا وَعَقَدَ الإِبْهَامَ فِى الثَّالِثَةِ وَالشَّهْرُ هَكَذَا وَهَكَذَا وَهَكَذَا. يَعْنِى تَمَامَ ثَلاَثِينَ

İbn Ömer (Allah onlardan razı olsun)’den rivayete göre kendisi Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in şöyle buyurduğunu haber veriyor:(Biz) yazamayan ve hesap edemeyen ümmi bir ümmetiz, ay şöyle, şöyle ve şöyledir. Bir keresinde Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) eliyle 29 diğer bir keresinde 30 gün olduğunu işaret etmiştir.[17]

Bu hadis-i şerifte Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), ümmetin ümmiliğini yazma ve hesap yapamamasını, hilalin bizatihi gözle görülme şartına gerekçe yapmıştır.  Kameri ayın bazı kere 29 bazı kere de 30 gün olmasını yazma ve hesap yapmasını bilmeyen bir ümmetin hilali gözetlemekten başka bir yolla bilmesi mümkün olamayacaktır. Muhaddisler de bu hadis-i şerifi bu şekilde yorumlamışlardır.

İbn Hacer Fethu’l-Barî isimli kitabında bu hadis-i şerifin şerhinde şöyle demiştir: Yazmayı ve hesabı bilmeyenden maksat Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in zamanındakilerdir. Zira o zamanda kitabet ilmini bilen kişiler azdı. Hesaptan kastedilen de nücüm ilmidir. Bu da aynı şekilde o zamanda az kişinin sahip olduğu bir ilimdi. Bunun için oruç ve diğer hükümlerin ru’yet esasına bağlanması zorluğu kaldırmak için olmuştur.[18]   

Aynı zamanda hilali gözetlemek bizzat maksut bir ibadet değildir. Bilakis kameri ayın başlamasını ve bitimini bildiren kitabet ve hesap yapmayı bilmeyen bir topluluk için kameri ayın başlangıç ve bitimini anlamayı kolaylaştıran bir vesiledir.[19]

Bahit risalesinde tek kişinin hilali gördüm demesine itibar edilmesi hakkında şöyle diyor: İmamlarımız arasında adil olan bir tek kişinin Ramazan hilalini gördüm demesine itibar edileceğinde ihtilaf yoktur. Semada görmeye mani illet olup olmaması bu hükmü değiştirmiyecektir. Ancak bu hüküm, o kişinin teferrudü yani tek kalması hataya ve yalana delil olmaması durumundadır. Zilhicce ayı her ne kadar İmam el-Kerhi ihtilaf etse de bize göre Ramazan ayı gibidir. Şevval ayı da Tahavi’nin rivayetine göre Ramazan gibidir.[20]Göz yanılmasından veya şahsi bir çıkarından dolayı yalan ve hatadan masum olmayan iki şahitten, hesabın daha sağlam olduğu da bir gerçektir. Hatta havanın bulutlu olmadığı bir zamanda tek bir şahidin şahadetinden bile hesap, daha sağlamdır. Hâlbuki selefimiz bunların şahitliklerini kabul etmişlerdir.[21]

 Muhammed Bahit İrşadu Ehli’l-Mille ila İsbati’l-Ehille adlı risalesinde bu konuyu işledikten sonra özet olarak şunları söylemiştir:

Âlimlerimiz hangi alanda ihtisas sahibi olursa olusun, her hadisede ehl-i hıbre dediğimiz o konuyu bilen basiret sahibi kişilere müracaat etmişlerdir. Onlar gerek Kur’an’ı Kerim ve gerekse hadis-i şerifin lafızlarının manalarını anlamada lügat ehli olan kişilere müracaat etmişler ve onların kavillerini almışlardır. Aynı şekilde orucu bozan ve bozmayan şeylerin incelenmesinde tabiplerin görüşlerine müracaat etmişler ve onların verdiği bilgiler doğrultusunda hareket etmişlerdir. Ve diğer birçok meselede de bunu yapmışlardır.

Şaban, Ramazan ve diğer ayların tespitinde bizleri hesaba dayanmaktan men eden nedir? Bu iş bizim için müşkül olunca hangi neden bu konuyu bilen ehl-i hıbreye müracaattan bizleri alıkoyuyor? Hâlbuki onların bu konudaki verileri kesindir. Kur’an ayetlerine muvafıktır. Görülmez mi bu ilimle meşgul olan kişiler, hesaplarına binaen güneş veya ay falan günde falan saatte tutulacak diyorlar, dedikleri günde ve saatte tutuluyor. Ve bunda yanılmada olmuyor. Zira bu hesaplama tahminen değil rasat vasıtasıyla his ve müşahede yoluyla oluyor. Hilalin müşahedesine, şayet maniler olmasaydı görülmesinin mümkün olacağına dair verdikleri haberler, tevatür derecesine ulaşıyor. Her ne kadar haber verenlerin sayısı tevatür derecesine ulaşmıyor olsa da, sayılarının çok olması onların haberlerini yakin derecesine veya yakın olan zannı galip mertebesine ulaştırıyor. Ve kalpte de bu haberin doğruluğuna dair güven hâsıl oluyor. Nitekim bu manayı şu ayet-i kerime teyit ediyor:

فَمَنْ شَهِدَ مِنْكُمُ الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُ

 

“Öyle ise içinizden kim bu aya ulaşırsa, onu oruçla geçirsin.”[22]

 

Aya şahit olmak ya hazır olmak yani seferde olmamakla veya varlığını bilmekledir. Bu ikinci mana ayetten zahir olan manadır. Zira bilme manasında şahit olma orucun vacip olmasına sebeptir. Şer’an hilalin bulunması, hadis-i şeriflerin de beyan ettiği gibi, güneşin batışından sonra bulunmasıyladır.

Şöyle ki hilali gözetleyen kişi güneşin batımından sonra hilalin varlılığını bilirse oruç onun üzerine vacip olur. Bu bilgi gerek bizzat kendisinin hilali görmesiyle olsun ve gerekse güvenilir bir kişinin hilali gördüğüne dair verdiği haberle olsun veya Hâkimin emriyle olsun veya da felekilerin hesabının ayın varlılığına ve mani olmasaydı görülebileceğine dair verdiği haberle olsun müsavidir.

Sahih nazarın gerektirdiği yukarıda naklettiğimiz “Kuşeyri”nin su sözüdür: 

Şayet hesap; bulut emsali bir mani olmasaydı hilalin, gözle görülebileceğini söyleyecek olursa buna itibar edilerek oruca başlanılmasının ve bitirilmesinin gerekliliği tahakkuk edecektir. Çünkü bu hüküm için görmenin hakikati şart değildir. Oruç ve iftarın ru’yet esasına bağlanması buna zıt değildir.

Muhammed Bahit; güneş battıktan sonra hilali görmenin mümkün olamayacağı durumlarda, sadece hesapla hilal vardır diyerek oruç tutulmasının vacip veya caiz olmasını da kabul etmiyor. Zira bu görüş mütekaddiminin ittifakına aykırıdır. Çünkü mücerret hilalin varlılığı orucu sabit kılmaz. Şer’i Şerif; hükmü, güneş battıktan sonra hilalin görülmesine bağlamıştır. Yukarıda nakledilen ihtilaf; fiili olarak görmek şart mıdır, yoksa mani olmasaydı ru’yetin fiilen tahakkuk edeceğine hesabın delaleti yeterli midir? 

Bahit, ikinci görüşü benimsediğini ve bu görüşte de İmam Subki’nin tek olmadığını söylemiş ve sözlerine şu şekilde devam etmiştir: İbn Sureyç, Mudarraf, İbn Kuteybe, İmam Muhammed’in ashabından olan İbn Mukatil el-Razi de (Allah onlara rahmet et­sin) bu görüştedir ve kişiye dayanak olarak bunlar yeterlidir.

Bu görüş, hesaba itibar edilmez diyenlerin şu sözlerine de münafi değildir: “Şayet insanlar hesapla mükellef olsalardı bu onları sıkıntıya sokacaktı. Zira hesabı bilen sadece bazı fertlerdir.” Çünkü bu itiraz, bütün insanlar hesapla mükelleftir denilmesi durumunda tahakkuk eder. Hâlbuki bunu diyen hiç kimse olmamıştır. İbn Sureyç ve ona muvafakat edenler Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in (فاقدروا) takdir edin sözünü, Allah Teâlâ’nın bu ilmi kendilerine has kıldığı kişilere hitap olduğunu (فاكملوا العدة)sayıyı tamamlayın sözünün de genele hitap olduğunu söylemişlerdir.

Hesabı kabul etmeyen kişiler kutuplar gibi güneşin doğması veya batması bir aydan altı aya kadar uzayan yerlerde ne yapacaklar. O belde de oturanlar için güneş battıktan sonra hilali fiili olarak görmek mümkün müdür? Ve ya biri; orada yaşayanlar oruçla mükellef değillerdir diyebilir mi? Hâlbuki kamer güneşle beraber her ay birleşiyor ve ayrılıyor. Ayrılması da kamerî ayın başı oluyor. Ve bu olay dünya küresinin hiçbir yerinde değişmiyor. Ancak ihtilaf güneşin doğumunda ve batımında oluyor. Nasıl ki bu yerlerde namaz vakitleri için gölgenin bir misil veya iki misil olmasına, şafağın kaybolmasına bakılmıyor en yakın yere itibar ediliyorsa oruç içinde aynı şey yapılır.

Fecrin sadık veya kazip olması, gölgenin bir misil veya iki misil olması, ufuktaki rengin kırmızı, sarı veya beyaz olması, hükmün üzerine tevakkuf ettiği işler değildir. Bilakis bunlar; zamanın geçtiğini, muayyen vakitlerin nihayete erdiğini ve diğer muayyen vaktin başladığını bildiren alametlerdir.

Şer’i Şerif’in namazın farz olmasını ve edasını bu alametlere bağlaması, galibe itibarladır. Yoksa bu şu demek değildir: “Bu alametler bulunmayacak olursa namaz düşer”.

Hanefi kitaplarından el-Kenz ve diğerlerinin şafak kaybolmadan önce fecrin doğduğu beldelerde yatsı ve vitir namazları yoktur demesine, Bahit; risalesinin sonunda itibar edilmeyeceğini söylemiş ve risalesini şu sözleriyle bitirmiştir:

Şer’i Şerifin; güneşin doğmasıyla namazı, hilalin görülmesiyle orucu emretmesi birçok beldede, avam ve havassın ibadet vakitlerini anlayabilmelerine alamet olsun diyedir. Aynı şekilde Şer’i Şerif; bu vakitlere delalet eden rasat, hesap, saat emsali başka alametlere itibar edilmesini de yasaklamamıştır. Âlimler; innin/iktidarsız olan kişiye tanınan müddette, menopoz yaşının takdirinde ve diğer birçok fıkıh meselelerinde kameri sene olarak hesaba itibar etmişlerdir.  Keza şekilde Şemsi yıl ile Kameri yıl arasında on gün, bir günün üçte biri, bir günün onda birinin dörtte biri kadar fark olduğunu söylemişlerdir. Bu ise ancak hesapla bilinir.[23]

Netice olarak hilali gözetlemek asıldır, imkân olmadığı zaman hesaba itibar etmek caizdir.   

 

 Fâtih KALENDER



[1]
Müslim, kitabu’s-Sıyam bab: Vucubu savmı Ranazan…

[2]Mevsuâtu’l-Fıkhiyye el-Kuveytiyye c:22 s:31

[3]Ümdetu’l-Kari Bab: Vucub’u Savmı Ramazan

[4]Fethu’l-Bârî 1773. hadisi şerifin şerhi

[5]İrşad’u ehl’il-milleti ila isbat’il-ehille s: 254

[6]Haşiyetu’l-Kalyübî, Kitabu’s-Siyam

[7]Tenbihu’l-ğafil ve’l-vesenan  ala ahkami hilali ramazan

[8]Bu her iki rivayette Zahiru’r-Rivayede vardır.

[9]İrşad’u ehli’l-milleti ila isbati’l-ehille s: 78

[10]Ebu Davut, İbn Mace  lafız ebu Davut, kitabu’t-tıp bab: en-Nucum

[11]Müslim, kitabu’s-Sıyam bab: Vucubu savmı Ranazan…

[12]Rahman Suresi /5

[13]İrşadu Ehli’l-Milleti ila İsbati’l-Ehille s: 249

[14]Ebu Davut, İbn Mace  lafız ebu Davut, kitabu’t-tıp bab: en-Nucum

[15]Avn’ul-Mabut Bab Tıp, Nucum 3406 hadisi şerif şerhi

[16]Ümdetü’l-Karî, Bab: Vucubu’s-Savmi Ramazan, Fethu’l-Barî İbn Hacer 1773. hadisi şerifin şerhi

[17]Buhari, Müsli lafız Müsli Kitab: Es-Sıyam Bab: Vucubu Savmı Ramazan

[18]Fethu’l-Barî İbn Hacer 1780. hadis-i şerifin şerhi, Bu konuyla alakalı Bak: Ümdetu’l-Karî, İrşadu’s-Sarî Şerhu’l-Buhari, Es-Sindi Haşiyetu’n-Nesaî

[19]Fetava Mustafa ez-Zerka s:161-162

[20]İrşad’u ehli’l-milleti ila isbati’l-ehille s: 82

[21]Fetava Mustafa ez-Zerka s: 162

[22]Bakara 185

[23]İrşad’u ehli’l-milleti ila isbati’l-ehille s:258-273

Ali rıza soykan

 Soru: Sohbetin birinde ……….. isimli hoca hz. Ali’nin ‘’ bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum’’ şeklin de bir sözü olmadığını, bunun İslam itikadına zıt olduğundan söz etti………….. hocanın bu sözleri kafaları karıştırmaya yetti. Bu söz İslam itikadına ters mi?

 BİSMİHİ TEÂLÂ

 Bazı sözler vardır ki, insanlar arasında hem hadis hemde büyüklerin sözleri olarak nakledilip durmaktadır. Bu sözlerden hadis olarak nakledilen sözlerden birine misal olarak ‘’ vatan sevgisi imandandır’’ (1)sözünü vermek mümkündür. Ancak bu gibi sözlerin manalarının doğru olması onların resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından söylendiği anlamına gelmez. Bu gibi sözleri naklederken hadis olarak nakletmek resulullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) iftira etmektir. Nitekim resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) her duyduğunu anlatmanın sorumluluğunu

 

 كفى بالمرء إثما أن يحدث بكل ما سمع

( Kişiye günah olarak her duyduğunu nakletmesi yeter) (2) hadis-i şerifi ile ifade etmektedir. Başka bir hadisin de de resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisinin söylemediği bir sözü ‘‘hadis‘‘ olarak nakledenler (iftira edenler) hakkında şu ağır tehtidi buyurmaktadır.

 

مَنْ كَذَبَ عَلَيَّ مُتَعَمِّدًا فَلْيَتَبَوَّأْ مَقْعَدَهُ مِنْ النَّارِ

 

 ( Kim bilerek kasten benim üzerime yalan uydurursa cehennemde ki yerine hazırlansın). (3) Bu hadis-i şerifler doğruluğundan ve sıhhatinden emin olunmayan sözlerin hadis olarak rivayet edilmesinin insana kazandıracağı vebale işaret etmektedir.

 Hz. Ali’ye (radıyallahu anh) nisbet edilen

 

من علمني حرفاً صرت له عبداً

 

 (Bana bir harf öğreyenin kölesi olurum) (4) sözü de bu sözlerden birisidir. Bu söz belli ki ilim öğretmenin önemini anlatmak için söylenmiştir. Bu sözü kimin söylediği hususunda bir malumat bulamadım. Sadece İbn-i Receb’in (rahmetullahi aleyh)  ‘‘ kitabu zeylu’t-tabakat‘‘ isimli eserin de Şube’nin (rahmetullahi aleyh) bu söze yakın ‘‘ Ben kimden bir hadis yazdıysam, sanki onun kölesi oldum‘‘  (5) şeklinde bir sözünü gördüm.

 ”Bana bir harf öğretenin kölesi olurum” sözünü araştırırken bazı kişiler tarafından hadis olarak nakledilen ‘‘ Kim sana ALLAH’ın (celle celalühü) kitabından bir ayet öğretirse sen sanki onun elinin altında ki bir köle gibisin, seni isterse satar, isterse azat eder.‘‘ şeklinde bir rivayet gördüm. Ancak İbn-i Teymiyye ‘‘ mecmaul feteva‘‘ isimli eserin de bu söz hakkında sorulan bir soruya verdiği cevapta ( Müslümanların hiç bir kitabın da ve kütübü sitte’de bu şekilde bir sözün olmadığını, bu sözün müslümanların icmasına aykırı olduğunu, bunu söyleyenlerden tevbe etmelerinin isteneceğini, tevbe etmedikleri halde öldürüleceklerini söyledikten sonra, resulullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) kitab ve hikmet verildiğini, dolayısıyla köle olunacaksa resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) buna daha layık olduğunu, ancak kendisinin ümmetinden böyle bir talebinin olmadığını söylemektedir) (6)

 Türkçe de kullanılan bazı kelimeler birden fazla manaya geldiğinden, bazen söylenen sözlerin yanlış yorumlanmasına veya anlaşılmasına yol açmaktadır. Bu gibi kelimeleri cümleler de kullanılan (kastedilen) manaya göre anlamak gerekir.  Mesela ‘‘ Mevla‘‘ kelimesi, ilah, efendi, köle gibi manalarda kullanılmaktadır. Bundan dolayıdır ki, ‘‘ Mevlana cemaleddin‘‘ sözünde ki mevlanayı ilahımız olarak yorumlayanlar bunu şirk olarak vasıflandıracak kadar ileri gitmişlerdir. Halbuki burada ki  ‘‘ mevlana‘‘, ‘‘efendimiz‘‘ manasındadır. Bunun gibi  ‘‘ kul‘‘ kelimesi de mahluk, insan, köle gibi birden fazla manaya gemektedir. Bunun içindir ki Osmanlı padişahları kendilerine sadık olanlara  ‘‘ sağkolum‘‘ manasında kulum derlerdi. Dolasyısıyla bu gibi kelimeleri cümlelerde ki kullanılan (kastedilen) manaya göre anlamak daha doğru olacaktır. Bununla birlikte bazı ulema

 

 

لَا يَقُولَنَّ أَحَدُكُمْ عَبْدِي وَأَمَتِي كُلُّكُمْ عَبِيدُ اللَّهِ

 

( Sizden biriniz (başkasını kastederek) kulum ve ümmetim demesin. Zira hepiniz ALLAH’ın (celle celalühü) kullarısınız) (7) hadis-i şerifinden dolayı bu gibi kelimelerin kullanılmasını caiz görmezler. Bunun için bu gibi kelimeleri kullanmaktan sakınmak daha güzeldir.

 Hulasa, ”bana bir harf öğretenin kölesi olurum” sözünün Hz. Ali’ye (radıyallahu anh) ait olduğu sabit olmadığı gibi, hadis olmadığı da İbn-i Teymiyye’nin ifadesiyle sabittir.

 Kaynaklar:

 1) Bir çok muhaddis bu sözün manasının doğru olduğunu ancak hadis olarak sabit olmadığını söylemişlerdir. Geniş bilgi için, Acluni, Keşful hafa, c:1 sh: 345

 2) Sahihu İbn-i Hibban, hadis no: 30

3) Sünenü İbn-i Mace, Mukaddime, 30

 4) Her nedense bu söz türkçe de (bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum) şeklinde söylenmektedir.

 5) İbn-i Receb, Kitabu zeylut tabakat, c: 1 sh: 28

 6) İbn-i Teymiyye, Mecmaul feteva, c: 18 sh: 345

 7) Sahihu Müslim, abd, köle efendi gibi kelimeleri kullanmak babı, 1 (4177)

 

Ali gürbüzer

Hocam internetten bayan kıyafeti satmak için mesela bir gömlek,etek yada iç çamaşırı satmak için kolu,ayakları açık bayan resmi koyuluyor ki ürünü müşteriye tanıttırmak için.Şimdi avret yeri açık bayan fotoğrafını bir şehvet için değilde kıyafet satmak için internet sitemize koyabilirmiyiz?
Birde bu alışveriş sitesine erkeklerde giriyor bir erkek gelip sitemizde iç çamaşırlı bir bayan fotoğrafı görse bize günah yazılır mı?
Erkek ve kadın için ayrı siteler mi yapılması gerekir?
Kadın sitelerine kadın , erkek sitelerine erkek kıyafeti reklamı yapsak caiz olur mu?
Bazı hocalar tayt,transparan ürün satmak caiz değildir diyorlar.Ama bunları bazıları dışarda giyebiliyor ama bir kadın evde kocasına da giyebilir.Bu durumda dışarda giyen var diye satmak haram olur mu?
Son sorum mayo,bikini genelde(%95) denizde giyilmek için alınıyor.Ben mayo yada bikini satarsam haram,iç çamaşırı satarsam helal olabilir diye düşünüyorum.
Şimdi benim amacım sadece ticaret yapmaktır(bayan-erkek kıyafeti satmak).Ama bu gibi konular beni ticaretten soğuttu ne helal ne haram şaşırdım.Lütfen bu kafası karışık müslüman kardeşinizi ACİL aydınlatın.Yoksa belkide günaha gireceğim hatta bazıları da açık kollu ve bacaklı bir bayan yada erkeğin fotoğrafına baktığı için benim yüzümden günaha girmiş olacaklar.(Allah korusun)

BİSMİHİ TEÂLÂ

 Günümüz de imalatçı ve satıcı açısından ürettiği ve sattığı malın tüketiciye ulaşması için reklam ve tanıtımın büyük önemi bulunmaktadır. İslâm’ın reklama bakış açısı ve reklam harçamalarının ürün maliyetine etkisi önem arzetmektedir. İslâm’ın ürün tanıtımı reklam ve tanıtım da uyulması gereken şartları şu şekilde izah edebiliriz:

 a) Ürün tanıtım ve reklamda yalan olmayacak:

 Zira kur’anı kerim de ticaret’te yalan ve hile yasaklanmaktadır. (1) Resulullah‘da (sallallahu aleyhi ve sellem) إِذَا بَايَعْتَ فَقُلْ لاَ خِلاَبَةَ ‘‘ (bir şey) sattığın zaman (onda varsa kusuru, ayıbı) söyle, aldatma‘‘ (2) hadis-i şerifiyle hile ve aldatma yapmanın caiz olmadığını ifade etmiştir.

 b) Tanıtımı yapılan ürün de ki ayıp gizlenmeyecek:

 Mecellede ayıp şu şekilde tarif edilmektedir:

 العيب هو ما ينقص ثمن المبيع عند التجارب و ارباب الخبرة

 (Ayıp, ticaret erbab ve ehli arasında malın değerini düşüren kusurdur) (3) Reklamı yapılan ürün de üretim hatası, defo, ürün de sonradan meydana gelen değişiklik ürün de fiyat düşüklüğüne yol açarsa erbabı arasın da kusur olarak değerlendirilir ve bunların müşteriye anlatılması gerekir. Hadis-i şerifte de

 

 الْبَيِّعَانِ بِالْخِيَارِ مَا لَمْ يَتَفَرَّقَا – أَوْ قَالَ حَتَّى يَتَفَرَّقَا – فَإِنْ صَدَقَا وَبَيَّنَا بُورِكَ لَهُمَا فِى بَيْعِهِمَا ، وَإِنْ كَتَمَا وَكَذَبَا مُحِقَتْ بَرَكَةُ بَيْعِهِمَا

 

‘‘ Alış verişte (satıcı ve müşteri) birbirlerinden ayrılmadıkça muhayyerlik hakları vardır. (başka bir rivayette, birbirlerinden ayrılıncaya kadar) Şayet doğru konuşulur ve (varsa ayıp) anlatılırsa, bu ticaret ikisine de bereketli olur. Ancak maldaki (varsa) kusur (müşteriye) anlatılmaz ve yalan söylenirse bu ticaretteki bereket kaldırılır.‘‘ (4) bu beyan edilmektedir.

 c) Reklamda müşteri israfa teşvik edilmeyecek:

 İslâm dini müslümanları ekonomik alanda haddinden fazla tüketime sevk edilmesini doğru bulmazken, müslümanları her alanda orta yol üzerinde olmalarını istemektedir. Nitekim israf konusunda ki ayeti kerimeler bunu açıkca beyan etmektedir. (5) Burada İmam-ı Gazali’nin (rahmetullahi aleyh) israf’ın tarifini zikretmek gerekebilir.

 ‘‘ İsraf, malı sefahate ve kötü görülen şeylere sarf etmektir. Bazen de mübah görülen yerlerde aşırı derece de harcamaktır. Aşırılık duruma göre farklılık gösterebilir. Malı içki, kumar, zina gibi haramlarda harcamak israf olduğu gibi, meşru sayılan şeylere harcamakta israftır. Bununla birlikte (dünya ve ahirette) fayda getirecek yerlerde harçamak israf olarak değerlendirilmez.‘‘ (6) Reklam konusunda bu kısa bilgilerden sonra sorularınızı kısaca cevaplamaya gayret edelim inşeALLAH.

 1) Reklam ve tanıtımda  tesettürüne riayet edilmeyen bir kadın resminin kullanılması

a)  السبب كالفاعل (bir şeyin yapılmasına sebeb olan o şeyi yapan gibidir) külli kaidesi,

b) sedd-i zerai (kısaca kötülüğe engel olma, bu konuda linkteki yazı faydalı olacaktır http://makalat.net/sedd-i-zerai.html) prensibinden dolayı caiz değildir.

 2) Reklam ve tanıtımda haram olan bir şeyin kullanılması 1. madde deki kaidelerden dolayı yasak olunca iç çamaşırı giymiş bir kadın resminin kullanılması aynı kaidelerden dolayı caiz olmaz.

 3) Net ortamında kadın ve erkek için ayrı ayrı site kurulması pratikte mümkün değildir. Mesela kadınlar için kurulan bir siteye erkeklerin girilmesinin engellenmesi asla mümkün olamaz. Zira bir erkek kadın nicki ile üye olup girebilir veya evli ise eşinin nicki ile girebilir bunun önüne geçmek pratik olarak mümkün değildir.

 4) Kadın veya erkek giysileri için giysilerin resminin konulması canlı insan kullanılarak yapılması 1. madde deki kaidelerden ötürü mümkün gözükmemektedir. Ancak burada cansız ve kafası olmayan vitrin mankenlerin kullanılması gibi bir secenek düşünülebilir. Ancak cansız mankenlerle dahi olsa iç çamaşırı gibi şeylerin resmini koymaktan kaçınılması daha güzel olacaktır. Zira vitrin mankeni dahi olsa müstehcen ve kadının uzuvlarını belli eden şeyler caiz değildir.

 5) Tayt ve transparan elbiseler ev içinde giyilebilirmi? Aslında buna hemen evet giyilebilir demek pek mümkün gözükmemektedir. Her ne kadar kadının ev içinde başının açık olmasına ruhsat verilmekteyse dahi resulullah‘ın (sallallahu aleyhi ve sellem) ‘‘mümkün olsa avret mahallimi içimdeki elbiseden dahi saklardım‘‘ (7) ve ‘‘ ALLAH (celle celalühü) utanılmaya insanlardan daha layıktır‘‘ (8) hadisi şeriflerinden dolayı evin içerisinde de kadının tesettürüne riayet etmesi takva açısından en güzelidir. Kaldı ki transparan elbiseler tıpkı abiye elbiseler gibi özel geceler ve toplantılar için imal edilen elbiseler cümlesindendir. Dolayısıyla bir kadının kendisini teşhir etmesine sebeb olan elbisenin imal edilmesi  hem bir şeye sebeb olan onu yapan gibidir hem de sedd-i zerai kaidelerinden ötürü caiz değildir.

 Transparan elbisenin imal edilmesinde onu imal eden erkeğin psikolojik  olarak farklı düşüncelere girmesi de mümkün gözükmektedir. Dolayısıyla bir erkeğin transparan giysi imal ve satışında çalışması kadın iç çamaşırı imal ve satışındaki mahzurlardan dolayı  tavsiye edilemez.

 6) Transparan için söylediklerimiz mayo ve bikini içinde geçerlidir. Dolayısıyla bunların imalinde bayan kullanılmasına her ne kadar günümüzde cevaz veren bulunmaktaysa da bunlardan sakınmak en güzel yoldur. Zira mütekaddim ulema bu konuda fasıkların giydiği elbisenin imal edilmesine asla cevaz vermemektedir. (bakınız  http://makalat.net/erkek-ve-kadin-camasiri-imal-ve-satisi.html)

Kaynaklar: 

 1) Bakara suresi,29, Mutaffifin suresi, 1,3 

2) Sahihu Buhari, kitabu’l büyû hadis no:2117

3) Ali haydar efendi, dürerul hukkam şerhu mecelletul ahkâm, madde, 338

4) Sahihu Buhari, kitabul büyû hadis no: 2079

5) En-am suresi, 14, İsra suresi, 26,27

6) Celal yeniçeri, İslâm iktisadının esasları, sh: 195

7) Mehmed emre, yeni hutbe kitabı

8) Sahihu Buhari, kitabul gasl, kim çıplak olarak yıkanır babı

 

Ali

 Soru: İnsanların devamlı kullandıkları  ‘‘kibirli kişiye karşı kibirli olmak ibadettir.‘‘  sözü hadis olarak söylenmekte.  Bu hadis sahih midir?

 

BİSMİHİ TEÂLÂ

 Öncelikle hadisin mahiyyetinin bilinmesi gerekir. Hadis sened ve metni ile bir bütündür. Muhaddisler hadisi izah ederken, sened ve metni ile beraber olacağını, ikisinden biri olmadığı zaman o sözün hadis olarak değer kazanmayacağını belirtmişlerdir. (1) O zaman burada كفى بالمرء إثما أن يحدث بكل ما سمع ( Kişiye günah olarak her duyduğunu söylemesi yeter) (2) ve مَنْ حَدَّثَ عَنِّى حَدِيثًا وَهُوَ يُرَى أَنَّهُ كَذِبٌ فَهُوَ أَحَدُ الْكَاذِبَيْنِ ( Kim yalan olduğunu zan ettiği bir hadisi benden naklederse o iki yalancıdan biridir) (3) tehlikesi ortaya çıkar. Zira bilerek ve kasten resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) söylemediği bir sözü onun söylediğini iddia etmek مَنْ كَذَبَ عَلَىَّ مُتَعَمِّدًا فَلْيَتَبَوَّأْ مَقْعَدَهُ مِنَ النَّارِ ( Kim bilerek benim üzerimde yalan uydurursa cehennemdeki yerine hazırlansın) (4) hadis-i şerifinin tehdit ve kapsamı altına girmek demektir. Dolayısıyla kişi hadis olup olmadığını kesin olarak bilmediği bir sözü rivayet ederken son derece dikkatli olmak zorundadır. Bu kısa bilgiden sonra: Soruda hadis olarak rivayet edilen

 

التكبر على المتكبر عبادة

 

( kibirliye karşı kibirli davranmak ibadettir) sözü değişik lafızlarla insanların dilinde meşhur olan bir sözdür. Bazı rivayetlerde ibadet yerine ‘‘ sadakadır‘‘ denilmektedir.

 İmam-ı Gazali (rahmetullahi aleyh) ‘‘ihyau ulumu’d-din‘‘ isimli eserinde

 

إذا رأيتم المتواضعين من أمتي فتواضعوا لهم وإذا رأيتم المتكبرين فتكبروا عليهم

 (Ümmetimden tevazu sahiplerini gördüğünüzde, sizde onlara tevazu gösterin.  Kibirli olanları gördüğünüzde de, sizde onlara karşı kibirlenin) şeklinde bir rivayet nakletmektedir. Ancak  ihya’da ki hadislerin tahricini yapan Hafız Irakı (rahmetullahi aleyh)  bu rivayet için garip (5) derken, İmam-ı Subki’de (rahmetullahi aleyh) bu rivayet için aslı yok demektedir. (6)

 

 Soruda ki sözün de hadis olmadığı keşful hafa müellifi Acluvani (rahmetullahi aleyh) tarafından ifade edilmekte ve şöyle denilmektedir: ‘‘ Aliyyul kari (rahmetullahi aleyh) bunun insanlar arasında kullanılan ancak manasının veciz ve sahih olduğunu fahreddin razi’den  (rahmetullahi aleyh) nakletmektedir.‘‘ (7) Zira kibirliye karşı kibirli olmak, kibirlenmek değil onun kibrini kırmak olarak isimlendirilir.  Nitekim ‘‘ Berikatul Mahmudiyye‘‘ nin müellifi şöyle demektedir: ‘‘ Kibirliye karşı kibirlenmek sadakadır. Zira o esnada kibirliye tevazu göstermek, onun o sapık halinin devamına sebeb olmak demektir. Ancak ona karşı kibirlenmek onun uyanmasına sebeb olabilir. İmamı şafii (rahmetullahi aleyh) ‘‘ Kibirliye karşı iki kere kibirlen‘‘ demiştir. Zuhri’de (rahmetullahi aleyh) ‘‘ Dünya’ya düşkün olanları sıkıştırmak zorlamak (onlara baskı yapmak) islam’ın söküğünü dikmek demektir.‘‘ İmam-ı Azam’ın (rahmetullahi aleyh) ‘‘Kendisini önemsemeyen kişiye karşı tevazu gösteren zalimden daha zalimdir‘‘ dediği nakledilmektedir. Yine denilmiştir ki, ‘‘kibirliye karşı kibirlenmek onun uyandırmak için olur, kendisini büyük göstermek için değil. O zaman bu zenginlere ve cahillere karşı kibirlenmek gibi olur ki, bu da övülen bir davranıştır.‘‘ (8)

 El Münavi’de (rahmetullahi aleyh) Camiu’s-sağır’ın şerhi ‘‘Feyzu’l kadir‘‘ isimli eserinde ihsan, ihlas, başkasını kendine tercih etme, sünnete ittiba, istikamet, maişet ve ibadette iktisatlı olmak v.s gibi güzel ahlakların içerisinde kibirliye karşı kibirlenmeyi de saymaktadır. (9) Bu bilgiler ışığında sözü edilen rivayet hadis olmamakla beraber manasının sahih ve doğru olduğu anlaşılmaktadır.  

 Kaynaklar: 

1) Ahmet yücel, Hadis usûlü 112

2) Hakim, müstedrek, hadis no: 382

3) Sünenü İbn-i Mace, mukaddime, 39

4) Sünenü İbn-i Mace, mukaddime, 30

5) Iraki, Tahricu’l ihya, c: 5 sh: 129

6) Subki, El ehadisu’l ihya elleti la asla leha, c: 1 sh: 46

7) Acluni, keşful hafa, c: 1 sh: 313

8) Hadimi, Berikatül mahmudiyye fi şerhi tarikatül muhammediyye,c: 3 sh: 176

9) El Münavi, Feyzu’l kadir, c: 3 sh: 470

BİSMİHİ TEÂLÂ

 Kur’an-ı kerim okumak en faziletli ibadetlerden birisidir. Ancak tembellik yaparak ağır davrananlar kur’an okumanın ecrinden gafil olurlar. Bu onların kur’an okumaya terettüp eden ecrin büyüklüğü hususunda dikkatsiz olmaları sebebiyledir. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)

 

 

مَنْ قَرَأَ حَرْفًا مِنْ كِتَابِ اللَّهِ فَلَهُ بِهِ حَسَنَةٌ وَالْحَسَنَةُ بِعَشْرِ أَمْثَالِهَا لَا أَقُولُ الم حَرْفٌ وَلَكِنْ أَلِفٌ حَرْفٌ وَلَامٌ

 

حَرْفٌ وَمِيمٌ حَرْفٌ

 

 

‘’ Kim kur’an dan bir harf okursa, onun için bir iyilik sevabı vardır. Her bir iyiliğin karşılığı da on hasenedir (sevabtır). Ben elif lam mim bir harftir demiyorum. Aksine elif bir harf, lam bir harf, mim bir harftir.’’ (1) hadis-i şerifiyle kur’an okumanın faziletini açıkça beyan etmektedir. Dolayısıyla bir mü’min her ne zaman kur’an okusa ALLAH (celle celalühü) onun sevabını katlar, amel defterini sahifelerini doldurur. Bu da ALLAH (celle celalühü) ile yapılan gerçek bir ticarettir. Nitekim

 

 إِنَّ الَّذِينَ يَتْلُونَ كِتَابَ اللَّهِ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَأَنفَقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلَانِيَةً يَرْجُونَ تِجَارَةً لَّن تَبُورَ

 

 ‘‘ Muhakkakki kur’an okuyanlar, namazı ikame edenler (hakkıyla kılanlar) ve kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık bir şekilde infak edenler (ALLAH ‘‘celle celalühü‘‘ için harcayanlar) asla zarara uğramayacakları bir kazanç umarlar‘‘ (2) ayeti kerimesi buna işaret etmektedir. Hiç kuşkusuz kur’an okumak bütün hayırların kaynağı, bereketlerin kökü ve rahmetin inme sebebidir. Kur’an-ı kerim okumak insanı ALLAH’a (celle celalühü) yaklaştıran amellerin en faziletlilerinden birisi, hasenatların büyüğü ve Cennet nimetlerinin en yüksek derecelerine ulaşma vesilesidir. Nitekim ALLAH(celle celalühü) kur’an okumaya devam edip sebat gösterenleri يتلون ايات الله اناء اليل و هم يسجدون (ALLAH’ın ayetlerini gece yarısı secdeye kapanarak okurlar) (3) ayetiyle övmektedir. Aynı şekilde resulullah‘da (sallallahu aleyhi ve sellem) hadis-işeriflerinde kur’an okumanın faziletini anlatmaktadır.

 

 

لَا حَسَدَ إِلَّا فِي اثْنَتَيْنِ رَجُلٌ آتَاهُ اللَّهُ الْقُرْآنَ فَهُوَ يَقُومُ بِهِ آنَاءَ اللَّيْلِ وَآنَاءَ النَّهَارِ

 

 ‘‘ İki kişi haricinde hiç kimseye haset edilmez…. Biri de, ALLAH (celle celalühü) kendisine kur’an (okumayı) vermiştir,o da gece gündüz kur’anı ikame eder (okur). (4)

 

 

أَفْضَلُ عِبَادَةِ أُمَّتِي قِرَاءَةُ الْقُرْآنِ

 

 

‘‘ Ümmetimin en faziletli ibadet(lerinden birisi de) kur’an okumaktır.‘‘ (5)

 

 

مَنْ شَغَلَهُ الْقُرْآنُ وَذِكْرِي عَنْ مَسْأَلَتِي أَعْطَيْتُهُ أَفْضَلَ مَا أُعْطِي السَّائِلِينَ

 

 ‘‘ Kimi kur’an okumak ve beni zikretmek benden bir şey istemesine mani olursa, ben ona, isteyenlere verilenlerden daha faziletlisini veririm‘‘ (6)

 

 

اقرأوا القرآن فإنه يأتي يوم القيامة شفيعا لأصحابه

 

 ‘‘ Kur’an(ı bol bol ) okuyun zira o (kur’an) kıyamet günü ehline (kendisini okuyanlara) şefaatçı olarak gelecektir.‘‘ (7)

 

 نَوِّرُوا مَنَازِلَكُمْ بِالصَّلَاةِ وَقِرَاءَةِ الْقُرْآنِ

 

‘‘ Evlerinizi namaz (kılmak) ve kur’an okumakla nurlandırın.‘‘ (8)

 

Kur’an okumak evlerin, sarayların, kalplerin ve gözlerin nurudur. Kur’anı (makam ile) okuyanlara, manası(nı düşünerek) ile meşgul olanlara (okuyanlara), ne mutlu. Kur’anı hayat ve hidayet rehberi olarak kabul edenler, onu irşad edici, bir sığınak kabul ederek dinleyenler (hayatlarına tatbik edenler) için büyük bir kurtuluş bulunmaktadır.

 

Kur’an okumaya başlamadan önce istiâze çekilmesi de (şeytandan ALLAH’a (celle celalühü) sığınılması)   فَإِذَا قَرَأۡتَ ٱلۡقُرۡءَانَ فَٱسۡتَعِذۡ بِٱللَّهِ مِنَ ٱلشَّيۡطَـٰنِ ٱلرَّجِيمِ  ‘‘ kur’an okuyacağın zaman kovulmuş şeytandan ALLAH’a sığın‘‘ (9) ayeti kerimesiyle kur’anın bir emri olduğu gibi (10), resulullah‘da (sallallahu aleyhi ve sellem) çeşitli hadisi şeriflerinde şeytanın ve farklı şeylerin şerlerinden ALLAH’a (celle celalühü) sığınmıştır.

 

İstiâze اعوذ بالله من الشيطان الرجيم şeklinde olabileceği gibi اعوذ بالله السميع العليم من الشيطان الرجيم şeklinde de olabilir. Zira bazı hadislerde resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) sabah namazında haşr suresinin son ayetlerini bu şekilde başlayarak okuduğu rivayet edilmiştir. Nitekim selefi salihinden de  çeşitli istiâze rivayet edilmiştir. 

 Kaynaklar:

 1) Sünenü Tirmizi, kim kur’an dan bir harf okursa hakkında gelenler babı, 1

2) Fatır suresi, 29

3) Ali İmran, 113

4) Sünenü Tirmizi, haset hakkında gelenler babı, 2

5) Beyheki, hadis no: 2022

6) Sünenü Tirmizi, rasulullahın kıratı nasıldı hakkında gelenler babı, 4

7) Taberani Evsat, hadis no:248

8) Beyheki, şuabul iman, hadis no: 1875

9) Nahl suresi, 98

10) Bir kısım ulema bu ayeti kerimeden dolayı kur’an okumaya istiâze ile başlamak vacib demişlerse de genel kanaat bunun müstehab olacağıdır.

   بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

  Sabretmesini bilen…Allah’tan hakkıyla sakınan…Daima Allah’ı anan…O hem dinde hem de soyca üstündü…Tehlikeli durumlarda konuşmasını bilir…İbretli sözler söyler…Kin ve nefretten uzak durur…

     Ashab-ı Kiram’ı gören en büyük velilerden… Hazreti Hüseyin’in torunu ve İmam-ı Zeynel Abidin hazretlerinin oğlu. İmam-ı Cafer-i Sadık Hazretlerinin babasıdır. Nakşibendiyye yolu alimlerinin üçüncüsüdür. Künyesi Ebu Cafer’dir. Bütün ilimlere vakıf olduğu için kendisine ilimde ve fazilette üstün manasına gelen Bakır denildi. Miladi 676, hicri 57 senesinde Medine-i Münevvere’de doğdu…

     Ashabı kiramdan Cabir radıyallahu anh ve Enes bin Malik Radıyallahu anh ile görüşmüş onlardan ilim öğrenmiş, hadis rivayet etmiştir. Birçok alim ondan hadis rivayet etmiştir.Tabiinden olan büyük zatlardan ilim öğrenip Medine’nin büyük alimlerinden oldu. Zamanında bütün dünyadaki evliyanın feyz kaynağı oldu. Evliyalık yolunda olanlara feyzler onun vasıtasıyla geldi.

 

     Hazreti Ebu Bekir ve Hazreti Ömer’i çok severdi. Zamanında bazı kimselerin bunlara düşmanlık ta bulunduklarını ve bunu da Ehl-i Beyte olan sevgilerinden yaptıklarını iddia ettiklerini duyunca  çok üzüldü:

-Ben Hazreti Ebu Bekir’le , Hazreti Ömer’e düşmanlık eden kimselerden uzağım, onlar da benden uzaktır, dedi.

 

     Nakledilir ki; birgün sohbet esnasında Hazreti Ebu Bekir’den rivayetle bir hadis-i şerif okudular. Orada bulunanlardan birisi itiraz etti: – Hayır, bu hadis-i şerifin ravisi, Ebu Bekir değil, başka bir zattır, dedi. Bunun üzerine Muhammed Bakır Hazretleri: – Bu hadisi şerifin ravisi Ebu Bekir’dir, dedi. O şahıs olmayıp itiraza devam edince, Muhammed Bakır Hazretleri toparlandı, ellerini dizlerine koydu ve: – Ey Hazreti Ebu Bekir! Bu hadisi şerifin ravisi siz değil misiniz? dedi. Bunun üzerine orada bulunanları dehşete düşüren bir ses “Evet ya Muhammed bin Ali, doğru söylüyorsun.O hadisin ravisi benim.” dedi ve herkes bu sesi işitti.

                                  *             *           *

     Rivayet edilir ki; Abdülmelik bin Ebi Süleyman:

-Rabbimizin şu ayeti kerimede  ”Sizin dostunuz ancak Allah’tır, Resulüdür, iman edenlerdir; onalar ki Allah’ın emirlerine boyun eğerek namazı kılar, zekatı verirler” buyurduğu kişiler kimlerdir?
Muhammed Bakır Hazretleri şu cevabı verir:
-Onlar Muhammed Aleyhisselam’ın ashabıdır.
Abdülmelik:
-Bazıları sadece Ali olduğunu iddia ediyorlar.
Muhammed Bakır Hazretleri:
-Hayır! Ali de onlardan biridir, dedi.

                                   *             *           *

     Rivayet edilmiştir ki; Muhammed Bakır kuddise sirruhu Hazretleri Mekke ile Medine arasında bir katıra binmiş seyahat ediyordu. Yanında bir yol arkadaşı vardı, o da merkep üzerinde yol alıyordu. Bir ara dağdan aşağı bir kurt inip yanlarına geldi. Kurt ayaklarını Muhammed Bakır Hazretleri’nin atının eğerine koydu ve kendi halince bazı garip sesler çıkardı. Muhammed Bakır Hazretleri’ne birşeyler söyler gibiydi. Hazret kurdu dinledikten sonra:

-Peki sen şimdi git, ben arzu ettiğin gibi dua edeceğim, dedi.
Kurt yanlarından uzaklaştıktan sonra, yol arkadaşının merak ettiğini bildiği için ona dönüp:
- Kurdun ne söylediğini biliyor musun? diye sordu.
-Allahu Teala, Resulü ve Resulünün torunu bilir, dedi.
Muhammed Bakır Hazretleri:
- Kurt bana dedi ki; “eşim vasiyetşiddetli bir ağrıya tutuldu, dua buyurunda ondan kurtulsun ve senin dostlarından hiç kimse benim neslime musallat olmasın” ben de dua edeceğimi söyledim.

                                     *             *           *

    Nakledilir ki; oğlu Caferi Sadık Hazretleri şöyle anlatıyor:
“Babam bana şöyle vasiyet etti:
-Vefat ettiğimde beni sen yıka. Çünkü imamı, imamdan başkası yıkayamaz. Kardeşin Abdullah ‘da imamlık davasında bulunacaktır, ona karışma, çünkü ömrü çok kısa olacaktır. Namaz kılarken üzerimde bulunan gömleği bana kefen yap ve beni babamın yanına defnet. Kabrime de senden başkası girmesin.
Cafer-i Sadık Hazretleri:
-Aman efendim! Bizi korkutmayınız, Allahu Teala geçimler versin, sıhhatiniz de yerindedir, dedi.
 Muhammed Bakır kuddise sirruhu buyurdu ki:

- Bir saat evvel babam Zeynel Abidin’in sesini işittim, bana ; “Evladım Muhammed Bakır! Vasiyetlerini çabuk yap,çünkü senin bize kavuşmana çok az zaman kaldı.”
Cafer-i Sadık der ki:
- Bundan bir saat kadar sonra babam vefat etti. Babam vefat edince onu ben yıkadım. Nihayet kardeşim Abdullah’da imamlık davasında bulundu, fakat babamın bildirdiği gibi ömrü kısa sürdü.

     Muhammed Bakır Hazretleri miladi 731, hicri 113 senesinde Medine-i Münevvere’de vefat etti. Cennetü-l Baki kabristanında babasının yanına defnedildi.

                                                                                                                   *             *           *

     Muhammed Bakır Hazretleri buyurdular ki:
“Tembellik ve zulümden uzak dur! Bu ikisi bütün şerlerin anahtarıdır. Eğer tembellik edersen, mutlaka yerine getirmesi gereken bir hakkı ihmal etmiş olursun. Zulmettiğinde ise, hakka karşı dayanıklı ve kabûlkâr olamazsın.

     Üç şey amellerin en zorlarındandır.

1)  Her an Allah’ı hatırdan çıkarmamak,
2) Kendinden fedakârlık yapmak,
3) Kardeşinle malını paylaşabilmek…”

                                      *             *           *

     Bize nasihatte bulun diyenlere şunları söylemiştir:

-Allah’a en hoş gelen amel, O’ndan birşey istemektir.
-Kazayı ancak dua def eder.
-Hayrın, mükafatı en çok verileni, iyi davranıştır.
-Cezası en çabuk gelen şer ise, haksızlık ve zulümdür.
-Kendinde görmediği kusuru başkalarında ayıp görmek, insana ayıp olarak yeter.
-İnsanlara yapamayacakları bir şeyi emretmek ve sohbet arkadaşına, onu hiç ilgilendirmeyen konulardan söz ederek rahatsız etmek de ayıptır.

              

mahir

Selamun aleykum hocam.
Çoğunluğu inkarcılardan oluşan ve sürekli İslam aleyhinde yazanların forumuna girmek ve doğruları yazmak cihad mıdır?

BİSMİHİ TEALA

We aleykümü’s-selam

Günümüzde cihad kavramının mahiyetini sadece elimize silah alarak savaş meydanına çıkmak olarak algılamak ve değerlendirmek cihadın anlamını daraltmaktan başka bir şey değildir. Zira cihad zaman ve zemine göre mahiyetinde değişiklik gösterebilen bir fıkhi ıstılahtır. Nitekim

وعن ابن مسعود رَضِىَ اللّهُ عنهُ قال: قالَ رَسُولُ اللّهِ #: ]مَا مِنْ نَبِىٍّ بعثَهُ اللّهُ تعالى في أمَّةٍ قبلِى إّ كَانَ لَهُ مِنْ أمّتِهِ حَوارِيُّونَ وَأصْحابٌ يأخذُونَ بِسُنَّتِهِ وَيَقْتَدُونَ بأمرِهِ ثم إنهَا تخلُفُ مِنْ بعدهم خُلوفٌ يَقُولونَ ما يَفْعَلُونَ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤمَرُونَ، فَمَنْ جَاهَدَهُمْ بيدِهِ فَهُوَ مُؤْمِنٌ وَمَنْ جَاَهَدَهُمْ بِلِسانهِ فَهُو مُؤْمِنٌ وَمَنْ جَاهَدَهُمْ بِقَلْبِهِ فَهَُوَ مُؤمِنٌ. ليس وراء ذلك من ا“يمان حبةُ خردلٍ

 

”Benden önce ALLAH´ın (Celle celalühü) gönderdiği her peygamberin mutlaka ümmetinden havarîleri ve arkadaşları olmuştur. Bunlar onun sünnetiyle amel ederler emirlerini de yerine getirirlerdi. sonra, bu peygamberlerin ardından öylesi kötüler zuhûr etmişti ki, yapmadıklarını söyleyip, kendilerine emredilmeyeni de yapmışlardır. Kim bu güruhla eliyle mücahede ederse mü´mindir. Kim onunla diliyle mücahede ederse o da mü´mindir. Kim de onlarla kalbiyle mücahede ederse o da mü´ mindir. Bunun gerisine, artık zerre miktar iman yoktur.” (Müslim) hadis-i şerifi buna işaret etmektedir.

İslâm insanların iman ederek hem dünya hem de ahiret hayatında kurtulmalarını ister. Yeri ve zamanı geldiğinde silahlı cihad’ta farz olur. Ancak silahlı cihad esnasında insan öldürmek bulunmaktadır. Dil ile yapılan cihad’ta ise insanı iman nimetine kavuşturmak suretiyle yaşatmak ve kazanmak vardır.

Ancak dil ile yapılacak cihad (emri bi’l maruf) hususunda dikkat edilmesi gereken bir çok nokta bulunmaktadır. Bunların başın da dil ile cihad yapacak kişinin ilim sahibi olması, halim selim olması, şer’i ve fenni bilimlerden haberdâr olması, muhatabının durumuna göre delil getirebilecek olması v.s gibi şeyler gelmektedir.

Zira günümüz de din düşmanları kendi düşüncelerinin haklılığı hususunda kur’an-ı kerim’den çok iyi faydalanmaktadırlar. Ayeti kerimenin sıyak ve sıbak’ını söylemeden bir cümlesini alır ve (teşbihte hata olmaz) kendi silahı ile müslümanı vurur. Bu yüzden dil ike cihad’ta ilim özellikle kur’an-ı kerimi iyi bilmek önemlidir.

Bundan dolayıdır ki bazı eserlerde ”dil ve yazı ile cihadı fakihler yapar” ibaresi yazılıdır. Ama özellikle günümüz de dil ile cihadı sadece bir bölük insana yüklemek doğru bir şey değildir. Bu zaman da az ilim sahibi olanların da dil ile cihad yapmaları farz-ı kifaye’dir. Nitekim bu konuda iki hadis-i şerif şu şekildedir.

”Fitne (bid’at, sapıklık, küfür) yayıldığı zaman, hakikati, doğruyu bilen bir kimse, (imkanı nispetinde, söz ile, yazı ile, gazete, dergi ile) başkalarına (mümkün olan her yere ve herkese) bildirsin, (imkanı var iken, bir engel de yokken bunu yapmazsa), ALLAH’ın (Celle celalühü), meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerine olsun!” (Deylemi)

”Ortalık karışır, yalanlar söylenir, âdetler ibadetlere karıştırılır ve ashabıma dil uzatılırsa, doğruyu bilenler herkese bildirsin! ALLAH’ın (Celle celalühü), meleklerin ve bütün insanların laneti, doğruyu bilip de, gücü yettiği halde söylemeyenlere olsun! ALLAH (Celle celalühü), böyle âlimlerin, ne farzlarını, ne de başka ibadetlerini kabul etmez.” (hilyetü’l evliya)